|
BABA MANSUR OCAĞI
Anadolu’da BABA MANSUR OCAĞI denilen bir Ocak vardır. Bu ocağın
kökeni Hz. Muhammed’e
dayanır. Aslen Kureyş
kabilesine dahildir. (Bu
kabilenin, Anadolu
Aleviliğinde önemli bir
yere sahip olan Kureyşan
Ocağı ile yakın bir
ilgisi bulunmamaktadır.)
Aslında Alevi Ocaklarının pek çoğu, Anadolu'ya Horasan'dan
geldiklerini söyler ve
kabul ederler. Abbasiler
döneminde, Arap / İslam
coğrafyasında
Abbasiler'in Ehli Beyt
düşmanlığını içeren katı
zulmü süre gelmiştir.
Harun Reşit ile
yönetimin başında olan
Bermekoğlu Caferin arası
açılmış, bütün
Bermekiler kılıçtan
geçirilmiştir. Bu arada
İmam Musa-i Kâzım'ı
kendisine rakip olarak
gören Harun Reşit,
kendisini zehirleterek
şehit etmiştir.
Halbuki 751 Yılında Horasanlı Eba Müslüm, Emevi Devletini yıkıp
yerine bir devlet kurmak
istediğinde ilk önce
akla Hz. Muhammed’in
Ehl-i Beyt’inin soyundan
den gelmekte olan 6.
İmam Cafer Sadık’a –
İmam Cafer Sadık: İslam
içtihadını içeren ve
kaynağını ilahi telkin
Kuran- ı Kerimden alan
İslam’ın el kitabı,
Buyruk isimli eseri
kaleme alan zattır -
müracaat eder.
İmam Cafer Sadık, şöyle cevap verdi. “Büyük Dedem Hz. Muhammed
ahir zaman
peygamberiydi. Cenabı
Allah, ümmetine öncü
olarak kendisine Kuran-ı
Kerim’i gönderdi.
Ümmetinin içinden bir
kısım insanlar buna
rağmen kendisine her
türlü cefayı
çektirdiler. Kendisinden
sonra Halife olarak
dedem İmam Ali’yi tayin
etmesine rağmen, bu
insanlar ilahi emri
dinlemediler. Daha sonra
Dedem İmam Ali halife
oldu. Ancak buna rağmen
itaat etmeyenler oldu.
Çok kan döküldü. Dedem
İmam Ali şehit edildi.
Dedem İmam Hasan yerine
geldiğinde gene aynı
dava devam etti. Onu da
Süfyanoğulları
zehirleyerek şehit
ettiler. Zamanın bir
kısım müşrikleri bu
sefer de Dedem İmam
Hüseyin’e, kendilerini
Emevi zulmünden
kurtarmaları için
defalarca müracaat
ettiler. Dedem Şah
Hüseyin’i Kerbela’da
susuz şehit ettiler.
Dedem İmam Zeynel
Abidin, çıplak develere
bindirilerek susuz
çöllerde aile efradımız
ile birlikte çok
cefalara maruz
bırakıldı. Dedem İmam
Muhammed Bakır gene aynı
şekilde
zehirlettirilerek şehit
edildi. İslam dinini ve
Kur’anı koruyan Aba- i
Ceddimize karşi zulüm ve
katliamları reva
gördüler. Bütün bunların
nedeni dünya malına ve
onun saltanatına karşı
sonsuz ihtiras ve
hırsları sebep oldu.
Bedelini tüm insanlık
alemi ve İslam dünyası
ödedi ve bu acı halen
devam ediyor. Bu vesile
ile ben bir İmam olarak
daha fazla acı
çekilmesini ve bedel
ödenmesini reva
görmüyorum. Dünya
işlerini inanç işinden
ayırmak lazım gelir. Ben
ve aile efradım
kendimize hakka ikrar ve
hizmet yolunu tercih
ettik. Siz başka uygun
bir insanı bu işe halife
olarak tayin ediniz’’.
Görüldüğü gibi İmam Cafer Sadık, kendisine sunulan Halifelik
makamını nazik bir dille
red etmiş ve kaynak
olarak Kuran-ı Kerimi
esas alarak kendisini
din hizmetine adayan
büyük bir İmam ve
ulemadır. İmam Hanefi,
İmam Şafii, İmam Hambeli
ve İmam Maliki dahil
olmak üzere zamanın ünlü
alim ve din ulemaları,
İmam Cafer Sadık’a
gönülden bağlı olan onun
talebeleridirler. Bu
konuda ismi yukarıda
zikr edilen ulemalar,
İmam Cafer Sadık
hazretlerine ve İslam
dinine karşı
yanlışlıklar yapmaya
zorlanmalarına rağmen
buna uymadıkları için bu
uğurda Abbasi halifeleri
tarafından işkence ile
katledilmişlerdir.
90 yıllık Emevi hükümranlığı etki coğrafyasını sınırlarını
Mezopotamya, Orta Asya,
Kafkasya içleri, Orta
Anadolu, Tüm kuzey ve
Orta Afrika ve Asya’nın
kısmi güneybatı
sahillerine kadar
genişletmiş. İşgal
edilen her yer İslam adı
altında yerle bir
edilmiş, işgal edilen
kentler talan edilmiş,
direnenler kılıçtan
geçirilmiş, teslim
olanlar, kadınlar ve
çocuklar yerinden
yurdundan edilerek köle
olarak başka diyarlarda
satılmışlardır. İşgal
edilen yörelere, tarihin
belki de hiç bir
döneminde görülmeyen
zulümler
yaşattırılmıştır. Bu
dönemde yapılanlar
sadece Ehl-i Beyt
taraftarlarına ve işgal
edilen bölgelere
yapılmakla sınırlı
kalmamış, İslam dininin
içeriğine de kuvvetli
saldırılar yapılmıştır.
Örneğin Haccac- ı Zalim
ve Kutaybe bin Müslim’in
yaptığı zulümler çok
değişik kaynaklarda
yayınlanmakta, Haccac-ı
Zalim’in kendi kuvvet ve
kudretini ispatlamak
için Mekke ve Kabe-i
Beytullahı dahi yakıp
yıkarak ve yerle bir
etmekten dahi
çekinmediğini ibretle
sergilemektedirler.
Emevi hükümranlığı işgal ettiği yerlere işte bu yöntemlerle söz
konusu İslamiyeti
götürdüğünü iddia
etmektedir. Ve doğal
olarak işgal edilen
coğrafyalarda insanlar
korku belası ile İslamı
kabul ettiğini söylemek
durumunda kalmışlardır.
İşin gerçek yanı ise
şöyledir. Emevilerin
işgal ettiği yerlerde
korku belası ile
müslümanlığı kabul
edenlerle Ehl-i Beyt
taraftarları arasında
bir kader birliği ortaya
çıkmıştır. Her iki kesim
de zulme uğrayan
taraflar olarak Emevi
iktidarından huzursuz
olmuş ve bu iktidarın
zulmü altında inim inim
inlemişlerdir.
750 Yılında İran / Horosan Türklerinden Emevilerin Horasan Valisi
Eba Müslüm (Eba Müslim)
adında bir genç
etrafında toplanan
insanlar isyan ederek
baş kaldırdılar ve Emevi
Devleti ile savaşarak
onları bertaraf ettiler
ve böylelikle Emevi
devleti yıkılmış oldu.
Eba Müslüm’ün gönlünde Halifeliğe Ehl-i Beyt soyundan gelen
birini getirmek
yatıyordu. Bu vesile ile
Ehl-i Beyt soyundan
gelen ve günün İmamı
olan İmam Cafer Sadık’a
müracaat etti. Ondan
gerekçeleri yukarıda
sıralanmış olan Hayır
cevabını alınca diğer
Ehl-i Beyt soyundan
gelenler de ‘’Madem İmam
Cafer kabul etmiyor, biz
de kabul edemeyiz’’
cevabını verdiler. Bu
durumda Ehl-i Beyt
soyundan bir halife
bulmak umudu kalmamıştı.
