GÜRÜN KÜLTÜR VAKFI

Ali KAPLAN
Dede


ALEVİLİK VE DEMOKRASİ

 

 

 

S. Gazi KARABABA
Dede


HIDRELLEZ.

 

 

 

Ali GÜNDÜZ
Dede


AŞKIN ÖZELLİKLERİ

 

 

Hakkı SAYGI

DÖRT KAPI-KIRK MAKAM -ŞERİAT KAPISI


İlâhi bir mesaj sayılan İslam’dan önce, Arap toplumunda kabile yaşamı hakimdi. Kervan basmalar, yağmalar, köle ticareti, kız çocuklarının diri-diri kuma gömülmesi gibi gelenekler, sıradan bir olay gibi görülür ve Bedevi-Arap toplumunun gündelik yaşam biçiminden sayılırdı.

Çok tanrıcılık ve putlara tapma geleneği, sadece Mekke’de değil, Mekke’nin dışındaki tüm Araplarda yaygın bir gelenekti. Hz. Peygamber Efendimiz, böylesi bir ortamda Haşimi soyunun bir ferdi olarak Mekke’de peygamberliğini ilân etmişti.
Hz. Muhammed, mensubu bulunduğu toplumu, kökten değiştirmek için sadece ruh dünyalarına değil onların toplumsal yaşamlarına da seslendi. Arap çöllerindeki Bedevi medeniyetine pek çok reformlar getirdi, büyük reformlerı hayata geçirdi.
Hz. Peygamber Efendimiz, bu sosyal ve kültürel faaliyetlerinin yanında asil görevi sayılan Tanrı elçiliği görevini de en mükemmel bir şekilde yürüttü. Yirmi üç yıllık, Tanrı elçiliği döneminde, Cebrail adı verilen melek vasıtası ile “Vahiy” olarak aldığı Tanrı buyruklarını, tüm insanlık âlemine tebliğ etti. 23 yıllık peygamberliği boyunca, ayet ayet inmiş olan Kuran’ın hem tebliğcisi, hem de yorumlayıcısı olmuştur. Bu da Hazret-i Muhammed’i, hem vahiy’in muatabı, hem de onun ilk ve en mükemmel açıklayıcısı durumuna getirmiştir. Bu döneme “Asr-ı Saadet” denir. Hz. Muhammed’in 23 yıl boyunca getirmiş olduğu dinî uygulamalar, şu üç önemli husus altında özetlenmiştir:
1. Sözlü Açıklama: Hazret-i Peygamberimiz, bir konuyu, bir problemi, bir kelimeyi veya deyimi kendi sözüyle açıklamasıdır ki bu açıklamalara, “Hadis” diyoruz.
2. Fiilî Açıklama: Hazret-i Peygamber’imizin her hangi bir problem veya olay hakkında göstermiş olduğu davranış biçimi, onun bu konuya verdiği cevap olarak kabul edilmiştir.
3. Takrirî Açıklama: Hazret-i Peygamber’imizin, tanık olduğu her hangi bir olay hakkında yasaklama getirmemesi, o konunun veya fiilin Kuran hükümlerine ters düşmediği anlamında yorumlanırdı.
Hazret-i Peygamber’imizin bu üç hareketi, daha sonra “sözlü sünnet”, “fiilî sünnet” ve “takrîrî sünnet” olarak kabul edilmiştir.
İşte Hz. Peygamber’imizin 23 yıl boyunca getirmiş olduğu bu “Diniî Kurallar” ve uygulamalar, Peygamber Efendimizin “Şeriatı” dır.
Ancak huzur, güven, barış ve mutluluk olarak tanımlanan İslam Dini, Hz. Peygamber efendimizin Hakk’a yürümesinden sonra Muaviye ve oğlu Yezid’in temsil ettiği Emeviler zamanında bir çeşit dini geleneksel hukuk (fıkıh), diyebileceğimiz bugünkü Sünni İslam Devlet’inde temel bir yasa gibi işlev görmektedir. Örneğin; Oruç, namaz (dua ve ibadet), zekat, hac, kelimeyi şahadet gibi dini vecibeleri, dinin temel direği olarak görürler. Bu saydıklarımız, Sünni İslam’ın şeriatı durumuna gelmişlerdir.

Alevi öğretisindeki Şeriat ise şöyledir:

Alevi-Bektaşi şeriatına baktığımız zaman şu gerçekleri görmek mümkündür: Modern toplumlarda adaleti medeni hukuk sistemi ve mahkemeler sağlar. Alevi-Bektaşi inancına mensup kimseler arasında ise inanç önderi adını verdiğimiz dedeler ve babalar vasıtasıyla toplumsal adalet sağlanır.
Sadece bir ibadet yeri olmayıp, aynı zamanda paylaşım, bölüşüm ve beraberliğin en güzel örneklerinin meydana geldiği cem evlerimiz, aynı zamanda, adalet sisteminin en gelişmiş örneklerinin uygulandığı birer dini mekandır.
Diğer sistemlerde suçluyu ıslâh etmek için ceza sistemi uygulanır. Alevi hukukunda ise, kişiyi irşat ederek, işlediği suçu bir daha işlememesi sağlanır. Yani suça sebebiyet veren şartları ortadan kaldırarak, birey topluma kazandırılır. Buradaki amaç, bireyi irşat ederek, aydınlatmak ve toplumsal yanını güçlendirerek, sıhatli bir benliğe kavuşturmaktır.
Bunu da Anadolu erenlerinin büyük velisi olan Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin temel öğretisi sayılan Dört Kapı Kırk Makam’ felsefesi içersinde çok açık olarak görmekteyiz.
Biz bu felsefeye, “Bâtini Şeriat” veya Alevi-Bektaşi Şeriatı diyoruz. Arabi Hazretleri bir şiirinde şöyle sesleniyor:

Şer-i şerif inkâr olunmaz ama, Şeriat var Şeriattan içeri,
Tarikatsız Allah bulunmaz ama, Tarikat var Tarikattan içeri.

Gördüğün Şeriat Şeriat değil, gittiğin Tarikat Tarikat değil,
Marifet sandığın Marifet değil, Marifet var Marifetten içeri.

Vech-i Arabi’ye gel eyle dikkat, Hakk’ın Cemalini eylesin rüyet,
Sadece Hakk vardır demek değil Hakikat, Hakikat var Hakikatten içeri.

Arabi Hazretleri, bu değişinde, Alevi-Bektaşi inancına mensup kimselerin temel felsefesi sayılan “Dört Kapı” dan söz emektedir. Alevi gelenek ve göreneklerini, yani Alevi şeriatını incelediğimizde temelinde tasavvuf ve bilgelik yattığını görürüz. Cem ayini, Musahiplik, tevella-teberra, semah, matem yası, lokma dağıtmak gibi ritüeller, bunun açık örnekleridir.
Alevilik bir tasavvuf yolu olduğu için her kavramın ve bu kavramla dile getirilen fiilin birden çok anlamı vardır. Bu katlı anlamlar, kişinin ruhi açıdan olgunluk mertebesinde nispeten açığa çıkar, zihin dünyasında belirir. Şeriat kapısındaki bir insan, kendisine düşünce olarak ne verilmişse onu alır. Varlığı şekilden ibaret sanır. Yüzeysel algılar, şekiller ve renklerin gerisindeki özü göremez. Algı dünyası, beş duyu organının sınırlarını aşmaz. Ne duygu ve ne ruh yönünden ne de bilgi yönünden bir olgunluğa ermemiştir. Sufiler buna, henüz olgunlaşmamış anlamına gelen “ham ervah” derler.
Henüz Şeriat kapısında bulunan kişi, aradığı soruların cevabını bulmak ve aydınlığa giden yolu aralamak için kendisine bir pir, yani mürşit bulur. Bu mürşit sayesinde şeriatı yavaş yavaş aşarken, kendisinin tarikat makamına doğru ilerlemiş olduğunu fark eder. Böylece Hakk’a erişmenin yolunun ancak ruhi ve köklü bir tekamülden geçtiği gerçeğini idrak etmeye başlar.

Bunun sonucunda ise kendisi için artık yeni bir doğumun başlamak üzere olduğunu anlar. Daha önceki doğumu “ kan bağı vasıtasıyla bir anadan doğmak” olduğunu anlar. Bununla yetinemeyeceğini anlayarak, babadan veya mürşitten doğma anlamına gelen ikinci doğumun, yani manevi-ruhi bir doğum olacağının bilincine varır. Ve sonu gelmez ruhi yolculuklarda ve içsel yaşantıda kendisine yol gösterecek olan bir usta aramaya başlar.
Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli Hazretleri, Alevi-Bektaşi inancı sayılan ve Hz. Muhammed ile Hz.Ali’nin başlatmış olduğu bu bâtini yolu, “Dört kapı-Kırk makam” ifadesi ile formüle etmiştir.
Bunlar sırasıyla şöyledir: Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kapılarıdır. Her kapının on makamı vardır.

