|
Alevi İslam
anlayışı;
İslamiyet’in
Kuran’a
dayalı, Hz.
Muhammed’in
buyruklarına
göre İslam’ı
evrensel
boyutuyla
yorumlayıp,
insanlığa
yeni kapılar
açan büyük
düşünce
felsefesine
yol veren,
ilahi
Tasavvuf
anlayışı ile
hayat bulan
bir inanç
bütünlüğüdür.
Hiçbir
şekilde ırk,
renk ve
cinsiyet
ayrımı
yapmaksızın,
yeryüzünde
yaşayan tüm
insanların,
hatta tüm
canlıların
yüce
yaratanın
tecellisi
olarak
görülmesi,
ilkesinden
hareketle,
tüm
yaratılmışların
aynı kutsal
değerde
olduğunu
savunan ince
tasavvuf
anlayışında
yaşamın
anlamı;
kâinatla
beraber tüm
canlılar,
Tanrı’nın
özünden
yaratılmıştır.
Bu nedenle
hiçbir
şekilde,
hiçbir
insanın,
hiçbir
canlının bir
diğerine
üstünlüğü
söz konusu
olamaz. Her
şey
birbirini
tamamlar.
Alevi İslam
anlayışı;
Hoca Ahmet
Yesevi, Ebul
Vefa, Hacı
Bektaş Veli,
Yunus Emre,
Mevlana, Pir
Sultan Abdal
ve Anadolu
erenleri,
Kuran’ı en
iyi
yorumlayan
hikmet
sahibi
velilerin
görüşlerinden
ilham
alarak,
hayat alanı
bulmuştur.
Anadolu’yu
İslamlaştıran
bu yorumdur.
Anadolu’dan
da
Balkanlara
ve Budapeşte
ye kadar
giden İslam
anlayışıdır.
Kuran-ı
Kerim’in
Maveraünnehir’deki
Türk
kavimlerince
uygulanan,
yorumlanan
oradan da
göçler
yoluyla, yol
boyunca
gördüğü
güzellikleri
de içerisine
katarak,
Anadolu’da
serpilen
gerçek
kimliğini
bulan ve
Viyana’ya
kadar giden
İslam
anlayışının
adıdır.
Alevilik; bu
anlayışı
ile, özünü
insan
sevgisinde
bulan,
Tanrının
insanda
tecelli
ettiğine,
Tanrının
zerresinden
oluştuğuna
inanan,
İnsanı
incitenin,
Tanrıyı
incitmiş
gibi
sayılacağına,
Tanrının tüm
âlem
Tanrısı,
Kuran’ın tek
muhatabının
insan
olduğuna,
“Yasin!”
yani “ey
insan” diye
hitap edip,
insanın
rengine,
ırkına,
kavmine göre
ayrımın
yapılmadığı
ve herkesi
kucakladığına
inanmanın
adıdır.
Kadın erkek
ayrımı
yapmadan,
Kuran’ı
sazıyla,
semahıyla,
yorumlayıp
yaşamanın
adıdır
Alevilik;
Ayrım
yapmamanın
ve her
varlık da,
Tanrının
mevcudiyetini
gören
“Vahdeti
Vücut
esasına
dayanan
inanç
sistemi”dir.
“Ete kemiğe
büründüm,
Yunus gibi
göründüm”
deyip
Kuran’ın
özüne
inanmanın
adıdır.
Hz.
Muhammed ve
Hz. Ali’nin
tüm
insanlığa
örnek
yaşamlarını
kendilerine
rehber
edinen Alevi
İslam
anlayışına
sahip Alevi,
Bektaşi,
Mevlevi ve
Hatay
Alevileri
gibi çeşitli
isimler
altında bir
topluluk
olarak
nitelendirilseler
de özde aynı
kaynaktan
beslenmektedirler.
Bir nehrin
en berrak
olduğu yer
kaynağıdır.
Bu kaynaktan
beslenen,
dünyada
sayıları on
milyonlarca
olan, çok
büyük bir
kitle, bugün
de aynı
büyük
erdemlere
sahip
olarak, çok
geniş
coğrafyalarda
yaşamlarına
devam
etmektedirler.