Ancak Eba Müslüm yine de bu emanetin Ehl-i Beyt taraftarlarına
ait olduğunu
düşünüyordu. Ehl-i Beyt
soyundan kimse bu göreve
talip olmayınca Eba
Müslüm, Hz. Muhammed’in
Hz. Abbas adlı amcasının
soyundan gelen Ebu-l
Abbas halife olarak
tayin edildi. (Abbasi
Devleti Miladi 751 -
1258)
Ebu-l Abbas halife olduktan kısa bir süre sonra, Ehl-i Beyt
taraftarlarının gelip bu
emaneti kendilerinden
geri alacağı ehvamına
(kuşkusuna) kapıldı. Bu
vesile ile 22 Ocak 766
tarihinde İmam Cafer-i
Sadık, Abbasi Halifesi
Ebu-l Abbas’ın emri ile
Mansur- u Devaneği
tarafından
zehirletilerek 67 / 69
yaşında şehid edildi.
(Kabri Medine Baki
mezarlığındadır).
Ehl-i Beyt taraftarları, Emeviler döneminde de sürekli baskıya
maruz kaldıklarından,
amca çocukları /
torunları olan Abbâsîler
döneminde
rahatlayacaklarını
umuyorlardı. Ancak
kendilerinden başka
Ehl-i Beyt ailesinin
olmadığını iddia eden
Abbâsîler, hilafetin
meşrû varislerinin
kendileri olduklarını
ileri sürerek yönetimi
tamamen tekellerine
almış ve Ehl-i Beyt
soyundan olan amca
çocuklarını, dışlayarak
onların hilafet
makamında hak iddia
ettiklerini ileri
sürmüşlerdir. Emevîler
döneminde baskıya maruz
Ehl-i Beyt soyu, bu
sefer de amca çocukları
/ torunları tarafından
çeşitli yollarla zulme
tabii tutulmuşlardır.
7. İmam Musa-i Kâzım'ın 1 Eylül 799 tarihinde, Bağdat’da, Abbasi
Halifesi Harun el Reşit
tarafından "Sindi b.
Şahik" hapishanesinde
zehirlettirilerek şehit
edilmesinden sonra
paniğe kapılan çocukları
Arabistan'a giderken,
iki oğlundan İmam Ali
Rıza, Horasan'a, İbrahim
El Mucap da Nişabur'a
gitmiştir. İmam Musai
Kazım'ın 39 oğlu, 11
kızı olmuştur. Türkler
arasına gidip yerleşen
İmam Ali Rıza ile
İbrahim El Mucap,
bulundukları yerlerde
Türklerle evlenmişler
fakat, baba tarafından
Hz. Ali'ye ulaştıklarını
ve neseplerini
unutmamışlardır. Ancak,
Seyyidlerin çoğalmaları
sonucu, bugünkü ocaklar
oluşmuştur.Hacı Bektaş
Veli Velayetnamesi'nde
de, Hacı Bektaş Veli'nin
11. kuşaktan İmam Musa-i
Kâzım'ın diğer oğlu
İbrahim El Mucap'a
dayandığı
bildirilmektedir.
5. İmam Muhammed Bakır, daha önce Emevi Halifesi Hişam'ın kardeşi
oğlu İbrahim bin Velid
bin Abdulmelik'in
tarafından 28 Mart 733
tarihinde, 57 yaşında
iken zehirletilerek
şehit edildi. Künyesi
’’Ebu Cafer’’dir. En
yaygın lakabı
’’Baki’’dir. 5. İmam
Muhammed Bâkır 10 Nisan
677 yılında Medine’de
dünyaya geldi. Babası
İmam Zeynel Abidin,
annesi İmam Hasan’ın
kızı Fatıma’dır. 38
yaşında imam olup
imameti 19 yıl
sürmüştür. Büyük bir
bilgin ve çok cömert bir
insandı.
İmam Mumammed Bakır evlatları da, diğer Ehl-i Beyt mensupları
gibi, İmam Musa-i
Kazım’ın 799 tarihinde,
Abbasiler tarafından
şehit edilmeleri sonucu
diğer akrabaları gibi,
her biri bir tarafa
dağıldı. Ancak İmamet
görevlerini sürdüren bir
kol sürekli Mezopotamya
/ Medine ekseninde
kaldılar ve bunlar başka
bölgelere göç etmeyerek
imamet görevlerini
sürdürdüler. Bu yüzden
de İmam Musa-i Kazım’ın
zehirlettirilerek şehit
edilmesinden sonra da,
diğer imamlar bu alanda
görevlerini devam
ettirmişlerdir.
5. İmam Muhammed Bakır’ın 6 erkek, 3 Kız olmak üzere toplam 9
çocuğu olmuştur.
Çocuklarının isimleri
şöyledir. 1 - İmam Cafer
Sadık ( 6. İmam), 2 -
Abdullah, 3 - Ebu-l
Kasım, 4 - Muhammed, 5 -
İbrahim, 6 - Abdullahi-l
Esgar, 7 - Zeynep, 8 -
Rukiye, 9 - Ümmü
Gülsüm’dür. Bu
evlatlardan bir kısmı
Mekke’den Medine’ye,
oradan da tarihi net
olarak bilinmemekle
beraber, 9. Yüzyılda
Horasan’a göç ettiler.
Seyyidler ve Türkmen / Oğuz Boyları, 12 Büyük kabile halinde
Horasan'dan Anadolu'ya
göç ettikten sonra, her
biri ayrı ayrı oymakta,
daha sonra nüfusun
çoğalması sonucu, aynı
boy içinde birer grup
aileye pirlik ve dedelik
yapmışlardır. Bu İslam
inancı süreç içinde
çeşitli değişim evreleri
geçirmesine rağmen özünü
koruyarak günümüze kadar
süregelmiştir
Seyyidler de tıpkı Bektaşilikte görüldüğü gibi, bir dergâhta
hizmet edip, rüşdünü
ispatlamak kaydı ile
(Rüşdünü ispatlamak :
Hizmetinin görülmesi,
Bilgi ve görgüsünün
artması ve tasavvufu
özümsemesi) destur
aldığı Piri / Mürşüdü
tarafından icazet alarak
Dergâhta Postnişin olan
Pirler gibi, nüfuz ve
kudretlerine göre
merkezdeki en büyük ve
etkin postnişe daima
bağlı kalarak, halkı
kurulan dergahlarda,
inanç hizmetlerinin
yanında, sosyal,
toplumsal ve siyasal
olarak etkilemiş ve yol
göstermişlerdir.
Günümüzde hala Doğu
Anadolu'da "Dedelik ve
Seyyidliklerini"
sürdüren tarikat
pirleri, Horasan'dan
geldiklerini ve soy
itibariyle genellikle
Horasan'a gidip yerleşen
İmam Musa-i Kazım'ın
oğlu İmam Ali Rıza'ya
dayandıklarını
söylemektedirler. Ancak
bu Ocaklardan köklü bir
Ocak olan Seyyit Baba
Mansur ocağından
gelenler genellikle 5.
İmam Muhammet Bakır’ın
soyundan geldiklerini
vurgularlar. Seyitlik
kuralları gereğince,
kendilerine bağlı
taliplerden kız alıp
vermezler. Bireysel
evlenmeler dışında,
genellikle bir seyyit,
başka bir seyyidin kızı
ile evlenir.
"Ocaklar, birbirlerinden kız alıp verirler. Soylarının müridlere
karışmamasına özen
gösterirler. Ocağa bağlı
köyler, obalar vardır.
Bu, bir ölçüde de sosyal
bir dayanışma ve
örgütlenme biçimidir.
Anadolu'da Aleviler en
yoğun baskı dönemlerinde
bile seyyitlik işlevini
sürdürmüş, Dinsel,
sosyal, siyasal,
toplumsal sorumluklarını
başarı ile yerine
getirmiş, toplumu bir
arada tutmanın temel
aracı olmuşlardır.
Kimi ocakzade seyyitler de kendilerini, doğrudan 4. İmam Zeynel
Abidin'e bağlarlar.
Celal Abbas veya Ali –
Abbas ocakları ise
kendilerini, İmam
Ali’nin evlatlarından,
Annesi Hanefi adlı,
Kerbela şehitlerinden
Abbas’ın soyuna
dayandırırlar.
Seyyitler tüm örgütlenme ve icraat alanlarında birbirine
bağlıdır. Bu örgütlenme
biçimi, bir zincirin
halkalarını andırır. Her
seyyit ocağının
görülebileceği başka bir
ocak vardır. Böylece
gerektiğinde seyyitler
de toplumdan bir birey
gibi dinsel törende
bulunur, başka seyyitler
önünde hesap verirler,
yargılanırlar. Alevi
inancındaki "El ele, el
hakka" ilkesi, seyyitlik
örgütünde kendisini
gösterir.