Dört kapının Kur’an’daki yeri ise şöyledir: Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet geldi.
Bu ayetin yorumu ise şöyledir: Rabbinizden bir öğüt “Şeriat kapısı”, gönüller derdine bir şifa “Tarikat kapısı”, inananlara bir kılavuz “Marifet kapısı”, bir rahmet ise, “Hakikat kapısı”dır.

Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kapılarının tasavvuftaki yeri ise şöyledir:
a) Tasavvuf Dilinde Şeriat: Bir inancın uygulama biçimidir, yani bir inancın yol ve erkânından haberdar olmaktır.
b) Tasavvuf Dilinde Tarikat: Yoldur ve inancın temel gereklerini yerine getirmiş kişinin olgunlaşmaya başlama aşamasıdır. Bu aşamaya gelen kişi, artık yol oğludur.
c) Tasavvuf Dilinde Marifet: Allah’ın birliğine ve bu birliğin insan tarafından algılanış biçimlerine vakıf olmaktır, yani özünü ârif edip, kemâl mertebesine ulaşmaktır.
ç) Tasavvuf Dilinde Hakikat: Bir şeyin hakikatine vakıf olmaktır. Yani, Allah’ın ulihiyyetini anlamak ve tüm gerçekleri kavramak halidir. Bu aşamaya gelmiş kişiye, olgun insan veya İnsan-ı Kâmil de denir.
Bu makam, manâ âlemidir, yani bu makamda yer ana, gök atadır. Biraz daha açacak olursak yer; “şuhud âlemine; gök, mana âlemine işarettir. İnsan ise her iki âleme bağlı olarak, bu iki âlem arasında gidip gelmektedir.

Şeriat: Hz. Peygamber efendimizin koymuş olduğu dünyanın tertip ve düzeni ile ilgili kurallardır. Hz. Peygamber’imiz, dünyanın tertip ve düzeni dolayısıyla herkes ile ilgili olan şeriatını tüm ümmetine, açık olarak bildirmiş, fakat yüksek kişilere mahsus olan hakikat ilmini, yani Kur’an’ın iç yüzünü, din ve vahdet sırlarını, “gerçeği halka akılları erdiği kadar açıklayınız” anlayışı içerisinde, sadece ashabının en ulularına ve Ehl-i Beyt’ine gizli ve açık olarak bildirmiştir.

İşte, dört kapının birincisi olan şeriat kapısı da Hz. Peygamber efendimizin, gerçeği halka, akılları erdiği kadar açıklayın dediği, ilk kapıdır. Ancak bu şeriat kapısı, Alevi-Bektaşi İslam inancının şeriatıdır.
Dört kapının ilki olan şeriat kapısının on makamı ise, doğru itikat ve amel ile hizmet edip, Cenabı Allah’ın cemalini görmeye çalışmanın sırlarıdır. Bunun için de halka hizmet, Hakk’a hizmet anlayışı içerisinde insanlara hizmet ve izzet ederek Alevi şeriatı ölçüleri içerisinde tamam olmaktır.

ŞERİAT KAPISININ ON MAKAMI
1- İman Etmek: Şu Kur’an ayetinde: “Resul, Rabbinden indirilene inanmıştır; müminler de hepsi: Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, resullerine ve velilerine inanmışlardır.” deniyor.
Öyle ise her mümin: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammed’en Abduhu ve Resûluhu Aliyy’in Veliyullah” diyerek kelime-i şahâdet edecektir. Böylece Allah’ın tek olduğuna ve Hz. Muhammed’in O’nun Abdi ve Resulü olduğuna, ayrıca Hz. Ali’nin Veliyyullah olduğuna şahâdet etmiş olacaktır. Meleklerine, kitaplarına, resullerine ve velilerine inandığına şahâdet ederek, iman etmiş olacaktır.

2- İlim Yapmak: Bir kimse ilim sahibi olmalı ve böylece önce kendi ailesine ve etrafındaki kimselere fayda sağlamalıdır. Çocuklarını okutup, onları da milletine ve devletine faydalı insan olarak yetiştirmelidir. Pirmiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli Hazretleri: “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” demiştir. Kur’an’ın pek çok yerinde, “o aklını kullananlar var ya” denilmektedir. Ancak, akıllı ve ilim sahibi kimseler, aklını kullanabilir. Bir hadiste: “Âlimin bir saatlik ibadeti, cahilin yetmiş yıllık ibadetinden üstündür” deniyor.
Gerçek Hakk yolcusu, İlm’el-Yakin, Ayn’el-Yakin ve Hakk’el Yakin ilimlerinden haberdar olmalıdır.

3- İbadet Etmek: Cenab-ı Allah, Kur’an’ın pek çok yerinde “Salât edin” buyurmuştur. Salât’ın gerçek anlamı, yani Türkçe karşılığı; “Dua ve İbadet” tir. İbadet, Alah’a olan kulluk görevlerimizden sayılır. Bizlere vermiş olduğu nimetlerden dolayı kendisine “hamd” ederiz, şükür ederiz. Bu ibadeti cem evlerimizde yaptığımız gibi, kendi evlerimizde ve gök kubbenin altında her mekanda yapabiliriz.
Cenab-ı Allah, bir kudsi hadisine: “Kulum bana ibadetlerle yaklaşır, O bana yaklaştığı zaman; ben o kulumun tutan eli, gören gözü, duyan kulağı ve söyleyen dili olurum” buyuruyor. Kur’an’da: De ki, “İş yapıp değer üretin; yapıp ürettiklerinizi, Allah da resul de müminler de görecektir” deniyor. Görüldüğü gibi, iş yapıp değer üretmekte ibadet sayılır.

4- Helal Kazanç Sağlamak: Harama el uzatmadan, hiç kimseye zarar vermeden, alnının teriyle çalışıp, ailesinin geçimini sağlamaktır.

5- Nikah Kıyıp Dünya Evine Girmek: Evlenip kendi helaliyle çoluk çocuk sahibi olmak ve hiçbir vesile zinaya tevessül etmemektir.

6- Helal Kazanç ile Sofra Sermek: Bu da el emeği ve alın teri ile ailesinin iaşesini sağlayarak, ailesine haram lokma yedirmemektir.

7- Tüm Kötü Fiillerden Arınmak: Cenab-ı Allah’ın haliyle hallenmek, ilmiyle ilimlenmak suretiyle, “eline, diline ve beline” sahip olmakla mümkün olur. Bu da ancak, kâmil bir mürşide bağlanmak suretiyle mümkündür.

8- Şefkatli Olmak: Her an güler yüzlü ve merhametli olmak, insanları sevmek ve ihtiyaç sahiplerine elinden geldiğince yardımda bulunmaktır.

9- Temiz Giyip, Temiz Yemek: Toplum içerisinde her zaman temiz görünümlü olmalıyız, kimseyi kendimizden nefret ettirmemeliyiz. Yiyeceklerimize gelince, Cenab-ı Allah’ın vermiş olduğu o nimetlerin helalından ve temizinden yiyip, bedenimizi ve sıhhatimizi korumalıyız. Bedeni temizliğimizin yanında manevi temizliğimie de dikkat etmeliyiz. Bu da ancak, ruh temizliği ile mümkündür.
10- Yaramaz İşlerden Sakınıp, Doğruya Yönelmek: Eline, diline ve beline sahip olup, tüm kötü fiillerden uzak durmalıyız. Kendimize yapılmasını istemediğimiz herhangi bir şeyi, başkasına reva görmemeliyiz.
Bir kimse ikrar verip Hakk, Muhammed, Ali yoluna girebilmesi için, yukarıda açıklamaya çalıştığım dört kapının birincisi olan Alevi İslam’ın şeriat kapısının makamlarını, tekmil yerine getirmelidir. Bu kapının on makamını tekmil bilen ve uygulayan bir kimse, gerçek şeriat kapısını tamamlamış sayılır ve böylece Hakk-Muhammed-Ali yoluna, yani Tarikat kapısına girmeye hak kazanmıştır.

TARİKAT KAPISI

Alevi-Bektaşi öğretisine baktığımız zaman şu dört ana tema üzerine oturduğunu görmekteyiz. Bu dört ana tema: “Şeriat, Tarikat, Marifet ve Sırrı Hakikat kapılarıdır. Her kapının on makamı vardır. Bundan dolayıdır ki, biz bunu “Dört Kapı-Kırk Makam” ile ifade ediyoruz.
Yukarıda dört kapının ilki olan “Şeriat” kapısı ve on makamını mümkün olduğunca anlatmaya çalıştım. Bu bölümde ise Tarikat kapısı ve on makamını göreceğiz.
Bilindiği gibi Alevi-Bektaşi öğretisi, genellikle sembollerle ifade edilir. Bunun için de bu dört kapıyı şu sembollerle ifade etmek, gelenek haline gelmiştir.

Şeriat; İlkokul, Tarikat; Ortaokul, Marifet; Lise, Sırrı Hakikat; Üniversite’dir.
Şeriat; deniz, Tarikat; gemi, Marifet, gemiyi yüzdürmek, Sırrı Hakikat; gemiyi varacağı limana (menzile) ulaştırmaktır..