Alevi İslam
anlayışı,
İslamiyet
içinde öyle
bir yorumdur
ki, daha ilk
gün tebliğ
edildiği
andaki
sıcaklığını
taşır ve
Alevi İslam
anlayışına
sahip
milyonlarca
insan da bu
sıcaklığın
beslediği
bir tasavvuf
anlayışıyla
kainata
bakar.
Alevi İslam
anlayışı;
İslamiyet’in
Hz.
Peygamber
tarafından
uygulanan ve
yorumlanan
şekli,
Kur’anı
Kerim’i de
aklın
öncülüğünde
yorumlayarak,
akıl ve
mantığın
rehberliğinde
yaşamı
düzenleyen
bir
anlayıştır.
Yani her
şeyin akıl
süzgecinden
geçerek
rafine
(saflaşmış)
edilmiş
hayat
gerçeği..Ancak
şüphesiz
bunu
söylerken
aklı
putlaştırmak
gibi bir
anlam
çıkarılmamalıdır.
Akıl ve
inancın
birlikteliği
söz konusu..
Bu arada
şüphesiz
Alevilik
temelde
kendisine
yol
gösterici
gerçek
rehber
olarak
bildiği,
Kur’an’ı
Kerim’i, Hz.
Peygamber’in
yaşamını en
iyi bilen ve
yorumlayan
yegâne
varisi
hakiki olan,
Ehl-i Beyt’i
seçmiştir.
Hz. İmam
Ali,
adaletiyle,
insanları
aydınlatmasıyla
varlık
bulandır.
Çünkü,
insanlar
doğuştan
eğer b,ilgi
sahibi
olsalardı,
Allah,
Peygamberleri
vasıtasıyla
kitap
göndermezdi.
Bugün Dede
ve Baba
dediğimiz
Tasavvuf
ateşinin
yandığı
mekânlar,
kaynaklar
olan ocak ve
dergâhlarda
pişen
Aleviler,
Bektaşiler,
Mevleviler,
Hatay
Alevileri,
yani Alevi
İslam
anlayışında
olan tüm
insanlara
İslamiyet’in
özü olan
Alevi İslam
yorumunun
ilkeleri
anlatılmış
ve
ibadetlerimiz
de tüm
güzelliği
ile cemlerde
bu şekliyle,
insanlara
aktarılmıştır.
Bilgi ile
aydınlatılmış,
inanç ile
yoğrulmuş,
kendini
bilen,
ahlaklı,
faziletli
insan da
yaradılışın
da kendisine
sunulmuş
olan
soyluluğunun
bilinciyle
donanmış
olacaktır.
Temelini,
güzel
ahlaklı olma
anlayışından
alan, Alevi
İslam
inancına
sahip
insanlar,
barış,
hoşgörü,
kardeşlik
duygularıyla
birbirine
yaklaşıp,
gönül
kırmadan,
kul hakkı
yemeden,
hesabını bu
dünyada
verebilme
olgunluğuyla
yaşayıp, bir
erdemli
insan olarak
bu fani
dünyadan bu
olgun
tavırlarla
göçmeyi bu
hale
ulaşmayı
hedeflerler.
Amaç; eline,
diline,
beline sahip
kâmil insan
olmaktır.
ALEVİLİK,
MAVERAÜNNEHİRDE
Kİ TÜRK
KAVİMLERİNİN
YORUMUDUR
İslam,
üç büyük
yorumla
hayat
bulmuştur;
Arap
kavimlerinin
yorumuna,
Sünnilik,
Farsların
yorumuna;
Şiilik, Türk
kavimlerinin
yorumuna da;
Alevilik,
denilmiştir.
İster tek
tanrılı
semavi
dinler,
isterse çok
tanrılı
dinler
olsun, iki
ana
kaynaktan
beslenmişlerdir.
Örf (kamu
vicdanı),
Nas (kitabi
kaynak).
Örfüyle
bağdaşmayan
din, yaşam
hakkı
bulamaz.
Salt din
yoktur. Her
inanç bu
kaynaklardan
beslenmiştir.
Alevilik;
tarihi
gelişimi ve
zaman süreci
itibariyle:
Kur’an’ı
Kerim ve onu
hayatlarında
uygulayan
Ehl-i Beyt
soyunun ,
Maveraünnehir’deki
Türk
kavimlerine
ilk elden
anlatımı-yorumu-
uygulaması
sonucu
hayata
aktarılan ve
bu
gayretlerle
gerçekleşen
ve göçler
sonucu,
Küçük Asya
denilen
Anadolu’da
hayatiyet ve
gerçek
kimliğini
bulan,
Viyana’ya
kadar giden
İslam
anlayışının
adıdır.