Seyyitler ayrıca diğer talipleri gibi Musahip tutar, kivre edinir
ve görülürler.
Taliplerine
uyguladıkları tüm
sorumluklara, başka bir
seyyit aracılığı ile
kendileri de uymak
zorundadırlar. Seyyitlik
onlara bu konuda bir
ayrıcalık veya istisna
tanımaz.
Bütün Anadolu'da köylerin ve diğer yerleşim alanlarında
seyyitlerin de birbirine
bağlı olduğu bu
örgütlenme biçimi ile
Alevi toplumu her zaman
birbirinden haberi olan,
birbirini tanıyan bir
toplum olarak yaşaya
gelir. Bu nedenle uzak
bölgelerdeki Aleviler de
seyyitleri aracılığı ile
birbirini bilip
tanırlar. Kimi zaman
seyyitler, taliplerine
bildikleri ve
tanıdıkları diğer
alanlarda yaşamaya
teşvik ederler. Talip
hiç tanımadığı veya az
bildiği bu yeni alanda
Seyyidinden büyük desdek
görür. Seyyit onu diğer
talip ve seyyitlerle
tanıştırarak, orada daha
eski zamandan beri
ikâmet etmekte olan
seyyit ve taliplerin
kendisine çok yönlü
yardımcı olmalarının
desdeği ile kısa zamanda
oradaki halk ile
kaynaşmasına yardımcı
olur.
Bazı kaynaklara göre, Baba Mansur, Anadolu’ya gelmeden önce İran
/ Horosan’da,
Türkmenistan Yesevi
çevresinde iken “Mansur
Ata” olarak
adlandırılır. “Ata”,
eski ve yeni Türk
lehçelerinde “baba”
anlamına gelir. Bu deyim
“Soy” kavramını da
içerir. Oğuzlar arasında
geçen Korkut Ata, İrkıl
Ata... gibi. Halk
arasında saygınlığı
olan, dahası kutsallık
kazanmış halk bilgeleri,
ozanlar, Şamanlık
dönemindeki büyük Kamlar
çoğunluk “ata” adıyla
anılmışlardır. Bu saygı
bu coğrafyada bir şehire
(Alma Ata) isim verecek
kadar güçlüdür. Türkler
içerisinde tasavvuf
akımının yayılmasıyla;
bu tür nitelikte olan
kişilere, şeyh ve
dervişlere “ata”
lakabıyla birlikte
“baba” da denilmeye
başlanmıştır. Asya da
Şamanizmin yaygın olduğu
döneminde “ata” adı,
Anadolu coğrafyasına
yerleşme ve İslamileşme
döneminde “baba” adına
dönüşmüştür. Kısaca,
Anadolulaşma ve
İslamileşme dönemi olan
bu ikinci evrede “baba”,
“ata”nın yerini almış ve
onun yerine
kullanılmıştır.
Yeseviliğin içerisinde
yetişen ve Harzem -
Türkistan bölgesinin
önemli şeyhleri; Çoban
Ata, Hakim Ata, Zengi
Ata ve Mansur Ata’lardır
ve tümüyle “ata” adıyla
anılmışlardır.
Horasan’da bir seyyit olan Mansur Ata, Anadolu’da Baba Mansur
adıyla bilinmekte ve
anılmaktadır. Bu,
çoğunluk eski Türk
dinleri ve törelerinin
bir kısmı ile
benzerlikler gösteren
Alevilik – Bektaşilikte
de kendisini ortaya
koyar. “Baba”,
genelleşerek ve “ata”nın
yerini alarak
kullanılır. Bu deyim
Anadolu’da çoğu yerlerde
halen seyyitler için
“baba” veya aynı anlama
gelen “dede” sıfatı için
kullanılacaktır. Dede
sözcüğü de aynı şekilde
Orta Asya Türkleri
arasında ulu, bilge, gün
görmüş kişiler için de
kullanılmakta ve
mitoloji ile
bütünleşerek günümüze
kadar gelmektedir.
Örneğin Dede(m) Korkut
efsanelerinde /
hikayelerinde anılan
kişi bir bilge kişiyi
yansıtmaktadır.
“Baba” sözü, eski Mezopotamya topluluklarından / kavimlerinden
olan Sümerlerde tapınak
ve tanrıça adları
arasında geçer.
Sümerlerde “baba”, Lagaş
adlı tanrıçadır.
Görüldüğü kadarıyla
“baba” adı tarihsel
değişim sürecinde
genellikle ulu kişileri,
kavim önderlerini, bilge
kişileri ifade eder
olmuştur. “Ata”nın
“baba”ya dönüşmesinde
yine bir Asyatik toplum
olan ve eski çağlardan
beri Mezopotamya
çevresinde ki
toplumların üzerinde
kültürel etkinliğinin
izleri görülen
Sümerlerin etkisi de
düşünülmelidir.
Baba Mansur, Yesevi tarikatından ve Yesevi dervişleri
arasındandır. Dervişler
içerisinde en
önemlilerden biridir.
Ahmed Yesevi’nin Horasan
tasavvuf okulunda
yetişmiştir. Ahmed
Yesevi’nin ilk
halifelerindendir.
“Reşahât Tercümesi”de
ölüm tarihi 1197 - 98
(Hicri 594) olarak
verilir.
Ahmed Yesevi’nin mürşidi ve öğretmeni olan Arslan Baba’nın oğlu
olduğunu iddia eden
kaynaklar da vardır. Bu
kaynaklara göre Mansur
Ata / Baba Mansur’un
babası Yesi kentinin
ünlülerindendir.
Kaynaklarda tarikat
kurucusu olarak
gösterilir. Bir tasavvuf
okulu önderidir. Birçok
dervişin mürşididir.
Ahmed Yesevi de Arslan
Baba’nın okulunda /
tarikatında yetişmiş ve
onun önemli bir müridi
olmuştur. Arslan Baba’ca
eğitilmiş, yol bilgisi
edinmiş ve sonraki
olgunluğuna ulaşmıştır.
Ahmed Yesevi’ye Baba
Mansur’un babası Arslan
Baba “nasip” vermiştir.
Ahmed Yesevi menkıbesinde Alevi niteliği açık olan öğretmeni,
mürşidi Arslan Baba’ya
büyük yer ayrılmış ve
bağlılığı
bildirilmiştir. Onu
küçüklüğünden beri
mürşid edindiğini
“Divan-ı Hikmet”inde de
dile getirir.
Yedi yaşta Arslan Baba’ya verdim selam
“Hak Mustafa emanetini eyleyin armağan”
İşte bu vakde dek binbir zikrini eyledim tamam
Nefsim ölüp la mekan’a aştım ben işte
Uzun bir ömür süren Arslan Baba, Ahmed Yesevi’yi, Ahmed Yesevi de
mürşidinin oğlu Mansur
Ata’yı ve diğerlerini
yetiştirir. Baba Mansur,
Ahmed Yesevi’nin ilk ve
önemli bir halifesi
olur. İlişkilere ve
yaşadıkları tarihlere
bakılırsa bu ilişki ve
“el verme”nin, yani
“halife”si olarak
atamasının tarihe uyduğu
ortadadır. Çünkü Ahmed
Yesevi 1166 öğrencisi ve
halifesi Baba Mansur ise
1198’de ölmüşlerdir. Bu
tür bir ilişki tarihsel
olarak olasıdır.
Arslan Baba ve Baba Mansur’un soylarından gelen Seyyid Hasan Hoca
Nakibü’l- Eşraf-ı Buhari
“Müzekkir-i Ahbâb” adlı
tezkiresi, Hazini ise
“Cevahirü’l- ebrâr min
Emvâci’l- Bihar” adlı
kitabıyla Arslan
Baba’dan itibaren bu
soydan gelen kişilerin
adlarını şöyle
belirtirler. Bu veri
ailenin hem yol, hem de
soy kütüğüdür:
Arslan Baba → Baba Mansur → Abdülmelik Hoca → Tac Hoca → Zengi
Ata → Sadr Hoca → Yahya
Hoca → Süleymen Hoca →
Abdü’l- Vahap Hoca.