Tasavvuf Dilinde Dört Kapı:

1) Tasavvuf dilinde Şeriat: Bir inancın uygulama biçimidir, yani bir inancın yol ve erkânından haberdar olmaktır.
2) Tasavvuf dilinde Tarikat: Yoldur ve inancın temel gereklerini yerine getirmiş kişinin olgunlaşmaya başlama aşamasıdır. Bu aşamaya gelen kişi, artık yol oğludur.
3) Tasavvuf dilinde Marifet: Allah’ın birliğine ve bu birliğin insan tarafından algılanış biçimlerine vakıf olmaktır, yani kemâl mertebesine ulaşmaktır.
4) Tasavvuf dilinde Sırrı Hakikat: Bir şeyin hakikatine vakıf olmaktır. Yani, Allah’ın ulihiyyetini anlamak ve tüm gerçekleri kavramak halidir. Bu aşamaya gelmiş kişiye, olgun insan veya İnsan-ı Kâmil de denir.

Alevi-Bektaşi gelenek ve göreneklerini, yani dört kapının ikincisi olan “Tarikat” kapısını incelediğimizde, temelinde tasavvuf ve bilgelik yattığını görürüz. Cem ayini, musahiplik, tevella- teberra, semah, matem yası, lokma dağıtmak gibi ritüeller, bunun açık örnekleridir.

Alevilik bir tasavvuf yolu olduğu için her kavramın ve bu kavramla dile getirilen her fiilin birden çok anlamı vardır. Bu katlı anlamlar, kişinin ruhi açıdan olgunluk mertebesinde nispeten açığa çıkar, zihin dünyasında belirir. Henüz Şeriat kapısında bulunan bir insan, kendisine düşünce olarak ne verilmişse sadece onu alır, tarikat hakkında herhangi bir bilgisi yoktur.
Cem evlerinde bulunan, çerağ, post, seccade, süpürge ve bunlara benzer kutsal varlıkları, birer maddi varlık olarak görür ve bunların manevi birer varlık olduklarını algılayamaz. Varlıkların, renklerin gerisindeki özü göremez. Bu gibi kimselerin algı dünyası, beş duyu organının sınırlarını aşamaz.

Henüz bir mürşide bağlanıp, Hakk, Muhammed, Ali yoluna girip “nasip” (ikrar) almamış olan kimselere, “pişmemiş, çiğ” derler. Bundan dolayıdır ki, Alevi-Bektaşi inancına mensup olan her can, bir dedeye ve babaya intisap ederek, eşiyle birlikte “ikrar” verir. Buna nasip alma denir veya iki erkek ve iki kadın, yani iki çift talip, bir dedeye veya babaya intisap ederek, “musahip kavline” girerler, buna da ikrar veya nasip alma denir. İkrar veren veya musahip olan bu kimseler, ayrıca her yıl, bağlı bulundukları mürşidin ve halkın önünde görgüden geçerler.

Bir kimse ikrar verip veya musahip kavline girerek Hakk, Muhammed, Ali yoluna girebilmesi için, daha önce açıkladığımız dört kapının birincisi olan Alevi İslam’ın Şeriat kapısının makamlarını, tekmil yerine getirmesi gerekir.
Bu kapının on makamını tekmil bilen ve uygulayan bir kimse, gerçek şeriat kapısını tamamlamış sayılır ve böylece Hakk-Muhammed-Ali yoluna girmeye hak kazanmıştır.
Alevi-Bektaşi İslam inancına göre, bu yola girmek isteyen kimse, önce bir rehbere teslim edilir. Rehber, bu yola yeni girip ikrar verecek olan bir talibe, uzun zaman yol ve erkân usullerini, dört kapının ilki olan şeriat kapısının on makamını öğretir ve bu öğrendiklerini, hayata geçirmesini sağlar. Bu on makamın vecibelerini yerine getiren bir talip, Hak yoluna girmeye hak kazanmış demektir.
Rehber, yapılan bir merasimle bu talibi veya talipleri “dört kapı selamı” vererek, mürşidin huzuruna getirir.
Mürşit, huzura gelen ve ikrar vererek tarikata girecek olan bu kimselere, şeriatın on makamını ve bu makamları hayata geçirip geçirmediğini sorar.
Taliplerin, “eyvallah” demeleri üzerine, hazır bulunan cemaate sorulur. Cemaat da “evet biz kendilerine kefiliz” derler.
Cemaat’ın rızası da alındıktan sonra gerekli “erkân” uygulanarak, bu canlarımız tarikata alınırlar.
Her talip bulunduğu makamdan, bir üst makama geçmek istediğinde, aynı yol izlenir.
Tarikat kapısı, bu yolun gerektirdiği işlerde uzun yıllar hizmet ile gönül dileğini ve kalp isteğini bulup yol ehline muradını vermektir. Bu hizmet sonunda marifet makamına erişerek keramet göstermek ve bu suretle de bulunduğu makam ölçüleri içerisinde kâmil olmaktır.

TARİKAT KAPISININ ON MAKAMI

1. Tövbe Etmak: Cenab-ı Allah, Kur’an’da: “Ey iman edenler! Etkili bir tövbe ile Allah’a yönelin. Umulur ki Rabbiniz, çirkinlerinizi ve günahlarınızı örter, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir” buyrulmuştur.
Tanrı’nın aslanı Hz. Ali Efendimiz, tüm dostlarına tövbe etmeyi önerirdi. O mübarek insan, bir sözünde: “Tövbe etmek elindeyken, ümidini kesene şaşarım” diyerek, tövbe etmenin ve insanların kötülüklerden uzak durmalarının önemine dikkat çekmektedir
Hz. Ali efendimiz, sadece tövbe ederek insanların ruhlarını temizlemelerini değil, aynı zamanda hiç günaha girmemelerini sürekli telkin ederdi. O, her zaman: “Günah işlememek, tövbe etmekten daha iyidir” diyerek, tövbe etmenin ne kadar hayırlı olduğunu dile getirirdi.
İşte bundan dolayıdır ki, dört kapının ikincisi sayılan tarikata intisap eden bir kimse de alçak gönüllü ve bağışlayıcı olmalı, her an kendi özünü “Dâr’a” çekip, sık-sık tövbe etmelidir.

2¬. Bir mürşide talip olup, ikrar vermek: Dört kapının ikincisi sayılan tarikat kapısına girmek isteyen bir kimse, önce bir mürşide talip olup ikrar verir. Burada tarikat kapısının on makamını tekmil, öğrenir ve fiiliyata geçirir. Ayrıca bir münasibini bulup musahip kavline girer. Böylece ikrarlı ve musahipli olarak yol ve erkân sürer, her yıl mürşit önünde görgüden geçerek, kemâl mertebesine ulaşır.

3. Temiz giyinmek ve manevi temizlik: Tanrı’nın Aslanı Hz. Ali efendimiz, temiz giyinen ve temizliğe çok önem gösteren bir kimse idi. Hakk, Muhammed, Ali yoluna giren bir kimsenin de Hz. Ali gibi temizliğe çok önem vermesi gerekmektedir.
Ancak, suret temizliğinin yanında “siyret” temizliğine de önem vermelidir. Önemli olan manevi temizliktir, ruh ve gönül temizliğidir. Bir kimse ibadet için bedeni temizliğini yerine getirdikten sonra, bir cem evine giderek, manevi temizliğini, yani ruhsal temizliğini de yerine getirerek, huzur bulur. Bir kimsenin her yıl pir önünde görgüden geçerek helallık alması da ruhsal temizliktir.

4. İyilik yapmak ve iyilik yolunda savaşmak: Bir kimse, halka hizmet, Hakk’a hizmet anlayışı ile tüm yaratılanı sevmeli ve hizmet etmelidir. Her an darda kalanların yardımına koşmalı, bunları yaparken de hiçbir karşılık beklememelidir.
İyilik yolunda savaşmak isteyen bir kimse, daima haklının ve mazlumun yanında yer almalı, hiçbir vesile adaleti elden bırakmamalıdır. Bilindiği gibi Hz. Ali efendimiz, sürekli olarak haksızlıktan kaçınmış, gerek öğütlerinde ve gerekse valilerine gönderdiği buyruklarında iyiliği ve iyilik yolunda savaşmayı önermiştir. Hakk, Muhammed, Ali yolunda ilerlemek isteyen bir kimse de her an darda kalanların yardımın a koşmalı ve bunu yaparken de asla adaletten ayrılmamalıdır.

5. Hak yolunda hizmet etmeyi sevmek: Kendisini Hakk, Muhammed, Ali yoluna adamış bir kimse; tüm yaşamı boyunca bildiklerini halk ile paylaşmalı ve halka hizmeti, Hakk’a hizmet bilmelidir. Yine halka hizmeti, ibadet olarak görmeli ve kendisinde olan yetenekleri, paylaşmasını bilmelidir.
Tüm bunların yanında adaleti elden bırakmamalı, halk için Hakk yolunda mücadele etmesini bilmelidir. Hakk’a ulaşanın tek yolun, halka hizmet olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır.