Türk
yurtların da
bu ışığı Ehl-i
Beyt’ten
sonra, o
duru ve arı
yorumunu,
velayet
makamında
olan yani
Veli
dediğimiz
Allah
dostları
günümüze
kadar
taşımışlardır.
Arap
çöllerin de
kılıç kokan,
kin ve kan
kokan, zulmü
temsil eden
inanç, nasıl
oldu da
buram- buram
insan
sevgisine
dönüştü? Ve
nasıl oldu
da merkeze
insan
konulup,
Allah’a
giden yol
insandan
geçer
anlayışı
hâkim
kılındı? Bu
anlayış
Allah ve
peygamberden
onay almış
saf ve temiz
insan
sevgisidir.
Bu yüzden
Hz. İmam
Ali, Hz.
İmam Hasan,
İmam Hüseyin
ve sayısız
Allah
dostları
şehit
edilmişlerdir.
Bu sebeple
Mansur’un
başı
kesilmiş, bu
gerekçeyle
Nesimi’nin
derisi
yüzülmüştür.
Bundan
ötürü;
binlerce
insan kanı
akıtılmıştır.
Ama, inanan
insana ne
önem arzeder
ki! Ölüm
sevgili ise,
ona dönmek,
ona gitmek,
onunla
bütünleşmek,
Mevlana’nın
da dediği
gibi ona
ulaşmak
“Şeb-i Arus”
yani, düğün
ve bayram
ise
sevgiliden
kim korkar
ki? Korku
cahil ve
cühelanın
işidir.
Ölüm korku
değildir.
İnancını ve
fikirlerini
savunup
sonunda da
insan
ölecekse, o
ölüm Tanrı
ile
bütünleşmektir.
İnsan
bütününden,
tamlığından
korkar mı?
Korkmamışlar
ve canları
pahasına,
yanan ışığı
günümüze
söndürmeden
taşımışlardır.
Ölüm güzel
şey, budur
perde
ardından
haber,
Hiç güzel
olmasaydı
ölür müydü
Peygamber.
Alevilik,
İslam’ın
doğru
yorumudur
dedik.
Niçin, doğru
yorumdur?
Çünkü, İslam
son dindir,
artık başka
din
gelmeyeceğine
göre, o din
tüm alemi
kucaklamalıdır.
Tüm
insanlığı
kucaklamalıdır.
Rengi, ırkı,
şekli ne
olursa olsun
ayırmadan
kucaklamalıdır.
Çünkü,
Tanrı,
“Rabbül
Alemin”dir.
Yani
“Alemlerin
Rabbi”dir.
Onun son
peygamber
olarak
gönderdiği
Hz. Muhammed
Mustafa da
“Alemlerin
rahmeti”dir.
Bu mesaj
tüm
insanlığadır.Yalnız,
Arap’a,
Türk’e,
Laz’a,
Çerkez’e
değil, tüm
insanlığadır.
“Allah’ın
indinde din
İslam’dır.”
(Ali
İmran,19)
İslam nedir?
Allah’ın
birliğine
inanıp iman
etmek ve
teslim
olmaktır.
Hz.
Muhammed’in
getirdiği
din yeni bir
din değil,
Allah’ın
birliğini
tanıyan
semavi
dinlerin
tamamlayıcısıdır.
Kur’an
buyurur ki:
“Kim
İslamiyet
den başka
bir dine
yönelirse,
asla kabul
edilmeyecektir,
onlar
hüsrana
uğrayacaklardır.”(Ali
İmran,85)
Bu ne
demektir?
Allah’ın
birliğini
tanımayan,
puta ve
heykellere
tapan ve
Allah’a eş
koşanlar
hüsrana
uğrayacaklardır,
diyor.
Allah’ın
birliğini
tanıyanlara
verilen bir
mesaj
yoktur.
Çünkü onlar
Allah’ın
dini ve emri
içindedirler.
Öyleyse
Tanrı
herkesin
tanrısıdır.