Kaynaklara bakılırsa gerek Arslan Baba, gerekse oğlu Baba Mansur
ve bu soydan gelen
kişiler Türklere karşın
siyah tenli, kalın
dudaklı ve fiziki olarak
çirkin görünümlüdürler.
Kısaca, Baba Mansur soy
olarak Arap’tır. Ama
Türk bir çevrede ve
Türklerin
kurumlaştırdığı Ahmed
Yesevi-Horasan tasavvuf
okulunda yetişmiş; bu
anlayışla kültürü,
düşüncesi, inancı ve
bilinci biçimlenmiştir.
Buradan edindiği
bilinçle Horasan
erenleri arasına
katılmış ve Türklüğün
yeni oluşum merkezi olan
Anadolu’nun yeniden
yapılanmasında görev
almıştır.
Bütün söylenceler ve özellikle Hacı Bektaş “Vilayetname”si Yesevi
tasavvuf okulunda
yetişen binlerce
dervişin bu okul, diğer
bir deyişle dergâh
tarafından Ortadoğu’nun
çeşitli bölgelerine,
özellikle Türk / Türkmen
göçleriyle birlikte
Anadolu’ya
gönderilmişlerdir. Yine
Anadolu’da bu boyların
yerleşmeleri, üretime
geçmeleri, çevreleriyle
toplumsal ilişki
yürütmelerinde onlara
önderlik etmişlerdir.
Türk toplumunun
Anadolu’yu, giderek
Balkanları yurt
edinmelelerinde Horasan
erenleri olan bu babalar
(yani dedeler) aktif rol
oynamışlardır.
Baba Mansur’un Anadolu’ya gelişi konusunda belirsizlikler vardır.
Elde hiçbir belge ve
kaynağın olmayışı, bizim
bu konuda kesin
konuşmamızı önlüyor.
Durum karşısında akıl
yürütmeden öte başka bir
şey yapılamıyor. Bu
durum karşısında akla
çeşitli sorular
gelebiliyor doğallıkla.
Biz bu yaklaşımları
irdeleyerek
değerlendireceğiz. Akla
ve tarihe uygun düşeni
belirleyeceğiz:
Baba Mansur, Hacı Bektaş’dan önce Anadolu’ya gelmiştir. Doğu
Anadolu’da kalmıştır.
Ocağının Hacı Bektaş
Dergâhı’ndan bağımsız
kalmasının, ayrı bir
“mürşitlik kurumu”
olmasının nedeni budur.
Bu görüş akılcı görünmektedir. Çünkü Baba Mansur 1197-98’de
ölmüştür. Hacı Bektaş
ise onun ölümünden 10-11
yıl sonra, yani
1209’larda doğmuştur. Bu
durum karşısında Baba
Mansur’un Hacı Bektaş’ın
Anadolu’ya gelişinden
çok önceleri gelmesi
gerekmektedir. Hacı
Bektaş’ın yaklaşık
1230-35’lerde Anadolu’ya
geldiği düşünülmektedir.
Baba Mansur’sa ya şeyhi
Ahmed Yesevi’nin
sağlığında, ya da onun
ölümünden sonra gelmiş
olmalıdır. Ahmed
Yesevi’nin ilk halifesi
olan Baba Mansur eğer
şeyhinin sağlığında
gönderildi ise, Ahmed
Yesevi’nin 1166 yılında
öldüğüne göre, Baba
Mansur da bu tarihten
önce Anadolu’ya
gönderilmiş olmalıdır.
Yok eğer şeyhinin
ölümünden sonra geldi
ise, 1166 ile kendi
ölümü olan 1198 yılları
arasında gelmiş
olmalıdır. Eğer Baba
Mansur’un Anadolu’ya
geldiği doğru ise, bu
geliş, 12. yüzyılın
ikinci yarısında
gerçekleşmiş olmalıdır.
Durum ne olursa olsun Baba Mansur aşiretlerin ve ocakların
varlığını kabul eden ve
onlara şecere düzenleyen
1. Alaeddin Keykubat
(1219-1237) dönemine
yetişmemiştir. Çünkü 1.
Alaeddin Keykubat 1232
(H. 628) yılında oniki
Türk / Türkmen aşiret ve
ocağıyla (Şecerede bu
oniki boyun Türk olduğu
belirtiliyor)
sözleşmesini yapıp,
kendine bağlamış ve
onlara soykütüğü
(şecere) düzenlemiştir.
Baba Mansur ise bu tarihten 34 yıl önce ölmüştür. 1. Alaeddin
Keykubat’ın diğer aşiret
ve ocaklarla birlikte
Baba Mansur Ocağı’na da
soykütüğü (şecere)
düzenlediği doğrudur. Bu
soykütüğü, bugün
Tunceli’nin Mazgirt
ilçesinin Şöbek Köyü’nde
Caferoğulları ailesinin
elindedir. Keykubat’la
birlikte daha sonraki
yıllara ait Osmanlı
padişahlarının da
onayını taşır. O zaman,
1. Aleaddin Keykubat bu
soykütüğünü verdiği
dönem ocağın başında
Bizzat Baba Mansur
değil, onun
evlatlarından bir
başkası olmalıdır. Çünkü
soykütüğü kişiye değil,
ocak ailesine, yani soya
verilmiştir.
Alaeddin 1. Keykubat’ın düzenlediği soykütüklerine göre; Asyalı
Türk boyları Horasan’dan
Erzincan’a, oradan da
Dersim dağları
eteklerinde Karakoçan’ın
kuzeyindeki günümüzde
bir köy konumuna düşen
Bağın ve Hüsnü Mansur
kasabalarına göçerek
yerleşmişlerdir. Şah
Mansur’la Mahmud Hayrani
Hüsnü Mansur kasabasında
dergâhlarını
kurmuşlardır. Sultan
Alaeddin Bağın’a gelir.
Seyyid Mahmud’un oğlu
Hacı Kureyş, Baba Mansur
ve Seyyid Ali adıyla
anılan Derviş Beyaz
Sultan’ın isteği üzerine
“mucize” gösterirler.
Şah Mansur duvar
yürütür. Hacı Kureyş ile
Derviş Beyaz fırına
girerler. Sınavda
başarılı çıkılır.
Sultan, Türk boylarını
“pirlik” ve “mürşitlik”
olarak Şah Mansur ile
Hacı Kureyş’e,
rehberliği ise Derviş
Beyaz’a verir.
Burada verilenler kimi çelişkiler taşırlar. Mahmud Hayrani, Baba
Mansur’un değil, Hacı
Bektaş ile Mevlana’nın
çağdaşıdır. Yani, 13.
yüzyılda
Konya-Akşehir’de
yaşamıştır. 1268 (H.
667) yılında ölmüştür.
1. Alaeddin Keykubat
dönemine denk düşer ama,
soykütüğünün de ileriki
pasajlarında düzelttiği
gibi Bağın’daki Kureyşan
Ocağı’nın kurucusu Hacı
Kureyş’tir. Baba Mansur,
bu tarihten 34 yıl önce
ölmüştür. Bağın ve Hüsnü
Mansur’a bu Türk
boylarıyla birlikte
gelip, boyları buralara
yerleştirdiği, dergâhını
kurduğu doğru olabilir.
Ama Alaedin Keykubat
döneminde ocağın
başındaki o değildir.
Soykütüğü de zaten “Şah
Mansur” adlı birinden
söz eder. Bu, Baba
Mansur evlatlarından
biri olmalıdır. 1232
yılında soykütüğü
düzenlendiği yıllarda
ocağın temsilcisi Baba
Mansur değil, Şah
Mansur’dur. Bu kişi ya
Baba Mansur
evlatlarından bu addan
biridir. Ya da o dönem
yaşayan kimsenin adına
şecerede değinilmemiş,
doğrudan ocak
kurucusunun adıyla
anılmıştır.
Bir başka görüş Baba Mansurluların, Ahmed Yesevi’nin birinci
halifesi Mansur Ata’dan
değil, Hallac-ı
Mansur’dan geldikleri
yolundadır. Hallac-ı
Mansur’un ünlü ve
tasavvufi niteliği kimi
Baba Mansurluları da bu
görüşü kabule
götürmüştür.
Bilindiği gibi, Hallac-ı Mansur 922 yılında ölmüştür. Anadolu’ya
da kesinlikle
gelmemiştir. O dönemler
Anadolu’ya da Türk /
Türkmen göçü pek yoktur.