6. Haksızlıktan ve kul hakkından korkmak: Tarikat ehli bir kimse, hiçbir vesile haksız davranışlarda bulunmamalıdır. Adaleti elden bırakmamalıdır, Kendisine yapılmasını istemediği bir fiili, başkasına reva görmemelidir.
Tarikat kapısında, adım adım ilerleyen bir kimse, kesinlikle kul hakkından sakınmalıdır. Kur’an, hakları ancak sahipleri bağışlayabilir ilkesini esas aldığından, kula olan borcunuzun bağışlamasını, Allah’tan dileyemeyiz. Allah’ın af ve bağışı, kendisi ile kulu arasındaki işlerde geçerlidir. Başka bir deyişle, kul hakkının tek tövbesi, o hakkı sahibine ödemektir. Yine Kur’an’da: “Ey huzura kavuşmuş insan! Dön Rabbine, razı etmiş ve razı edilmiş olarak! Gir kullarımın arasına” buyrulmuştur.
Bundan dolayıdır ki, ibadet cemlerimizde, kulu kuldan razı etmek için razılık alınmaktadır. Öyle ise hiçbir zaman, helal kazancımızın dışında kimsenin malına el uzatmayalım, eğer helal edilmemiş ise, bir bardak su bile kul hakkı sayılır, bunu aklımızdan çıkarmayalım.

7. Ümitsizliğe düşmemek: Hakk, Muhammed, Ali yolunda emin adımlarla ilerleyen bir kimse, hiçbir vesile ümitsizliğe düşmemelidir.
Kur’an’da: “Sana gerçeği müjdeledik, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma!” deniyor. (Hicir, 55)
Şu ayette de: İbrahim dedi ki: “Rabbim’in rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?.” (Hicir, 56)
Ümit etmek, Kur’an’da inananların önemli bir özelliği olarak belirtilmiştir.
Bunun için de insan daima hayatın ipine sıkıca sarılmalı ve umutları için özveride bulunup, dürüstçe çalışmalı, iyi bir insan olabilme erdemiyle yoluna devam etmelidir.
Genellikle ısrarlı ve kararlı kimselerin, umut ettiklerine ulaştıkları görülür. Bu insanlar, karşılaştıkları ret cevaplarına rağmen, umutlarını kaybetmeden yollarına devam ederler. Ümitsizlik ise insanın yaşam gücünü zayıflatır, gerçekleri görmesine engel olur.
Hakk, Muhammed, Ali yoluna giren bir kimse de tüm nefsani duygulardan uzaklaşarak, hiçbir zaman Allah’tan ümidini kesmez. Sonunda ise kâmil bir insan olarak yoluna devam eder.

8. İbret almak: Cenab-ı Allah bir çok ayetinde bizleri düşünmeye, kainattan ibret almaya davet etmektedir. İnsanın, Cenab-ı Allah’ın varlığını. birliğini. sonsuz kudretini kavrayıp tasdik etmesi için yeryüzündeki dağlara. denizlere, ağaçlara bitkilere, madenlere, tüm canlılara bakması, özellikle de Cenab-ı Allah’ın en büyük eseri olan insanın kendi kendine bakması, hikmetli düşünmek için yeterli olacaktır.
Şu Kur’an ayetlerinde de: "Onu (yani insanı) siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz? Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçebileceklerden değiliz. Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir alemde var edelim diye ölümü takdir ettik. Andolsun ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?" (Vakıa, 59-62)
Hz. Ali Efendimiz; yaşamın ibretlerle dolu olduğunu, yeteri kadar ibret alınacak konunun bulunduğunu, ancak insanların genellikle bundan ders çıkarmadıklarını dahiyane bir şekilde izah ederek: “İbret alınacak şeyler ne çok, ibret alanlarsa ne az” sözleri ile bunu açıklamaktadır.

9. Nimet dağıtmak, cömert olmak: Tarikat kapısına giren bir yol ehli, cömert olmalıdır. Çünkü cömert kimse, meyve veren bir ağaç gibidir. Cömert olmayan insan da dağdaki oduna benzer.
Kur’an’da: Onlar hayırda birbirleriyle yarışırlar” deniyor (Âl-i İmrân, 114)
Yine Kur’an’da: “Onlar verdikleri zaman isrâf etmezler; cimrilik de etmezler; ikisi ortası bir yol tutarlar” deniyor. (Furkân, 67)
Hazret-i Mevlânâ Hazretleri: “Şunu iyi bil ki, bedenden, maldan, mülkten kaybetmekte, ziyâna uğramakta, rûha fayda vardır, çünkü onu vebâlden kurtarır. Mal; bağışlamakla, infâk etmekle, görünüşte elden çıkar gider ama, onu verenin gönlüne yüzlerce mânevî hayat gelir!” buyurmuştur.
Şu Kur’an ayetinde de: “Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli, yedi başak bitiren ve her başağında yüz dâne bulunan bir tek tohumun hâli gibidir. Allah kime dilerse, ona kat kat verir. Allah, ihsânı bol olan, hakkıyla bilendir.” (Bakara, 261)
Cenâb-ı Hak, rızkın temininde mahlûkâtı birbirine vesîle kılmıştır. Dolayısıyla muhtâcı gözetmek, Allah Teâlâ’nın bizlere olan ihsanlarından onlara pay ayırabilmek, büyük bir fazîlet ve ilâhî bir lutuftur. Muhtaçların feryatlarına tesellî olmadıkça mü’minin rûhu da tesellî bulamaz.

10. Özünü fakir görmek, türap olmak: Özünü fakir gören kimse, kinden, kibirden, benlikten uzaklaşmış kimsedir.
Türap olmak, toprak olma anlamına geldiği gibi ayrıca alçak gönüllü ve mütevazi anlamlarına da gelir. Bunların dışında bencillik ve kibirden uzak durma anlamında da kullanılan bir deyimdir.
Bilindiği gibi, tüm canlılar, topraktan yaratılmıştır. Hava, su, ateş ve toprak, hayatın olmazsa olmaz dört ana maddesidir. Yine Toprak, cömertliğin de simgesidir. Tarikat kapısında özünü fakir gören bir kimse, alçak gönüllüdür, tevazu sahibidir.
Hz. Ali Efendimiz, “alçak gönüllülük bir erdemdir” der. Bir başka sözü ile de: “Alçak gönüllülük, ilmin meyvesidir” buyurmuştur.
Hz. Ali Efendimiz, özünü fakir görme konusunda son derece belirgindir. “Bin kapıdan, yüz bin kaleden içeri girebilirsin de küçücük bir gönülden içeri giremezsin” diyerek, gönül yapmanın, özünü fakir görmenin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu vurgular.
Ayrıca bunu yaparken de adaletten uzaklaşmamayı da özellikle vurgular. Onun “Bin defa mazlum olsan da bir defa zalim olma” sözleri, bunu bir ön koşul olarak gösterir.
Buraya kadar, dört kapının ikincisi olan tarikat kapısının on makamı ve ilkeleri yukarıda verilmiştir. Bu kapının on makamını tekmil bilen ve uygulayan bir kimse, marifete girmeye hak kazanır.

MARİFET KAPISI

Dört Kapının üçüncüsü olan Marifet Kapısı, kişinin Tarikat kapısında öğrendikleri ve ulaştıkları ile duygu ve ilimde en üst düzeye ulaştığı makamdır. Marifet kapısı, kişinin Tanrısal sırlara eriştiği bir makamdır. Bu makam, kişinin daha önce yukarıda verdiğimiz Şeriat ve Tarikat kapılarında öğrendiklerini özümseyerek, bunları Tanrı’nın kendisine izin verdiği ölçüler içersinde derleyip yorumlama ve sunabildiği bir makamdır.
Marifet makamına erişen bir kimse, zâhir ve bâtın ilminden haberdar olur ve bu bilgilerini istekli olan kimselerle paylaşarak, onların da bilinçlenmesini sağlar. Bu bilinç içerisinde olan bir kimse, marifet ilminden haberdar olup; hakikat kapısına ulaşabilir.