Bizlere
düşen de
Kur’an’ı tüm
alemi
kucaklayacak
şekilde
yorumlayıp,
yaşamalıyız..
Çünkü Kur’an,
son Tanrı
mesajıdır.
Hz. Muhammed
son
peygamberdir.
Başka
peygamber
gelmeyecek,
başka Kur’an
olmayacağına,
ademe
yollandığına
göre, her
kesin Kutsal
kelamıdır.
Herkesi
kucaklamayacak
şekilde
yapılan
yorumların
tümü
yanlıştır.
İşte Türk
kavimlerinin
özelliği,
bunu
keşfetmiş
olmalarıdır.
Bilmek
istersen sen
seni
Can içinde
ara anı
Geç candan
bul onu
Sen seni
bil, sen
seni.
(Hacı
Bayram)
Bu da neyi
zorunlu
kılıyor?
Aklı. Yani
tüm
yaratılmışlardan
farklılığımız
olan insan
aklını.
Kur’an da
bunun altını
çizmektedir.
Hz.
Peygamberimiz
de buyurur
ki: “Kişinin
dini
aklıdır,
aklı
olmayanın
dini
yoktur.”
Akılla Tanrı
bulunup,
bilineceğine
göre, bütün
bu
birleştiricilik
ne ile
sağlanacaktır?
Sevgi ve
insanın bir
Tanrı
zerresi
oluşuyla
sağlanacaktır.
Herkes de
Tanrıdan bir
parça ise,
kimsenin
kimseye bir
üstünlüğü
yoktur.
Şu beyaz
ırktandır,
şu sarı
ırktandır,
şu kara
ırktandır,
şu Kızıl
deri
ırkındandır.
Hayır, insan
ayrımı asla
yoktur.
Herkes
Tanrı’nın
kuludur.
Onun
zerresinden
oluşmuştur.
Onun
yeryüzünde
ki
halifesidir.
Alevilere
göre üç tür
kitap
vardır:
1-Kitab-ı
tekvin:
Kâinat-
Âlem.
2-Kitab-ı
tenzil:
Kelâmullah
(Allah
kitabı)
3-Kitab-ı
Natık:
İnsan-ı
Kamil.
Evet, Kitab-ı
Natık;
insan-ı
kâmildir.
İnsan-ı
Kâmil de, on
sekiz bin
âlemdir.
Yani:“Ete
kemiğe
büründüm,
Yunus gibi
göründüm.”
Demenin
adıdır. Bu
da Kur’an’ın
özü ve asıl
verilmek
istenen
mesajıdır.
Bu mesajda
her şey
saklıdır.
Sevap
istersen
öldür yalanı
Cennet
istersen
incitme
canı.
(Selman
Cemali baba)
İşte
farklılık ve
doğruluk
derken bunu
kastetmekteyiz.
Yunus’un
gözüyle tüm
âleme
bakarsan
yorum doğru
olacaktır.
Bu görüş,
Hz.
Muhammed’in
Hz. İmam
Ali’nin ve
Şah Ahmet
Yesevi’ den
gelmiştir.
Onun için
Asya
kavimlerinde
o yırtıcı,
vahşi,
barbar
sanılanlar
aslında en
uygar, en
hümanist, en
insancıl,
insanlığı en
fazla
kucaklayanlardır.
Gönül yap
hatırın hoş
tut; sakın
incitme bir
canı
Ki her
kim her kime
her ne eder;
kendi bulur
onu
Dilin
hıfz eyle,
halkın
ayıbını
örtüp,
iyiliğin
söyle
Güzel söz
söyle halka
yüzde,
gaybet de
sena eyle.
(İbrahim
Hakkı)
Alevilik
işte buradan
geliyor.
Yani özünü
insan
sevgisinde
bulan,
Tanrı’nın
insanda
tecelli
ettiğine,
Tanrı’nın
zerresinden
oluştuğuna
inanan, onun
için de
insanın
ölümsüzlüğüne
inanan,
inanç
biçimine
Alevilik
denir.
ETE KEMİĞE
BÜRÜNMEK VE
İNSAN
GÖRÜNMEK
“İslam’ın
değişik
hükümlerle,
değişik
kavimlerde
Hz.
Muhammed’in
özellikle
Hakk’a
yürümesinden
sonra,
farklı bir
biçimde
yorumlanması
kaçınılmazdı.