Bireysel ve küçük
kümeler vardır. Türk
göçü, daha sonraki
yüzyıllarda yoğun olarak
olmuştur. Hallac-ı
Mansur’un çalışma alanı
Anadolu Türkleri
üzerinde değil (zaten bu
dönemler Anadolu
Türklüğü yoktur), Asya
Türklüğü üzerindedir.
Hallac’ın çocukları ve
torunları ise Anadolu’ya
değil, Kahire, Şam,
Filistin ve Kuveyt’e göç
edip, oralara
yerleşmişlerdir. Yalnız
Hallac-ı Mansur
düşüncesi daha sonraki
yıllarda Türk / Türkmen
göçleriyle birlikte
Anadolu’ya gelecek ve
Alevi inancında yerini
alacaktır. Alevi
cemlerindeki “Mansur
Darı” bu etkiden
kaynaklanmaktadır.
Baba Mansurluların geneli ise zaten kendilerini Yeseviliğin
izleyicilerinden Mansur
Ata ile ilişkili
görürler.
(Kaynak ve Alıntılar. Baki Öz ve Dr. Ali Yaman : Babamansurlular
çalışmasından)
http://membres.lycos.fr/babaishak/links34.html
SİTESİNDEN ALINMIŞTIR.
Baba Mansur Ocağı İle
İlgili Başka Bir
Çalışma.
SEYYİD BABA MANSUR
Seyit Baba Mansur, Ehlibeyt imamlarından Muhammed Bakır’ın
19’uncu göbekten
torunudur. İmam Muhammed
Bakır’ın dört erkek
evladı vardır; bunlar
İmam Cafer-i Sadık,
Seyit Abdullah, Seyit
Ali ve Seyit İbrahim’dir
(Abdülbaki Gölpınarlı;
“12 İmam”). Baba Mansur,
18’inci göbekten Seyit
Abdullah’ın, 19’uncu
göbekten ise İmam
Muhammed Bakır’ın
torunudur.
Baba Mansur, tarihsel kişiliği ile “Seyit Mansur Ata”
olarak bilinmektedir
(“Eski Türklerde İlk
Mutasavvıflar”). Tarihi
kaynakların bizlere
aktardığına göre, Seyit
Mansur Ata, Şeyh Ahmet
Yesevi’nin çağdaşıdır.
Aynı zamanda onun dayısı
ve hocası olan Aslan
Baba’nın oğludur. Aslan
Baba’nın asıl adı
Ali’dir. Şeyh Ahmet
Yesevi’nin mürşidi ve
hocası Aslan Baba’dır
(adı geçen eser, s. 31).
Seyit Mansur Ata’nın da
hocası, Şeyh Ahmet
Yesevi’dir. 1166
tarihinde Hakk’a yürüyen
Şeyh Ahmet’in ilk
halifesi Seyyid Mansur
Ata’dır (a.g.e., s.8).
1188-1189’da Hakk’a
yürüyen Seyit Mansur
Ata’nın yerine,
Abdülmelik Hoca ondan
sonra, Tac Hoca yerine
geçmiştir. Aynı
kaynaktan aktarıldığına
göre, 1199’da Tac Hoca
vefat ediyor. Bu
kaynaklar her ne kadar
ki, Abdülmelik Hoca ile
Tac Hoca’yı, Seyit
Mansur’un evlatları gibi
gösterse de bunlar
kasıtlı olsa gerek.
Çünkü aynı yıl, hem
dedesi hem de oğul ve
torun Hakk’a yürüyorlar.
Aynı zamanda ikisi de
postta halife olarak
oturmalarına rağmen…
Burada bilerek veya
maksatlı bir olay var.
Zaten her zaman tarihi
saptırarak ve gerçekleri
örtbas ederek bizlere
aktarmışlar. Özellikle
Ehlibeyt ve evlatları
ile ilgili olayları…
Yukarıdaki dede, oğul ve
torunun aynı tarihte
Hakk’a yürüyüşleri pek
mantıklı gelmiyor. Bu
zatların, Seyit
Mansur’un bel evlatları
olmayıp yol evlatları
olduğu muhakkaktır.
Çünkü aynı kaynak, Şeyh
Ahmet Yesevi’nin soy
zincirini verirken,
Aslan Baba’yı da Yesevi
sülale zincirine
bağlıyor. Demek ki bu
zincir, soy zinciri
değil de tarikat
zinciridir. Çünkü
kaynak, Aslan Baba’yı
baba olarak, Mansur
Ata’yı ata olarak
yazarken, Abdülmelik
Hoca ve Tac Hoca olarak
onları veriyor.
Bilindiği gibi, baba ve ata seyit lakaplarıdır. Eski
Türklerde seyitler, baba
ve ata lakapları ile
anılıyorlardı. Baba,
“bab” kökünden geliyor.
Hz. Peygamber’in “Ben
ilmin şehriyim ,Ali de
kapısıdır” hadisinden
yola çıkılarak “İmlan
kapısına gidin, ‘bab’a
gidin” anlamında bab,
Ali’dir. Tarih yine
çarpıtılarak
aktarılmıştır.
a)
Tarih nasıl
çarpıtılmıştır?
Sizlere bir örnek sunmak
istiyorum. Şeyh Ahmet
Yesevi’nin soyu,
Muhammed Hanefi’ye
çıkıyor. Elimde iki adet
şecere vardır. Biri
Kazakistanlı Doçent
Doktor Muhammed Rahim
Car tarafından
yayımlanmış, bir diğeri
de Baba Mansur ile
ilgili eserine
başvurduğumuz Prof. Dr.
Fuat Köprülü (“Eski
Türklerde İlk
Mutasavvıflar”)
tarafından. İki listeyi
de aşağıya alıyorum.
Kazakistan’da muhalif
bir grup olmadığı için
yazarın çekinme ve
sakınması yoktur, tarihi
olayları olduğu gibi
aktarıyor. Ancak Anadolu
öyle değil, muhalif bir
grup vardır. Gerçekler
yazılırsa sakıncalı
olur.
Kazakistanlı Doçent Doktor’un listesi:
Prof. Doktor Fuat
Köprülü’nün listesi:
1)
Muhammed
Hanefi
1) Muhammed Hanefi
2)
Muhammed
Baki
2) Abdul Feta
3)
Ali Musa
Rıza
3) Abdurrahman
4)
İmam
4) Hoca İshak
5)
Sadır Bab
5) Şeyh Harun
6)
İshak Bab
6) Şeyh Mümin
7)
Celil Bab
7) Şeyh Musa
8)
Abdurrahim Bab 8)
Şeyh İsmail
9)
Abdullah Bab 9)
Şeyh Hasan
10)
İshencan Bab 10)
Şeyh Hüseyin
11)
Karğa Bab
11) Şeyh Osman
12)
Maçin Bab 12)
Şeyh Ömer
13)
Horasan Bab 13)
Şeyh İftihar
14)
Hasan
Hoca 14)
Şeyh Muhammed
15)
İbrahim Ata
15)
Şeyh İlyas
16)
Şeyh Ahmet Yesevi
16) Şeyh İbrahim
Sani
17)
Şeyh Ahmet
Yukarıdaki
listelerin ikisi de
Yesevi’ye aittir. Fuat
Köprülü listeyi Ömer,
Osman ile bezetirken,
Muhammed Rahim Car’ın
listesinde bu isimleri
yoktur. Alevilerin
sevmediği bu isimleri
sevdikleri isimlerle yan
yana koyarak “Siz
bunları sevmiyorsunuz,
ama bakın sizin
sevdikleriniz bunları
seviyorlar” denmek
istemiştir. Bu ancak bir
kandırmacadır. “Bunlar
kötü adamlar değil” gibi
mesajları bizlere vermek
için sık sık o isimleri
ileri sürüyorlar.
BABA MANSUR’UN ANADOLU’YA GELİŞİ
Baba Mansur’un hangi
tarihte Anadolu’ya
geldiğini net olarak
maalesef bilemiyoruz.
Rahmetli Mehmet Şerif
Fırat’ın 1950’lerde
basılan ve elimde 3.
baskısı bulunan “Doğu
İlleri ve Varto Tarihi”
adlı eserinde, Baba
Mansur ve Baba Kureyş’in
de aralarında bulunduğu
12 Türk aşiretini de
kapsayan büyük bir
şecerenin Varto’nun
Şarik Köyü’nde bulunduğu
belirtiliyor. Bu şecere
1186 tarihinde yazılmış
olup, Baba Mansur’un o
tarihlerde Anadolu’ya
gelmiş olması büyük bir
olasılıktır.