MARİFET KAPISININ ON MAKAMI

1. Edepli olmak: Yüce Pirimiz Hacı Bektaş Veli Hazretleri, EDEB kavramlarını; “EDB” harfleriyle sembolize etmiştir. Bu harfleri, tek-tek açacak olursak “ele”, “dile” ve “bele” sözcüklerini meydana getirir. Bunların anlamı ise şöyledir:
Ele sahip olmak: Bu söz, ahlakî anlamda, elinle koymadığına el uzatmamak, yani başkalarının haklarına tecavüz etmemektir.
Dile sahip olmak: Bu söz, ahlakî anlamda, her görüleni ve işitileni söylememek, yani sır saklamak demektir. Asıl anlamı ise, her şeyi dil söyler fakat, kelam Allah’ındır. Her türlü tat, dil ile alınır, her türlü iyi veya kötü söz, dil ile söylenir. Bundan dolayıdır ki dili, çok iyi kullanmak gerekir.
Bele sahip olmak: Bu söz, ahlâkî anlamda, nefse hakim olmaktır. Kendi nikahlısından başkasına bakmamak, harama uçkur çözmemektir.
Hz. Ali efendimiz: “İnsanların güzel edebe, altın ve gümüşten daha çok ihtiyaçları vardır” diyor.
Aleviliğin en temel yaşam değerleri ve güncel kavramları olan edep ve haya konusunda bir düşünürümüz: “Halkın önderi olmak isteyen bir kime, önce kendisini ıslah etmeli, daha sonra başkalarını ıslah etmeye başlamalıdır” diyerek, edep ve haya konusunun önemine değinmiştir.

2. Bencillik, kin ve garazdan uzak durmak: Hazre-i Ali Efendimiz, insanları bencillik, kin ve garezden uzak tutmak için devamlı olarak uyarmakta idi. O’nun şu sözleri çok önemliydi: “Affetmekten utanmayın, cezalandırmada acele etmeyin. Emriniz altında bulunanların hataları karşısında hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyiniz” diyerek, insanların kin ve kibirden uzak durmalarını öneriyordu.
Bir kimse, gerçek bir yol ehli olabilmesi için önce bir mürşide bağlanıp, Hakk, Muhammed, Ali yoluna bağlanır. Bu yol, nefs terbiyesi yoldur. Hz. Peygamber Efendimiz: “Nefsini bilen, Rabbini bilir” buyuruyor.
Bir kimsenin nefsini bilmesi ve onu kendi kontrolü altına alması gerekir. Kur’an’da: “Nefsimi ak-pak gösteremem, Rabbin’n merhamet ettiği durumlar hariç, nefsim bana devamlı olarak kötülüğü emreder” deniyor.
İşte bundan dolayıdır ki, hiçbir zaman nefsani duygularımızın esiri olmadan, insanlara hoşgörü ile davranıp, karşımızdakinin de bir insan olduğunu unutmamalıyız.
Yolumuz, insanlık yoldur ve hiç kimseye karşı kalbinde bir buğz ve adâvet besleme; hiç kimseye hiddet ve şiddet gösterme. Eğer bu suretle hareket edersen, en büyük müşkülleri bile yenersin ve sen de “İnsân-ı kâmil” mertebesine erersin.”

3. Perizkarlık: Perizkarlık, fazla aç gözlülük göstermeden, elindeki ile yetinmesini bilmek ve ulaşılan manevi aşamanın verdiği sarhoşluktan da korunmak gerekir.
Perizkarlık, hiçbir şeyde aşırıya kaçmamaktır, yemeğin bile fazlası insanı rahatsız eder.
Nefsimiz bizden pek çok şey isteyebilir, ancak biz, onun her istediğini yerine getirirsek, o vakit kendi irademiz elimizden gider ve onun tutsağı oluruz. İrade sahibi olan bir kimse, sabır etmesini bilmeli ve kendi iradesine sahip çıkmalıdır.
Kur’an’da: " Ey inananlar! Sabır ve dua ile Allah’tan yardım isteyiniz. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir” buyuruyor. Yine Kur’anda: "Muhakkak ki Allah, sabredenleri sever" buyuruyor.
Hz. Peygamber Efendimiz, Eshab-ı kiramdan bazılarına: ''İmanınızın alameti nedir?'' diye sorar. Onlar da: ''Genişlikte şükreder, darlıkta sabrederiz ve Alallah’u Teâlânın kaza ve kaderine razı oluruz'' diye cevap verdiler.
O vakit Allah’ın Resulü: ''Yemin ederim ki siz müminsiniz'' buyurdu.
Yine Hz. Peygamber Efendimiz: “Ehl-i Beyt'in kanaatleri bütün ümmete ders olacak niteliktedir. Onlar çoğu gün sadece su ve hurma ile iktifa ederlerdi” buyuruyor. Sabır; kişiye kanaat etmeyi de öğretir. Kanaat tükenmez bir hazinedir.

4. Sabır ve Kanaat: Sabır, Allahın rızasını kazanmak için bir anahtardır. Kur’an’da: " Rabbin’in hüküm vermesi için sabret..." deniyor.
Sabır mutluluğa erişmek için geçen zamandır bence. İnsan sabrettiğinde istediği her ne olursa olsun eninde sonunda ona ulaşır ve mutluluğu bulur.
Sabır; acıya, zorluğa, haksızlığa ve başa gelen üzücü olaylara dayanma gücüdür. Bir felakete veya belaya uğrayanın telaş ve feryat etmeden, her şeyin Cenâb-ı Allah’tan geldiğinin bilinci ile bu sıkıntıya sonuna kadar tahammül göstermesidir.
İman sahibi; Cenâbı Allah’a sığınıp tevekkül ederek her türlü ıztıraplara isyan etmeden katlanır ve sonunda ise mutlaka Cenâb-ı Hakk’ın vereceği en iyi karar ile esenliğe kavuşacağını bilir.
Kur’an’da: “Sabretmenizden dolayı size selam olsun” deniyor.
Bir ömür boyu devam eden gerçek sabrın asıl kaynağı, müminlerin Allah’a olan imanlarıdır. İman eden bir mümin, tüm olayların ardında Allah’ın yarattığı binlerce hayır ve hikmetin gizli olduğunu bilir. Rabbimizin kendisi için belirlediklerine tereddütsüz teslim olur ve rıza gösterir. Bu nedenle sabır mümin için zorlanarak yaşanan bir ahlak özelliği değil, tüm ibadetler gibi gönül rızasıyla ve hoşnutlukla yaşanan ve zevk alınan bir nimettir.
Kanaat, alın teri karşılığı kazanılana razı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek demektir. Kanaat demek, ihtiyacından fazla kalan kazancını bir yere yığmayıp, hayırlı yerlere vermek, fakirlere, kimsesizlere, hastalara ve ihtiyaç sahipleriyle paylaşmaktır.
Kanaat, böylece iyi ahlakın kaynağı olduğu gibi, insana mahrumiyetler içinde kaldığı zaman saadet temin eden sarsılmaz bir kale gibidir.
Her günkü halinden memnun olmak, her halinden Allahü teâlâya şükretmek, kanaat sahibi olmak demektir.
Cenab-ı Allah Kur’an’da: “Ey huzura kavuşmuş insan! Dön Rabbine, O, senden razı, sen ondan razı olarak” buyrulmuştur.
Kur’an ayetinden anlaşıldığına göre kul, sabırlı ve kanaatkâr olursa; o Allah’tan, Allah’ta o kulundan razı olur…

5. Haya (Utanma): Bazı duygular vardır ki, günah ve ayıp sayılan şeyleri yapmamıza engel olur. Bunlardan birisi de sadece insanlara ait olan haya duygusudur. Haya, fenalıklar karşısında nefsi tutmak ve kötülüğü terk etmektir.
Bir gün kırbaç cezasına çarptırılan bir genci, kalabalık bir topluluğun önünde kırbaçlıyorlardı. Kırbaçlanan gencin vücudunun her tarafından kanlar fışkırıyordu. Fakat buna rağmen kırbaçlanan genç, bir kere dahi sesini çıkarmadı. Genci kırbaçlayanlar, dinlenmek için bir kenara çekilince, kalabalığın arasında bulunan bir kişi, gence yaklaşıp: “Tahammülüne hayran kaldım” der.
Mahkum: “ Nasıl ağlayıp bağırabilirim ki, kalabalığın içinde sevdiğim kız var ve şu an beni gözlüyor” der.
O vakit soruyu soran kimse: “İyi ama Allah’u Teâlâ seni her an görüyor. O yüce yaratan yarın ahrette; “Ey kulum! Fazlasını istemiyorum, sadece o sevdiğin kız için gösterdiğin sabrı, edebi ve aşkı benim için, benim rızam için niye göstermedin dese ne cevap vereceksin?” diye sorar.
Bu sözü duyan genç: Öyle bir Allah! Der ki kendinden geçer. O kadar
kırbaca direnen vücut, bu ilahi aşka, bu Rabbinden utanma duygusuna takat yetiremez. Muhafızlar gencin yanına koştuğunda o, çoktan can vermiştir.
Utanma başın yere eğilmesi, yüz kızarması gibi değişik şekillerde ortaya çıkan ahlaki bir vasıf olup, imanlı olan kimselerde bulunur İmanı olmayan veya zayıf olanlarda görülmez