Çünkü
Kuran-ı
Kerim Tanrı
kelamıdır.
Tanrı’nın
kendi
sesidir. Ama
bu sesi, bu
söylenen
mesajı,
cümleyi
herkes kendi
aklınca,
kendi
kapasitesince
algılar.
Bunu
algılarken
de o akla
algılama
biçimini ve
kapasitesini
veren,
içinde
yaşadığı
toplumun
koşullarıdır.
O kişinin
örfleri, o
kişinin
teamülleri,
o kişinin
yapısı ve bu
yapının
algılamada
ki rolünü
inkâr etmek,
göz ardı
etmek mümkün
değildir.
Mümkün
olamadığı
için de Arap
kavimlerinin
kendi
içlerinde
dahi Kuran-ı
farklı
yorumlamaları
ne kadar
olağansa, o
coğrafyadan
uzaklaştıkça,
yani
Kuran’ın
indiği
bölgenin
dışına
çıkıldıkça
Maveraünnehir’e
geldikçe,
İran’a doğru
gidildikçe,
Anadolu’ya
gelindiğinde,
farklı
yorumlara
tabi olması
da
kaçınılmazdı
ve de böyle
olmuştur.
Özellikle
yüzyılı aşan
bir süre
geçtikten
sonra,
Maveraünnehir’deki
kavimlerin
Kuran-ı
Kerim’i
kabul
etmeleri,
İslam olmayı
kabul
etmeleri,
yine bu
Tanrı
mesajını
temel
veriden
hareketle;
yani her
insanın
algılama
kapasitesini
oluşturan
beyinsel
yapısını
oluşturan,
onun yorum
kapasitesini
oluşturan,
örfü adeti
geleneği,
teamülü
çerçevesinde
Kuran-ı
Kerim’i
algılaması
kaçınılmazdı
ve öylede
oldu. O
tarihte
Maveraünnehir
de saz
vardı,
bugünde var.
Semah vardı,
bugünde var.
O
semahlarla,
sazlarla
Kuran-ı
Kerim’i aynı
kavimlere
intikal
ettirmeleri
gayet
doğaldır.
Daha doğru
algılamaları
ve yorumları
da doğaldı.
Çünkü Hz.
Muhammed’in
peygamber
olmasına
rağmen, Arap
Yarımadası’nda
bulunduğu
coğrafya ve
halk
içerisinde
Kur’an
mesajlarını
verirken, o
halkın kendi
örflerinden
sıyrılarak,
Tanrı
mesajını
Tanrı’nın
istediği
şekilde
algılaması
şansları çok
daha
zayıftır.
Çünkü örf,
ilk günlerde
çok daha
güçlüdür.
Mesajın
örfün üstüne
çıkarak yeni
alışkanlıklar
getirmesi,
son derece
zordur.
Örnek olarak
kadını
verebiliriz.
Kadın, bir
hiç olarak
kabul
edilirken,
bir meta
bile kabul
edilmezken,
orta malı
sayılırken,
hayır tek
eşli evlilik
olmalı ya da
kadın
erkekle aynı
yerde, aynı
değerde olur
dediği
zaman,
İslamiyet’in
orada yaşama
şansı
olamazdı.
Ancak halkın
içine
sindirebileceği,
kabul
edebileceği
bir noktaya
kadar
yaklaşımı
benimsetebilir
ki aynen
böyle de
olmuştur.
Arap
kavimlerinin
evliliği
dört kadına
indirgemiş
olması, o
günün
şartlarında
olağanüstü
büyük bir
değişim
olarak
görülmelidir.
Hz.
Muhammed,
ihtilalcidir,
her
peygamber
gibi yeni
şeyler
getiriyor,
temel
esaslar
getiriyor.
İslam’a göre
Kadın, bir
meta bile
değildir.
Bir bez
parçasının
bile değeri
vardır;
ancak o
günün arap
cahiliyesin
de kadının
değeri
yoktu. Çünkü
istendiğinde
kolayca
boşanılıp
sokağa
bırakılabiliyordu.
Arap
anlayışına
göre
kadının,
hiçbir
değeri
yoktur.
Eşyadan veya
kendince
önemli bir
şeyden
vazgeçmiyor;
ama kadından
vazgeçebiliyor.