Bu iki Seyit, Dersim
bölgesine gelerek
tekkelerini kuruyorlar.
Daha sonra, Selçuklu
Sultanı 2’nci Alaattin
Keykubat bölgeye
gelerek, bu aşiretleri
tespit ediyor. Buradaki
seyitleri de imtihan
ederek mucize
sergilemesini istiyor.
Mucize gösteren bu
seyitlerden Baba
Kureyş’e bu 12 aşireti
pirlik kapısında
bağlanıyor. O
dönemlerde, nereden
geldiği hakkında
bilgimizin olmadığı
Derviş Beyaz da
bulunuyor. Rehberlik
kapısında Derviş
Beyaz’a, mürşitlik
kapısında Baba Mansur’a
bağlanıyor.
a)Baba Mansur Anadolu’ya
gelip tekrar geri
dönmüş mü?
Daha Alaattin Paşa 1234
tarihinde bu şecereyi
tasdik etmiş; Baba
Mansur’a, Baba Kureyş’e
ve Derviş Beyaz’a ayrı
ayrı şecereler vererek
bunların seyitliklerini
onaylamıştır. İşte Baba
Mansur’un şeceresinin
düzenlendiği dönemde,
Baba Mansur hayatta
değildir. Ya Baba
Mansur’un, Şah Mansur
adında oğlu olup bu
şecere onun adına
düzenlenmiş ya da Baba
Mansur’un evlatlarından
birisinin döneminde ocak
adına düzenlendiği için
Baba Mansur’un adı
yazılmışdır.
b)
Baba Mansur’un dergâhı
Muhundu’dadır.
Tarihi çarpıtma konusu bizim aramıza kadar girmiştir. Baba Mansur
Dersim bölgesine ilk
yerleştiğinde dergâhını
Muhundu’da kurar.
Dergâhı kurarken, Baba
Kureyş kendisini
ziyarete gelir. Bundan
sonrası babadan oğla şu
şekilde aktarılmıştır:
Baba Mansur Ocağı
Muhundu’da olmasına
rağmen, canlı ve
karşımızda dimdik
durmasına rağmen,
bizler de o ocağın en
yakın mensupları olarak
yaşayan canlı bir tarih
olmamıza rağmen,
birileri kitaplar
yazıyor, Baba Mansur ile
ilgili bilgi veriyor ve
bu ocağın şöbekte
bulunduğunu
yazabiliyorlar.
Evet, babadan oğla
intikal eden bilgilere
göre, Dersim bölgesinde
(Muhundu) Darıkent’te,
Baba Mansur; Nazımiye
(Deva Kureyş), yani Baba
Kureyş’tir. Bir gün Baba
Kureyş, Baba Mansur’u
ziyaret etmek istiyor ve
yola revan olup geliyor.
Bölge çok ormanlık
olduğundan her türlü
vahşi hayvan da
bulunuyormuş. Ondan
dolayı olacak ki Baba
Kureyş, ormanda gelirken
yolda bulduğu bir ayıya
biniyor, bir de yılanı
kamçı olarak kullanıyor
ve bu şekilde Baba
Mansur’u ziyarete
gidiyor. Baba Mansur da
o dönemde ev yapıyormuş.
Muhundu’nun (Darıkent)
ortasında bir dere akar.
Köyün bulunduğu yer
karşılıklı iki yamaç
şeklinde ve bir vadi
konumundadır. Baba
Mansur, dereye yakın bir
yerde evini yapıyor.
Baba Kureyş, heybeti ile
karşıdan geliyor. İki
yüz metre gibi bir
mesafe kalınca, Baba
Mansur gelen zatı fark
eder. Kendi kendine, “Bu
mübarek neden böyle
yapmış ki? Neden acep
üstümüze böyle kerametle
geliyor?” diye
düşünürken, “Ben bu zatı
nasıl karşılayayım
acep?” diye içinden
geçirmiş. Neticede,
yapılmakta olan ve bir
metre yükselen duvara
atlayarak “Yürü, şu
mübarek zata karşı bizi
mahcup etme” diyor ve
Tanrı’nın kudreti ile
duvar yürüyerek zatı
karşılıyor.
Yüz - yüz elli metre
kadar duvar yürümüş ve
şimdiki ocağın bulunduğu
yerde karşılaşmışlar. Ve
Baba Kureyş ayıdan
iniyor, Baba Mansur da
duvardan inerek
birbirine niyaz
oluyorlar. Baba Kureyş,
Baba Mansur’un elinden
tutarak niyaz oluyor.
“Senin” diyor,
“cansızdır, benimki
canlıdır. Onun için ben
sana niyaz oluyorum”.
Efsane böyle, fakat bir
önceki bölümde, bu
zatların birbirlerine
ikrar vermeleri,
Alaattin Paşa’nın ve on
iki aşiret ağasının
huzurunda bu ikrar verme
işleminin yapıldığını
yazmıştım (rahmetli
Mehmet Şerif Fırat’ın
verdiği bilgiler
doğrultusunda). Bu duvar
halen ocağın dış
duvarının içine yapışık
bir şekilde durmaktadır.
1938 yılında bu ailenin
sürgüne gitmesinden
dolayı tavanı çökmüş,
fakat 1947 tarihinde
geri geldiklerinde
tekrar tamiratını
yapmışlar ve halen
tertemiz orada duruyor.
İşte bu gerçek gün gibi
ortada iken, birileri
kalkıp “Efendim, Baba
Mansur’un ocağı
şöbektedir” diyerek
kitaplar yazıyorlar.
Tarihin nasıl
çarpıtıldığını varın siz
hesaplayın. Bu duvar
yürütme efsanesi Hacı
Bektaş Veli ve Seyit
Mahmut Hayrani arasında
da vardır. Bizim
toplumumuz bu iki
efsaneyi birbirine
karıştırıyor. Hacı
Bektaş Veli, aslana
binen Seyit Mahmut
Hayrani’yi kayaya
binerek karşılıyor.
Kayanın da şekli bir atı
andırdığı için, ona “at
kaya” demişler. Buradaki
efsane, Hacı Bektaş’ın
kaya, Seyit Mahmut
Hayrani’nin de aslan
olmasıdır. Halbuki Baba
Mansur’un bindiği
taştan, çamurdan
yapılmakta olan bir
kayadır. İnşaat halinde
olan duvara binerek ve
karşıdan aslan gelerek
değil de, ayıya binen
Hacı Kureyş’i
karşılıyor. İşte bu
efsaneleri birbiri ile
karıştırmamak lazımdır.
Birileri bunları boş bir
nazarla ifade ederek
“Böyle bir şey yoktur,
bunların hepsi hayal
ürünüdür”
diyebiliyorlar.
Evet, Hacı Bektaş Veli
taşa binmiştir, Baba
Mansur duvara binmiştir.
Seyit Mahmut Hayrani
aslana binmiştir, Baba
Kureyş ayıya binmiştir.
Bunları birbirine
karıştırmayalım.
BABA MANSUR, HALLAC-I
MANSUR MUDUR?
Bazı kişiler, hatta bazı Baba Mansurlular, Baba Mansur’u, Hallac-ı
Mansur’la
karıştırmaktadırlar. Bu
büyük bir hatadır.
Hallac-ı Mansur, çok
büyük bir mutasavvıftır.
Tanrı’yı kendi özünde
tespit etmiş ulu bir
erdir. Ancak seyit
değildir. İranlı bir
Mecusi, yani ateşe
tapanken daha sonra
Müslüman olan (kendisi
değil, ataları Müslüman
olmuş), İslamın özünü
kavramış, tasavvufi
düşünceleri ile Anadolu
Aleviliğine ışık saçan
bir önderdir.
Doğumu bilinmiyor, amma hicri 309 tarihinde Bağdat’ta
asılmıştır. 1166
tarihinde Şeyh Ahmet
Yesevi’nin yerine geçen
Baba Mansur’a baktığınız
zaman, onun asılması
döneminde Baba Mansur
henüz dünyaya
gelmemiştir. Baba
Mansur’dan, en az 250
sene evvel yaşamıştır.