6. Cömertlik: Hz. Ali Efendimiz: Cömertlik, alışkanlıkların en üstünüdür” derken, sadece maddi bir bedeli olan malı değil, bilgiyi, iyi huyu, acılara ortak olmayı ve toplumu çok yönlü ilgilendiren her şeyin paylaşımını esas almaktadır.
Yine Hz. Ali Efendimiz: “Kendini cömertliğe alıştır ve her ahlakın en iyisini seç; çünkü iyilik alışkanlık haline gelir” sözleri ve “Sizler mallarınızla halkı kuşatamazsınız “onların gönüllerini hoş edemezsiniz”; öyleyse el açıklığı ve güzel davranışınızla onları kuşatınız. Çünkü ben Allah Resulünün şöyle buyurduğunu duydum: “Sizler, mallarınızla halkın gönüllerini hoş edemezsiniz; o halde ahlakınızla onların gönüllerini hoş edin” beyanları, bu konuda ne kadar geniş ve çok yönlü düşündüğünün en açık kanıtıdır.
Hz. Ali Efendimizin, ilme yaptığı vurgularda ise alimi sürekli gözeten, kollayan ve bilgiye yatırımı teşvik eden özellikleri görülür. “İlim maldan hayırlıdır: İlim seni korur, malı sen korursun. Mal vermekle azalır, ilim öğretmekle çoğalır. İlim hakimdir, mal ise mahkumdur. İlim ruhun hakimidir. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim ruhun gıdasıdır, mal ise cesedin gıdasıdır. Mal uzun zaman sürecinde tükenir, ilim uzun zaman sürecinde tükenmez ve eksilmez. İlim kalbi aydınlatır, mal ise kalbi katılaştırır. İlim peygamberlerin mirasıdır, mal ise eşkıyaların mirasıdır” sözleri ile insanları dünya malı yerine bilgiye yatırım yapmaları ve bunu insanların yararına kullanmaları konusunda sürekli çağrıda bulunur.

7. İlim yapmak: Kur’an’da: Bazı gizli sırları, sadece ilimde yüksek payeye erişmiş ve aklıselim sahipleri düşünüp anlayabilir” deniyor.Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek, ilmin değerini anlatmak istemiştir. Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli Hazretleri de: “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” buyurmuştur.
Koca Yunus Emre de: “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendini bilmez isen, Ya nice okumaktır” diyerek, ilmin önemine değinmiştir.
Bir ata sözümüz de ise: “İlmi olmayan bir beden, suyu olmayan şehre benzer” diyerek, ilmin önemini belirtmek istemiştir.
Ancak zâhiri ilimlerin yanında bir de bâtınî ilimler vardır ve buna “Ledün İlmi” denir. Ledün İlmi, Allah’ın sırlarına ait manevi bilgilerdir. Bu bilgiler, okumakla öğrenilmez, bu gibi bilgiler, kişiye ait özel bilgilerdir ve özden gelir.
Aslında Alevi-Bektaşi ibadetinin yapıldığı cem evleri, birer İlm-i Ledün okuludur.
Bu gibi yerlerde daha çok Allah’ın uluhiyeti ile ilgili muhabbetler, sohbetler yapılır. İşte bu gibi, muhabbetler ve sohbetler, “İlm-i Ledün” dür. Bu ilimden haberdar olabilmek için de bir mürşide teslim olup, onun sohbetlerine katılmak gerekir. Bunun için de en uygun yer, cem evleridir. Musa Peygamber dahi, bir nebi olmasına rağmen, kendisine “İlm-i Ledün” öğretecek bir mürşit aramış ve Hızır’ı bulmuştur. Bilindiği gibi, Hızır kendisine rehberlik etmiş ve bu ilmi, kendisine öğretmiştir.

8. Hoşgörülü olmak: Hoşgörü, sağlıklı insan davranışıdır. Hoşgörü, sağlıklı insan hayatının özüdür ve beşeri münasebetlerin temelidir.
Bizim yolumuz da hoşgörü yoludur ve bugün her zamankinden daha fazla hoşgörüye ihtiyacımız olduğu aşikârdır. Evde, trafikte, sokakta, okulda, işyerinde, kısaca insanın olduğu her yerde, eğer hoşgörü yoksa orada bencillik, anlaşmazlık, güvensizlik, tartışma, kavga olumsuzluk adına her şeyi görebilmek mümkündür.
Olumsuz birçok davranışın sebebi, yeterince hoşgörülü olamamaktır. Mevlana Hazretleri: “Ben insanların ayıplarını gören gözleri kör ettim'' diyor.
Bizler de etrafımızdaki kimselerin bize olan yanlış hareketlerini, anlayış içerisinde karşılamalıyız. Eğer yanlışları varsa, onları incitmeden uyarmalıyız, kimsenin ayıbını yüzüne vurmamalıyız. Tüm yaratılanı, yaratandan ötürü sevmeliyiz.
Hazret-i Ali Efendimiz: “Hoşgörüsünden sadece yol ve inanç konusunda taviz vermez, diğer insanları buna riayet etmeye davet ederdi. O’nun: “Yol cümleden uludur” sözü, bunun bir örneğidir.
Yine Hz. Ali Efendimiz: “Hiç kimsenin hatasını yüzüne vurmayınız. O hatayı işleyene hatasını, başka birini misal göstererek anlatınız” derdi. O’nun bir başka sözü de şuydu: “İnsanlarla öyle güzel geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size. Sağ kaldınız mı sevgiyle çağırsınlar sizi” beyanları, onun ne denli İnsan-ı Kamil olduğuna örnektir.

9. Özünü bilmek: Cenab-ı Allah, Kur’an’da: Rabbin meleklere: “Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. O’nu tamamlayıp, içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal ona secdeye kapanın” buyuruyor.
İşte bizim bilmemiz gereken “öz”, Cenab-ı Allah’ın meleklere, önünde secde ediğimiz dediği, Tanrı’ya ait ruhtur. Bir kimsenin bu özü fark edebilmesi için bu konuda bilgi sahibi olması gerekir.
Yunus Emre hazretleri bir dörtlüğünde: “İlim okumaktan gerek, kendi özünü bilmektir. Kendi özünü bilmezsen bir hayvandan betersin” diyerek, bu tanrısal özün ne denli önemli olduğunu belirtmiştir.
Yine Yunus Emre: “Bir ben var benden içeri” diyerek, bu özü anlatmaya çalışmıştır. Cenab-ı Allah Kur’an’da: “Ben size şah damarından daha yakınım” diyor. Bu da bizim, can, gönül ve ruh dediğimiz ve bilmemiz gereken özdür. Şu dörtlükte de Hakkı Baba:

“Hakkı Baba Hakk’ı bileyim dersen.
Hakk’a Hakk’el yakın olayım dersen.
Sen kendi kendin bileyim dersen.
Önce kendi özünü bilmen gerek” diyerek, bilmemiz gereken öz hakkında bilgi vermektedir.

10. Kamil insan veya ariflik: Kamil insan veya Ariflerin iradesi, Allah’ın gerçek iradesidir. Bu gibi kimseler, Allah’ın tüm iradesine sahip olan kimselerdir ve bu gibi kimselerde tam tecelliyat vardır.
Tanrı buyrukları, peygamberlere Cebrail aracılığı ile “vahiy” olarak bildirilir. Kamilllere ve Ariflere ise doğrudan doğruya onların kalplerine tecelli eder. Bu makama erişmiş olan Kamil insan veya Arifler, Allah ile varlıklar arasında meydana gelen olayları, bir düzen içersinde yürütürler. Bu makama erişen kimseler, her iki âleme ait işleri, kesinlikle birbirine karıştırmazlar. Birini diğerinden üstün görmezler ve birinin hakkını diğerine geçirmezler.
Kamil insan, erişmiş olduğu bu makamla yetinmeyip, en mükemmel insan olmanın yollarını aramalıdır, yani “Ekmel” insan olmalıdır. Bu da ancak ve ancak, kalbi saflaştırmak ve cilalamak suretiyle mümkündür.
Eğer insan, kalbini saflaştırıp, cilalayabilirse ve bu kalbi, her şeyi net olarak gösterebilen bir ayna durumuna getirebilirse, Hakk orada tecelli eder. Böylece o kimse, Hz. Muhammed’in ulaştığı “Ev Edna” makamına ulaşmış olur. Ev Edna makamı, Hakk’ın tam zuhurundan ibaret olan “Muhabbet” makamıdır.
SIRRI HAKİKAT KAPISI
Alevi-Bektaşi öğretisine baktığımız zaman şu dört ana tema üzerine oturduğunu görmekteyiz. Bu dört ana tema: “Şeriat, Tarikat, Marifet ve Sırrı Hakikat kapılarıdır. Bu bölümde ise dört kapının dördüncüsü olan “Sırrı Hakikat Kapısı” nı ve on makamını anlatmaya çalışacağım. Hakikat kapısını incelediğimizde, temelinde Tanrı’nın uluiyeti hakkında önemli bilgiler içerdiğini görürüz. Bilindiği gibi Alevi-Bektaşi öğretisi, daha önce de söylediğimiz gibi, genellikle semboller ile ifade edilir. Bunun için de bu dört kapıyı şu sembollerle ifade etmek, gelenek haline gelmiştir.
Şeriat; İlkokul, Tarikat; Ortaokul, Marifet; Lise, Sırrı Hakikat; Üniversite’dir.
Şeriat; deniz, Tarikat; gemi, Marifet, gemiyi yüzdürmek, Sırrı Hakikat; gemiyi varacağı limana (menzile) ulaştırmaktır.