Böyle bir
ortamda Hz.
Peygamber’in
dört kadınla
evliliği
sınır olarak
koyması ve
kadına bir
statü
kazandırması,
büyük bir
ihtilaldir.
İhtilaldir;
ama Kuran’ın
asıl mesajı
omu dur ?
Kadınla
ilgili kadın
hür bir
insan
konumundadır.
Yoksa
Maveraünnehir’deki
insanların,
yani
yüzlerce
kilometre
Arap
Yarımadası’ndan
uzaklaştıktan
sonra, yeni
kavramlarla
yaşayan
başka bir
toplum
modeline
sahip olan
bir
toplumda,
Kur’an
mesajı daha
mı doğru
algılanıyor?
Elbette bu
İkinci yorum
doğrudur.
Daha doğru
algılanıyor.
Çünkü ne
demek
istiyor,
Tanrı bu
mesajında
dendiğinde,
onun o
mesajı daha
doğru
yorumlama
şansı daha
fazladır. Bu
da
kavimlerin
kendi
yapılarından
kaynaklanıyor.
Çünkü kadın
orada bir
hatundur.
Hakan
vardır; ama
yanında
hatunda
vardır.
Öyle,
paçavra gibi
değildir.
Kadınla
ilgili
Kuran’da ki
hükmün
oradaki
yorumuyla,
Arabistan’daki
kadın yorumu
birbirinden
farklıdır.
İşte,
Alevilik
burada
vardır.
Hz. Ali’nin
yorumu, Hz.
Muhammed
soyunun
Kur’an
yorumu daha
doğrudur. O
kadar
doğrudur ki,
o sülaleden
kimseyi
yaşatmamaya
gayret etmiş
siyasi
iktidar
sahipleri;
çünkü
işlerine
gelmemiş,
Kuran-ın
mesajını
doğru
anlamak.
Onun içinde
çok büyük
çoğunluğunu
şehit
etmişler.
Kaçabilenler,
Maveraüünehir’e,
yahut Kuzey
Afrika’ya
başka
ülkelere
sığınmışlardır.
Maveraünnehir’de
yaşama
şansını
bulmuşlar,
Hz.
Muhammed’in
soyundan
gelenler.
Arabistan’da
kalmadığını
söylersek,
mübalağa
etmiş
olmayız.
Çünkü siyasi
iktidarların
işine
gelmemiştir.
Onlar, doğru
bildiklerinden
ve Kuran’dan
ayrılmamaya
karalı ve bu
uğurda
hayatlarını
vermeye
hazır
oldukları
için, hepsi
de şehit
edilmişlerdir..
Kaçabilenler
Maveraünnehir’e
gelebilenlerdir.
İşte dedeler
dediğimiz
olayda
buradan
kaynaklanıyor.
Yani
Maveraünnehir’e
gelip, orada
Türkler,
Türk
kavimleri
arasında
yaşama şansı
bulan İmam
Zeynel
Abidin
Kerbela’da
tek sağ
kurtulandır.
Bebeği gelip
götürenler
Türkmenlerdir.
Türkmenistan’dan
gelenlerdir.
Orada
büyütüyorlar.
Hz. Muhammed
soyu orada
yaşamaya
devam
ediyor. Göç
hareketiyle
birlikte de
“Dede”
ismiyle de
kendi
kavimleriyle
beraber göç
edip
gelenlerde o
insanlardır.
Sayıları
fazla
değildir.
Yani bu,
Aleviliğin
doğuşu; Hz.
Peygamber,
Hz. Ali’nin
Kuran-ı
yorumlayışlarını
Türk
kavimlerince
kabul
ediliş,
uygulama
biçimidir.
Arap
Yarımadası’ndaki
Kuran
yorumundan
farklılığı
buradandır.
Neden doğru
yorum
yapılmıştır?
Çünkü
İslam, son
din olduğu
için, bütün
insanlığa
yollanan bir
mesaj var:
Tanrı’nın
mesajı. Yani
yalnız,
Arap’a,
Türk’e,
Laz’a,
Çerkez’e
değil, tüm
insanlara
mesaj var.
Onun için
Rabbülalemin’dir,
Kur’an-daki
isimi
Tanrı’nın.
Yani
Rabbülmüslimin
değildir.