Hallac-ı Mansur,
Anadolu’ya hiç
gelmemiştir. Onun
gezdiği alanlar İran,
Mısır, Hindistan ve
çevreleridir (Bu
bilgiler Hallac-ı Mansur
ve “Kitabül Tavasin”
adlı eserinden
alınmıştır).
BABA MANSUR’UN EVLATLARI
Dededen babaya intikal eden bilgilere göre ve genel kanı olarak
bugün herkesin de aynı
bilinçte olduğu konu
Baba Mansur’un dört
oğlunun olduğudur. Bu
konuda bütün Baba
Mansurlular hemfikirdir.
Baba Mansur’un oğulları
şunlardır:
1)
Seyit İbrahim,
2)
Seyit Mahmut,
3)
Seyit Kasım,
4)
Haydar Baba.
Bu kardeşlerden Seyit Kasım küçük kardeş olup, kural gereği
ocağın başında
kalmıştır. Seyit
İbrahim; bugünkü
Kurkurik Köyü’nün
bulunduğu yere gelip
orada yerleşir ve orada
onun evlatları çoğalarak
bugünkü köyü
oluştururlar.
Seyit Mahmut ocağın başından ayrılarak Karakoçan’ın
kuzeybatısında, Bağın
Çayı dediğimiz nehrin
kenarına yakın bir yere
konarak orada onun
evlatları da ayrıla
ayrıla bir köy
oluştururlar. Bugün
tamamen bu zatın
soyundan oluşanlardan
başka kimse bu köyde
yoktur. Köy, Seyit
Mahmut’un adı ile
anılmış ve adı “Seyit
Mahmudan Köyü” olmuş.
Yeni ismi ise
“Pamuklu”dur.
Evlatlarından birisi de Haydar Baba’dır. Haydar Baba, en
küçükleri olacak ki
dünya evine girmeden
vefat etmiştir. Yani
onun soyu yoktur. Kabri,
Küpük (Gelincik) ile
Davalı (Beşoluk) köyleri
arasında, kendi adı ile
anılan bir tepenin
başındadır. Gerçi kabri
yapılmamış; Anadolu
insanının bir geleneği
olan kutsal mekânların
çevresindeki ağaçların
budanmaması burada da
görülür. Onu için, bölge
yaşlı ve yaşlı olduğu
kadar da dalları kırık
dökük hale gelmiş
ormanla kaplıdır. Zaman
zaman yolu bölgeye
düşenler, zatı ziyaret
ederler.
Ocağın Başında Seyit Kasım.
Geleneğe bağlı olarak, her zaman baba mekânında küçük
kardeş kalır. Çünkü
büyüklerde nsırası gelen
evlenir, çoluk çocuğa
kavuşur ve mecburen
ayrılır. Bundan dolayı,
Baba Mansur’un da küçük
oğlu Seyit Kasım, ocağın
başında kalır. Muhtelif
çağlardaki oğulları
ayrılarak, biri yine
Muhundu’nun (Darıkent)
merkezinde kalır. Biri
de aynı köyün Fakşr
komunu oluşturmuşlar.
Yine muhtelif çağlarda, kardeşin biri ocaktan ayrılarak bugünkü
Şomi Köyü’ne ve Kırzi (yazeli)
köylerine yerleşmişler.
Bunlardan Şomi Köyü’nde
oturanlar Mokanlar adı
ile anılırlar, Kırzi (Yazeli)
Köyü’nde bulunanlar da
Pirimanlar adı ile
anılırlar. Ve en son
ocağın başında, 17 veya
18’inci yüzyılda iki
kardeş vardır. Bunlardan
büyük kardeş Seyit Kekil,
küçük kardeş Seyit
Veyis’tir. Yine gelenek
olarak, Seyit Kekil
Dedemiz, bugünkü Lödek (Kartutan)
Köyü’nün bulunduğu yere
gelir ve orada yerleşir.
İlk olarak orada bir
hane yapar. Küçük kardeş
Seyit Veyis, ocağın
başında kalır. Onun da
dört oğlu vardır. Seyit
Hüseyin, Ali Baba, Seyit
Bertal, Seyit Veli.
Seyit Hüseyin ile Ali Baba ocaktan ayrılarak Lödek’te ev yapan
amcalarının yanına
yerleşirler. Seyit
Bertal ile Seyit Veli,
ocağın başında kalırlar.
Seyit Veli genç yaşında
vefat eder ve soyu
yoktur. Ocağın başında
buluna Seyit Bertal’in
üç oğlu vardır.
Bunlardan Seyit Süleyman
ocağın başında kalır.
Seyit Bektaş ile Seyit
İbrahim, yine Lödek’teki
amcalarının yanına gelip
yerleşirler. Ocağın
başında kalan Seyit
Süleyman’ın da üç oğlu
vardır. Bunlar; Seyit
Hüseyin, Seyit Piro ve
Seyit Mehmet. Bunlar
1938 Dersim olaylarında
iskâna tâbi tutulup
Bursa’ya gönderilirler.
Fakat 1947 tarihinde,
Seyit Piro orada kalıp
diğer iki kardeş tekrar
ocağın başına dönerler.
Günümüzde bu zatların
çocukları ocağın başında
bulunuyorlar. Ocaktan
ayrılıp Lödek’e gelenler
de orada bir köy
oluştururlar.
Ocaktan Ayrılan Seyit İbrahim:
Bu zat da ocaktan ayrılınca şimdiki Kurkurik (Aktarla)
Köyü’nün bulunduğu yere
gelip yerleşir. Bugün o
köyün hane sayısı 150 -
200 dolayındadır. Ama
gerek zaman zaman sağa
sola olan göçler,
gerekse günümüzdeki
siyasi kargaşalardan
dolayı, şu anda köyde 15
hane ancak vardır. Köyde
hepsi akraba olup
aralarında yabancı
yoktur. Seyit İbrahim’in
evlatlarından olan dört
kardeş o köyü
oluştururken, biri
bugünkü Küpük (Gelincik)
Köyü’nün bulunduğu yere
yerleşir ve bugün o
zatın evlatlarından
oluşan köy yaklaşık 100
hanedir. Ama tabii gerek
ekonomik nedenlerden
gerekse eskideki
göçlerden dolayı ve
günümüzdeki anarşi de
eklenince, şu anda köyde
5 - 10 ev ancak vardır.
Yalnız bu köyde, Derviş
Beyaz dediğimiz ve Baba
Mansur ile Baba
Kureyş’le birlikte
Alaattin Paşa ile
görüşen zat da
yerleşmiştir. Küpük
Köyü’nde 5 - 6 ev de
onlardan vardır.
Seyit İbrahim’in dört oğlu vardır. Bunlardan biri Top
Hüseyin lakaplı Seyit
Hüseyin’dir. Bu zatın
da iki oğlu vardır.
Bunlar; Seyit Hüseyin ve
Seyit Ahmet’tir. Seyyid
Hüseyin Kurkurik’te
kalır, baba ocağında.
Seyit Ahmet yukarıda
bahsettiğim gibi bugünkü
Küpük Köyü’nün bulunduğu
yere gelir ve orada
mekân kurar. Seyit
Ahmet’in de üç oğlu
vardır. Bunlardan biri
Seyit Abbas’tır, biri
Seyit Mustafa’dır ki bu,
meşhur Seyit Mustafa
Ağa’dır. Bir diğeri de
Seyit Nuri’dir. Meşhur
Seyit Ali, Seyit Nuri,
bu zatın oğludur.
Yukarıda bahsettiğim
gibi, bunlar Küpük’te
bir köy
oluşturmuşlardır.
Dağılmış haneleri ile
beraber 100 haneyi
geçerler. Bu ailelerin
bir bölümü, Seyit
Nuri’nin torunları
bugünkü Çavsancak
bölgesinde Seyitli
(Elmalı) Köyü’nün bir
mezrasında
oturmaktadırlar. Burada
da 10 haneden fazla ev
vardır. Tamamı Seyit
Nuri’nin torunlarından
oluşmaktadır. Seyit
İbrahim’in oğlu Top
Hüseyin Kurkurik’te
kalır. Seyit Hüseyin’in
Seyit Ali isminde oğlu
vardır. Seyit Ali’nin de
Seyit Mustafa adında bir
oğlu vardır. Seyit
Mustafa’nın iki oğlu
vardır. Bunlar; Seyit
İbrahim ve Seyit
Mümün’dür. Bunlar da
bugün çoğalarak 60 - 70
hane olmuşlardır. Fakat
köyde şu an iki hane
vardır. Köyü Seyit
İbrahim, Seyit Safi,
Seyit Hasan ve Seyit
Halil isimli diğer
oğullarının torunları,
Seyit Hüseyinlilerle
beraber bu köyde
otururlar. Önce de
belirttiğim gibi köyün
genel nüfusu 150 - 200
haneyi buluyor, ancak şu
anda köyde 15-20 hane
ancak vardır.