Hakikat kapısı, kişinin Şeriat, Tarikat ve Marifet kapılarında öğrendikleri ve ulaştıkları sonucunda; kişinin Tanrısal sırlara eriştiği bir makamdır. Bu makam, kişinin Şeriat, Tarikat ve Marifet kapılarında öğrendiklerini özümseyerek, Tanrı’nın kendisine izin verdiği ölçüler içersinde derleyip yorumlama ve sunabildiği bir makamdır.
Hakikat kapısı, hakikat nuru ile insanın kendinden geçerek Hakk ile Hakk olmasıdır. Ve böylece Allah’ın sırrının sırrına ermektir.

HAKİKAT KAPISININ MAKAMLARI

1. Alçak gönüllü ve türap olmak: Hz. Peygamber Efendimiz, bir hadisinde Hz. Ali Efendimize: “Ebû Türâb” diye hitap etmişti. Ebû Türab’ın sözlük anlamı, yaratılışın ana maddelerinden sayılan dört ana maddeden birisi olan topraktır.
Turab olmak, alçak gönüllülüktür. Toprak, her şeyi karşılıksız verir, karşılıksız alır. Her zaman ayaklar altındadır yani en alçak gönüllüdür. Herkes tarafından çiğnenmiş olmasına rağmen kimseye dert yanmaz. Herkese hoşgörü, sevgi ve şevkat ile yaklaşır. Toprak cömerttir, toprak berekettir. Toprak, onunla başlayıp onunla bitmektir.
İnsan da herkesin bastığı toprak anlamında alçak gönüllü olmalı. Allah’tan gelen her şeyi, gönül hoşluğu ile karşılamalı. Hiçbir zaman teslimiyetten ayrılmamalı. Yine hiçbir vesile kibirli ve benlikçi olmamalı, insanlara yüksekten bakmamalı, malıyla ve bilgisiyle övünmeyerek, hoşgörülü olmalıdır. Herkesin ilmine ve bilgisine, saygı duymalıdır.
2. Kimsenin ayıbını görmemek: Hz. Ali efendimiz, şöyle buyuruyor: “Akıllı bir kimse, önce kendi ayıplarını görür. Kendi ayıbını görmeyen kimse, başkasındaki güzellikleri göremez. Bir kişinin kendi ayıp ve kusurlarını görmeyip, başkalarının ayıp ve kusurlarıyla uğraşması, kötülük olarak ona yeter. Yine Hz. Ali efendimiz: “Kim kendi ayıbına bakarsa, başkasının ayıbını görmez. Başkasının kuyusunu kazan kimse, oraya kendisi düşer. Kendi hatalarını unutan kimse, başkalarının hatalarını büyük görür. Başkasının gizli hallerini ortaya koyan kimsenin ise kendi gizli ve ayıp halleri ortaya çıkar” buyurarak, bu konuyu veciz bir şekilde anlatmıştır.
Hasan-ı Basri Hazretleri de: “Ey adem oğlu! Sende mevcut olan bir kusur ile insanları kınayıp dururken, kamil bir Müslüman olamazsın. Kamil Müslüman olmak için önce kendi kusurunu ıslah etmelisin, sonra da başkalarının kusurlarını ıslah ile meşgul olman gerekir. Ancak bunu yaptığın zaman Allah Teala’nın has kullarından olabilirsin” buyurmuştur.
Cenab-ı Allah Kur’anda: “Birbirinizin ayıplarını (gizli hallerini) araştırmayın” buyurmuştur. (Hucurat, 12)

3. Elinden geleni esirgememe: Bir kimse, halka hizmet, Hakk’a hizmet anlayışı ile tüm yaratılanı sevmelidir. Darda kalanların yardımına koşmalı; bunları yaparken de hiçbir karşılık beklememelidir. Daima haklının ve mazlumun yanında yer almalı, hiçbir vesile adaleti elden bırakmamalıdır.
Hz. Ali efendimiz, sürekli olarak haksızlıktan kaçınmış, gerek öğütlerinde ve gerekse valilerine gönderdiği genelgelerde iyiliği ve iyilik yolunda savaşmayı önermiştir. Hakk, Muhammed, Ali yolunda ilerlemek isteyen bir kimse de Hz. Ali gibi hareket etmelidir.
4. Tüm yaratılanı, sevmek: Bunun için tüm yaratılana bir nazarla bakmak, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek gerekir. Başta insan olmak üzere tüm yaratılmışı, sevgi ve muhabbetle kucaklamalı ve sevmeliyiz. Ayrıca insanların iyi ve üretici yanlarını bulup, onları o yönde çalışmaya yönlendirmeli ve hiçbir vesile onların kusurlarını görmemeliyiz.
5. Tüm insanları bir görmek: Yetmiş iki millete bir gözle bakmalı. İnsanlar arasında din, dil, ırk ve cinsiyet ayırımı yapmamalı. Her inanç grubunun yaptığına saygı duymalı, hiçbir kimsenin yaptığı ibadeti hor görmemeli ve hoşgörü ile karşılamalıdır. Çünkü Cenab-ı Allah, yapılan ibadetin şekline değil, özüne bakmaktadır.
6. Vahdet-i vücut ve vahdeti Mevcut anlayışı: “Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Mevcut” anlayışına göre, Allah’ı bir görmek, yani tek olduğuna inanmaktır . Bir başka deyişle varlığın tek oluşu, yani kâinatı bir bilme, Hakk ve O’nun tecellilerinden başka hiçbir şeyin hakiki bir varlığı olmadığına inanmaktır. Kısacası; “Lâ Mevcuda İllallah” tır, yani ondan başka mevcut yoktur. Tasavvufta ise Allah’a yakın olma, Allah’a ulaşmak anlamına gelir. Vahdet-i şuhud ise: Cenab-ı Allah’ın tek olarak görünmesidir, âlemde tek oluşudur. Yani, kesretten vahdete (çokluktan birliğe) dönüş halidir. Vahdet, tekliktir. Şuhud, görünme veya şahit olmaktır. Âlem-i Şuhud ise görünen âlem, yani bu dünyadır.
Özetlersek, Allah’ın tüm varlıklarda görünmesidir. Bu duruma şahit olma, yani her şeyi Allah’ın tecellileri olarak görme halidir.

7. Anlamı bilme, sırrı öğrenme: Bunun için, tefekküre varıp, o yüce yaratanın tüm bilgi ve sırlarını müşahede etmek gerekir. Yani, vermiş olduğu nimetlerinin, bu dünyanın tertip ve düzenini, kısacası tüm sırlarının hikmetlerini düşünerek, O yüce yaratanla bütünleşmek gerekir.
Yine bu makamda insan, nefsin isteklerinden kurtulup, tefekküre vararak, “Allah’ın Evi” olarak nitelenen gönül evinde tecelli eden gayba ait bilgilerden haberdar olmaya çalışır, bu gibi tecellilere mazhar olur.
Bu duruma gelerek gönül gözü açılan bir kimse, gayp âleminin tüm bilgi ve sırlarını; kendi iç dünyasında ilham yoluyla sezebilir. İlham, kişinin özel gayreti ve çalışmaları sonunda kendisinde meydana gelen bazı ilâhi hassasiyetlerdir. İlham, hiçbir aracıya gereksinim duyulmadan, Allah’a ait ilâhi mesajların, muhatabın gönlünde zuhur etmesidir.
Muhatap bu ilâhi mesajları, hisseder ve Cenabı Allah’ın kendisine müsaade ettiği ölçüler içerisinde açıklar veya açıklamaz.
8. Seyrü Sülüğünü tamamlama: Hakikat yolcusu, manevi olgunluğa ulaşabilmesi için Tanrı’ya yapacağı seyrü sülüğü, yani manevi yolculuğu, dört aşamada gerçekleşir:
a) Seyr-i İllallâh (Tanrı’ya yolculuk): Tüm beşeri isteklerden arınarak, Allah’ın iradesine teslim olma.
b) Seyr-i Fillâh (Tanrı’da yolculuk): Tanrısal nitelikleri kazanma, Tanrı’nın iradesine göre hareket etme.
c) Seyr-i Maallâh (Tanrı ile birlikte yolculuk): Bu yolculuk, kesretten vahdete, yani halktan Hakk’a yapılan bir yolculuktur. Buna vahdet-i vücut denir ve bu makam, her şeyin Tanrısal olmasıdır.
d) Seyr-i Anillâh (Tanrı’dan yolculuk): Bu yolculuk ise, vahdetten kesrete, yani Hakk’tan halka yapılan bir yolculuktur. Burada manevi yolcu, Tanrı’dan tekrar halka dönerek, bireylere, yani topluma hizmet edecektir. Daha doğrusu, ruhlar âleminden, beşeriyet âlemine dönerek, halkı irşat edecektir.
9. Tanrısal sırları öğrenmek ve öğretmek: Tanrı’nın birliğinden, yani ahad (tek) oluşundan haberdar olup, bundan başkalarını da haberdar etmek gerekir. Çünkü Allah, tek bir varlıktır, evrende görünen tüm nesneler, O’nun unsurlarıdır. Nasıl ki, biz bir insana baktığımız zaman onu tek görürüz. Halbuki bu insanın bedeninde elleri, kolları, ayakları, ağzı, burnu, kulakları, kaşları, kirpikleri , saçları vardır. Bedeninin içersinde ise ciğerler, dalak, pankreas, böbrekler ve adını sayamadığımız milyarlarca hücreler ve mikro organizma mevcuttur. Bundan dolayıdır ki Hz. Ali efendimiz, “insan, küçük bir âlem” buyurmuştur. İşte biz, bir insana baktığımız zaman, tüm bu nesnelerin teker teker isimlerini söylemeyiz, bu bir insan deriz. Allah için de O’nun bu âlemde bulunan unsurlarını teker teker söylemeyiz, Sadece “Allah” deriz. Veya: “O, tektir, yani Ahad” tır” deriz. Bunun tasavvuftaki söyleniş şekli “Lâ Mevcuda İllallâh” tır. “O’ndan başka mevcut yok” demektir.
Çünkü Cenab-ı Allah, bir kudsi hadiste: “Küntü Kenzen mahfiyyen feahbebtü en u’refe fe’halaktül halk-â Li u-refe” buyurmuştur. Bu kudsî hadisin açıklaması şudur: “Ben gizli bir hazine idim, yani her türlü suretten soyutlanmış bir varlık idim. Bilineyim istedim de tüm yaratıklarla birleşip kendime muhabbet için halkı ve âlemleri halk ettim” buyurmuştur.
Buradaki “halk ettim” sözü, yoktan var etme anlamında olmayıp, Allah’ın kendi zâtını, bir halden bir başka hale dönüştürmesiyle meydana gelme şeklindedir. Hadisin sonundaki: “Li-u-refe” sözü, bilinmektir ve sevgiden beklenen sonuçtur. Yani Allah’ın, hayat, ilim, duyma, görme, söyleme, kudret, irade, meydana getirme, yani yaratma, zuhur, yani görünme ve bunlara benzer sıfatlarıyla birlikte, insana bahşettiği muhabbet ve sevgidir.