Yani
Müslümanların
Tanrı’sı
dememiştir.
Tanrı,
herkesin
Tanrı’sıdır.
Kur’anla
yolladığı
mesaj
insanların
tümünedir.
Kur’an-ı
yorumlarken
de
insanlığın
tümünü
kucaklayacak
şekilde
yorumlanmalıdır.
Eğer mahalli
ya da
yöresel bir
yoruma sizi
itiyorsa,
biliniz ki o
yorum
yanlıştır. O
Kur’an’ın
doğru yorumu
değildir.
Yanlış
yorumudur.
Niye? Çünkü
Kur’an’ın
ortaya çıkış
nedeniyle
gelişir.
Kur’an son
Tanrı
mesajıdır.
Hz. Muhammed
son
peygamberdir.
Başka
peygamber
gelmeyeceğine,
başka Kur’an
olmayacağına,
Âdem’e
yollandığına
göre
herkesin
Kur’an-ıdır
bu. Herkesi
kucaklayacak
şekilde
yapılmayan
yorumların
tümü,
yanlıştır.
Türklerin
Türk
kavimlerinin
özelliği,
bunu
keşfetmiş
olmalarıdır.
Bu da neyi
zorunlu
kılıyor? Her
şeyden önce
akıl verdim
diyor,
Kur’an-da
Tanrı akılla
bu yola
varacaksın,
diyor. Bütün
bu
birleştiriciliği
ne
sağlayacaktır?
Sevgi ve
insanın
Tanrının
zerresinden
oluşu.
Herkeste
Tanrı varsa,
kimsenin
kimseye
karşı bir
üstünlüğü
yoktur.
Fiziksel,
fizyolojik
üstünlüğü
yok. Herkes
O’nun
kuludur,
O’nun
zerresinden
oluşmuştur,
O’nun
halifesidir.
İnsandır.
O’nun
halifesi.
“Ete kemiğe
büründüm,
Yunus diye
göründüm”,
Kur’an-ın
özü budur.
Koca bir
kitabın
böylesi,
nefis bir
biçimde
özetlendiği
bir başka
beyit her
halde
yeryüzünde
olamaz. Yani
Kur’an –ı,
Yunus
gözüyle
bakılarsa,
doğru
yorumlanır.
Alevilik,
işte buradan
geliyor.
Yani özünü
insan
sevgisinde
bulan,
Tanrı’nın
insanda
tecelli
ettiğini,
Tanrı’nın
zerresinden
oluştuğuna
inan onu
içinde
insanın
ölümsüzleştiğine
inanan,
inanç
biçimle
Alevilik
denir.
ALEVİLİĞİN
TEMEL
KURALLARI
1- Tevhid:
Allah’ı
tanımaktır.
Tektir.
Evreni o
yaratmıştır.
Her şey
ona
muhtaçtır.
Rahim ve
Rahman
olan
odur.
Esirgeyen
bağışlayan
da odur.
Ondan
öncesi
ve
sonrası
yoktur.
Sevmek
için
evreni,
sevilmek
için
insanları
yaratmıştır.
Tevhid
hakkında
Kur’an
da pek
çok ayet
vardır.
2- Adalet
:
Allah’ın
koyduğu
yasanın
adıdır.
Tanrı’da
koyduğu
bu
yasaya
kendiside
uymuştur.
SIRATEL
MÜSTAKİM
denilen
yolda
TANRI
ile
İNSAN
buluşmuştur.
Aynı
yolun
yolcusu
olmuşlardır.
Eylemlerinde
adaletli
olmayan
insan
İslam
olamaz.
Teslim
olmaktır.
İlahi
yasaları
koruyan
odur.
Ali
İmran
108
“Allah
alemlere
zulüm
istemez.”
Yunus 44
“Allah
insanlara
hiç
zulüm
etmez,
fakat
insanlar
kendilerine
zulmeder.”
3- Nübüvvet:
Peygamberliktir.
Peygamberliğe
ve Hz.
Muhammed’in
sonunculuğuna
inanmaktır.
Ondan
önceki
peygamberlere
ve
kitapların
ilahi
olduğuna
inanmaktır.
Kur’an
Hz.
Muhammed
(SAV)
inmiş
Tanrı
buyruğudur.