Baba Mansur evlatlarından olan ve şu anda üç köyü oluşturan
evlatlarının yanı sıra
bir de komşumuz Şöbek
Köyü vardır. Bu köyde
oturan dostlarımız, Baba
Mansurlu olarak kabul
edilmekle beraber,
onların soy kütükleri
hakkında bir bilgimiz
yoktur. Kendilerinin de
bu konuda herhangi bir
beyanları yoktur. Yani
onlar da yukarıda
isimlerini zikrettiğim
Baba Mansur evlatlarının
hangisinden geldiklerini
beyan etmiyorlar. Biz
yukarıda beyan ettiğimiz
Baba Mansur’un
evlatlarını ve yerleşim
birimlerini ve soy
kütüklerini az çok
açıklamaya çalıştık. Ama
onlar hakkında bir
bilgimiz yoktur. Bizim
bilgimiz olmadığı gibi
onların da bir
bildikleri yoktur. Böyle
olunca da, ister istemez
dedi kodular üretiliyor.
Efendim bunlar, Baba
Mansurlu değil. Eğer
Baba Mansurlu iseler
kendilerini birilerine
kavuşturmaları gerekir.
Aynı zamanda, işin aksi
yanı, Baba Mansur’un soy
şeceresi de onların
yanındadır. Herkes
feryat ediyor, yahu
getirin şu şecereyi biz
kendi soyumuzu
öğrenelim. Sizler de
kendi yerinizi
öğrenirsiniz. Ama ne
yazık ki çıkarmak
istemiyorlar.
Yüzyıllardır bu
tartışmalar sürüp
gidiyor. En büyük tepki
de buradan
kaynaklanıyor. “Madem
siz Baba Mansur’un
evladı iseniz neden
şecereyi
çıkarmıyorsunuz? Demek
ki sizin sizden şüpheniz
vardır” şeklinde
yorumlar yapılıyor. (Ben
burada halkın
ağzındakilerini dile
getirdim. Bunlar benim
şahsi düşüncelerim
değildir, yanlış
anlaşılmasın.)
Baba Mansurlularda Pir - Talip İlişkisi:
Baba Mansurlularda bu ikrar şu şekilde verilmiştir: Ocaktan
ayrılan kardeşler, kendi
ocaklarına yine pirlik
ve rehberlik kapılarına
bağlanmışlardır. Seyit
İbrahim ile Seyit
Mahmut, ocağın başında
kalan Seyit Kasım’a pir
kapısında
bağlanmışlardır. Fakat
daha sonra bilinmeyen
bir nedenle Seyit Mahmut
evlatları Şöbek’teki
dedelere pir kapısında
bağlanmışlar.
Gelenekteki söylentiye
göre, Seyit Mahmut
evlatlarının, Seyit
Kasım’ın evlatları olan
pirleri ile araları
açılır ve onlar da bir
oldubitti ile kalkıp
Şöbekli dedelere talip
oluyorlar. Bunun dışında
bütün Baba Mansurlular,
gerek pirlik gerekse
rehberlik kolunda
birbirine bağlıdırlar.
Yine atalarımızın
aktardığına göre, Baba
Mansur’un evlatları
(ocağın başındakiler)
senede bir, bir lokma
Seyit Sabun’a vererek bu
lokmayı Kerbela’ya
gönderiyor. Hz.
Hüseyin’in dergâhına
gönderilen bu lokma daha
sonra Irak’ın
Osmanlı’nın elinden
düşmesinden sonra, Irak
sınırı kapanıyor. Buna
bir çözüm bulmak için,
bölgedeki dedeler
toplanıyor ve şöyle bir
karar alınıyor: Seyit
Sabun Ocağı’nda bir aile
(kendi aralarında
seçilen bir aile) yılda
bir sefer, Baba Mansur
Ocağı’na gelip bir lokma
alır ve o lokmayı Şeyh
Ahmetli dedelere verir.
Şeyh Ahmetli dedeler de
(yalnız bu bir el
olacak, yani Şeyh Ahmet
dedelerde de bu konuda
bir aile görevlidir) bu
lokmayı Hacı Bektaş
dergâhına götürecekler.
Bir zamanlar bu sistem
çalıştı. Daha sonraları,
sistem bozuldu. Seyit
Sabunlu dedeler de kendi
aralarında birbirlerine
pir ve rehberlik
kapısında bağlı idiler.
Bunlar kendi
aralarındaki o sistemi
bozdular ve gelişigüzel
(o eski seçtikleri
aileyi tanımadılar) Baba
Mansur’un ocaktan
ayrılan ailelerine
pirliğe gittiler.
Onlarda eski
itikatlarındaki o hal
ile bunlara 3 - 5 kuruş
hakullahı Allah rızası
için vermişler. Daha
sonra 1900’lü yılların
başında yeniden bir
araya gelen ocaklar,
Malatya’da Hüseyin Doğan
Dede’yi mürşit yaptılar.
Ve lokma onlar
vasıtasıyla Hacı
Bektaş’a gitti. Fakat bu
olaya halk pek sıcak
bakmadı. Dediler ki:
Muhundulu Hüseyin Doğan,
kendi dünürü olan,
Malatyalı Doğan Dede’yi
bize mürşit yapmış ve bu
olaya da sıcak
bakılmadı. Zaten
Malatyalı Hüseyin Doğan
Dede de, bir sefer
bölgeye geldi, ondan
sonra da kimse görmedi.
Daha sonra Seyit Sabunlu
dedelerin kendi
aralarındaki
organizasyon bozulunca,
Baba Mansurlu dedeler
de, “Gidin, kendi
aranızdaki sorunu çözün,
ondan sonra bize gelin”
şeklinde ikaz ettiler ve
ondan sonra da kimseyi
görmedik. Şu anda doğuda
bu sistem tamamen
bozulmuş bir şekildedir.
Ama Baba Mansurluların
kendi aralarındaki
işlek nispeten işliyor.
Bu söylediklerimin hepsi harfi harfine bizzat büyüklerimden bana
aktarılanlardır. Ben,
din konusunda,
araştırmacı olduğum için
bu konuları da
büyüklerimden sordum ve
bana anlatılanlar
bunlardır. Vebal de
sevap da bana bunları
anlatanlarındır. Yalnız
bunlar bir iki kişinin
değil, bütün
büyüklerimizin genel
görüşleridir. Benim
kişisel olarak ileri
sürdüğüm tek nokta,
benim pirim, benim
talibimin de mürşididir.
Bu yol böyledir. Bunun
dışında bir alternatif
yoktur. Erkân dört kapı
ile tamamlanır: 1 -
Talip, 2 - Rehber, 3 -
Pir, 4 - Mürşit… Ama,
tarihin hiçbir
döneminde, Seyit Sabunlu
dedeler, bizim
taliplerimize mürşit
olarak kabul
edilmemişler. Zaten o
zatlar da böyle bir
istekte bulunmamışlar.
Bu da net olarak
gösteriyor ki, Baba
Mansur Ocağı Pir
kapısında Seyit Sabun
Ocağı’na bağlı değil.
Ama bugün yeniden bir
yapılanmaya gidilse,
ecdatlarımız nasıl bir
tutum izlemişlerse, biz
hâşâ bu yolu bozmayız.
Gerek ne ise yerine
getiririz. Baba
Mansurlular olarak, her
zaman geçmişimizi
sorgulamaya hazırız ve
bir yanlışlık varsa
düzeltiriz. Ceddimizin
himmeti ile başımız bu
yola bağlıdır, yol neyi
gerektiriyorsa biz
hazırız.
Ali KAPLAN Dede -
Şükrü KILIÇ Dede
Kaynak:
Hüseyin KAPLAN Dede
[
GERİ DÖN
]
|