Son
ilahi
kitaptır.
Bu inanç
Nübüvettin
temelidir.
Bakara
285
“Peygamber
ve
müminler,
Tanrı’dan
kendilerine
indirilen
Kur-an’a
iman
ettiler.
Hepsi
Allah’a,
meleklerine,
kitaplarına
ve
peygamberlerine
iman
ettiler.
Peygamberlerin
hiç
birisini,
birisinden
ayırt
etmeyiz.
Duyduk
ve itaat
ettik.
4- İmamet:
Nübüvetle
(Peygamberlik)
gelen
Allah
emirlerinin,
peygamberin
Hakka
yürümesinden
sonra
devam
ettiren
makamdır.
Tanrı
ilahi
emirlerini
elçileri
ile
insanlığa
bildirir.
Bu
emirlerin
sürekliliğini
sağlamak
için
imamlık
meydana
gelmiş.
Bu ilahi
yasalar
peygambere
uyan
imamlar
tarafından
uygulanmıştır.
Enbiya
107;
“Ey
Muhammed!
Biz seni
ancak
alemlere
rahmet
olarak
gönderdik.”
Peygamberden
sonra
imamların
ve
olardan
sonrada
bu
kutsal
makamın
devamını
onların
soyundan
gelen
seyitler
yerine
getirmiştir.
Enbiya
73
“Onları
emrimizle
doğru
yol
gösteren
imamlar
yaptık.”
Furkan
74
“Ve bizi
takva
sahiplerine
imam yap
derler.”
Bakara
124
“Zalimler
benim
imametime
nail
olamaz.”
5- Mead:
Sonuç
anlamındadır.
Ölümden
sonraki
sonuç
yaşayan
insan
tabliki
yaptıklarından
sorumlu
tutulacaktır.
Kötülüğünün
ve
iyiliğinin
karşılığını
görecektir.
Ölümden
sonra
yargılama
yapılacaktır.
Kazandığı
amelle
sorgu
sual
edilecektir.
Kıyamet
1
“Yemin
ederim
kıyamet
gününe.”
Bakara
28
“Allah’ı
nasıl
inkar
ediyorsunuz
ki siz,
ölü
idiniz.
O sizi
diriltti.
Yine
dönüş
ona
olacaktır.”
Ali
İmran 25
“Onları
geleceğinden
şüphe
olmayan
kıyamet
gününde
topladığımızda,
herkese
dünyada
yaptıklarının
karşılığı
verilecektir.
Kimseye
zulmedilmeyecektir.
Dünyada
kazandıkları
kendisine
tamamen
ödendikten
sonra, o
vakit
halleri
hasıl
olacak.
Kaynağı
Kur-an
olan bu
beş
koşula
İslam’ın
temeli (usuli
din)
oluşturur.
Bu
koşullara
inanamsı
ve kabul
etmesi
gerekir.
Allah-Muhammed-Ali
üçlemesinin
makam ve
varlık
olduğu
görülür.
Birisinin
(adalet)
yasa,
mead’in
ise
yasanın
uygulanması
sonucunda
meydana
gelen
eylemler
için
verilen
karar.
Makam ve
varlık
olarak
görülen
bu 3
koşul
Tevhit,
Nübüvvet,
İmamet’tir.
Tevhid,
Allah’tır.
Nübüvvet,
Hz.
Muhammed’dir.
İmamet
ise
imamların
atası
olan Hz.
Ali’dir.
Bu üç
koşula
uymamızı
gerektiren
ayet
Maide 55
“Sizin
(uymanız
gereken)
veliniz
Allah2tır.
Peygamberidir
ve
rükuda
iken
zekat
verendir.”
Tevhidi,
Nübüvveti,
imameti
temsil
eden bu
üç ismi
birlikte
anmak
Tasavvufun
temel
felsefesidir.
Bu üç
kutsal
varlığa
inanmak
ibadettir.
Sevgidir.
Sevmenin
en
yücesidir.
İnsanı
kurtaracakta
bu
sevgidir.
Alevilikte
inancın
özü
sevgidir.
Sevgisiz
inanç
makbul
değildir.
Kurtuluş
bu üç
varlığa
riyasız
bağlanmaktır.
Yazan:
Ali Rıza
UĞURLU
Kaynak:
Haydar
Kaya
|