Özetleyecek olursak, sudur öğretisine göre, Allah, önce kâinatın tüm bilgi ve sırlarını içerisinde saklayan bir çekirdek idi. O, görünmez alandan, görünür alana çıkmayı diledi de çekirdek çatladı, nur halinde bir ışık oldu. Bu ışık, aynı atom gibi bölünerek, zerre zerre sonsuzluğa yayıldı ve bu zerreler, Tanrı’nın öz cevherinden meydana gelen ruhlar oldu. Sonsuzluğa yayılan bu zerreler, kalp gibi çarpan, ışıl ışıl parlayan evreni meydana getirdiler.
Bu defa o yüce yaratan, kendi güzelliğine, yüceliğine, sonsuzluğuna ve büyüklüğüne, yani O’nun tüm vasıflarına hayran olsunlar diye, bu ruhlara kendi öz cevherinden emanet olarak sıfatlar vererek, onları farka getirdi. Yani görünmez alandan, görünür alana çıkardı ve böylece insanoğlu ve tüm varlıklar yaratılmış oldu. Dolayısı ile kendisi de farka gelmiş oldu, yani görünmez alandan, görünür alana çıktı.
O, yüce yaratan farka gelen bu zerrelere, “elestü bi-rabbiküm?” dedi, yani “ben sizin Rabbiniz değimliyim” dedi. O vakit tüm ruhlar, “evet sen bizim Rabbimizsin, yani yaratıcımızsın” dediler. Böylece Allah’la ruhlar arasında bir “ikrar”, yani sözleşme yapıldı.
İşte, kâinatı kaplayan bizler ve görünür görünmez tüm yaratıklar da dahil, hep bu nesnel evrenin ufaltılmış, toz haline getirilmiş zerre atomlarından başka bir şey değiliz, yani aslında biz oyuz. O ise tüm bu nesnelerin yaratıcısı değil, ta kendisidir.
Bu hususta şu Kur’an ayetlerine bakabiliriz: Bizim emrimiz, bir anlık bakış gibi, bir tek sözden başka bir şey değildir. Bu ayetteki emir, “Kün!”, yani “Ol!” emridir.
Diğer bir ayet ise: Hani Rabbin, âdemoğullarının, bellerinden zürriyetlerini alıp onları, öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: “Rabbiniz değil miyim?” Onlar: “Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz” demişlerdi.

10. Müşâhede ile Tanrısal varlığa ulaşmak ve Hakla bir olmak: Bir kimse, müşahede yoluyla, önce İlm’el Yakin, Ayn’el Yakin ve Hakk’el Yakin mertebelerine vakıf olur. Bunların gerçekleşmesi için:
a) “Akıl” kesin kanıt kullanarak, yani ilim yoluyla; Tanrı hakkında kesin bilgi sahibi olur ve buna “İlm’el yakin” denir.
b) Açıklama ve bilim yoluyla bilme. Allah sırlarının, Hakk yolcusu tarafından müşahede edilmesi, yani, ilham yoluyla görünmesi, “Ayn’el Yakin”dir.
c) Allah’ın ilmiyle ilimlenip, vasıflarıyla vasıflanıp, O’nun iradesiyle Allah’ı aracısız görmek, “Hakk’el Yakin”dir.

Bu sonuncusunun, yani Hakk’el yakin mertebesinin gerçekleşmesi için de en etkili araç, aşk ve cezbedir. Cezbe denen şey ise, insanın şuur ve benliğini yok edip, bir an için Allah’la buluşmasını sağlar, insanı bir an için vuslata kavuşturur, bir an için zerreden bütüne doğru bir akış olur ki, insan bir damla iken deryaya karışır ve bu aşk deryasında yok olur. Bunun kaynağı ise, şekil ibadetlerinden ziyade, sevgi, aşk ve muhabbettir. Bu mertebeye gelen insan, Hakk’el Yakin mertebesine erişerek, kendi özünü bilmiş olur.

Bir insanın, bu mertebelere erişebilmesi için, önce Hakk-Muhammed-Ali yoluna girip, ikrar vermesi gerekir. Daha sonra ise dört kapı-kırk makamın tüm vecibelerini yerine getirme zorunluluğu kaçınılmaz olur.
Dört kapının dördüncüsü olan hakikat kapısının makamları yukarıda verilmiştir. Bu kapının on makamını tekmil bilen ve uygulayan bir kimse, gerçek hakikat kapısını tamamlamıştır.
Hakikat makamına ulaşan, yaşamını bu inanç ve şartlar içersinde düzene sokan bir kişi, küfrü imana, zorlukları kolaylığa, çirkinlikleri güzelliğe dönüştürebilir ve böylece hakikat ehli sayılır.
Hakikat yolcusu, gerçekte Hakk’a talib olmalıdır. Bunun için de özünü toprak etmelidir. Çünkü toprak, öyle bir nesnedir ki, kendisine ne kadar eziyet edilse, o buna daha bol ürün vererek cevap verir. Üzerine hayvan dışkısı atılsa, o bundan asla gücenmez, aksine daha fazla ürün verir. Bundan dolayıdır ki, hakikat yolcusu bir talip aynı toprak gibi olmalı, küfrü imana çevirmesini bilmelidir.

Hakikat yolcusu olan kimse, kendisini toprak edip, “Marifet” tohumunu bu tarlaya ekmeli. O tohumu, fakirlik, alçak gönüllülük suyu ile sulamalı, rıza orağı ile biçmeli, sabır harmanında dövüp, fark düveni ile yumuşatıp, şark yeliyle savurup, hal değirmeninde un edip, erkân eleğiyle eleyip, irade teknesine koyup, iman tuzuyla tuzlayıp, “muhabbet”le yoğurup, aşk ateşiyle yakıp, gönül fırınında pişirip, “Mürebbi”nin önüne gelmelidir.
Eğer makbul görülüp kabul edilirse, Şeriat, Tarikat ve Marifet makamlarındaki hizmetinin karşılığını görmüş sayılır. Bu kimsenin Hakk katındaki mertebesi yükselir ve böylece hakikate erişerek, kâmil insan olur.
Eğer bir talip, pişmeden, olgunlaşmadan “Mürebbi” önüne gelecek olursa, o pişmemiş ve çiğ bir lokma sayılır. Çiğ lokma da yenmez, insanın midesine zarar verir, lezzeti dahi olmaz. Bundan dolayıdır ki, Hakk, Muhammed, Ali yolunda ve erkânında, çiğ lokma yenmez, çünkü haramdır.
Yaşamında bu aşamaya gelen bir kimsenin, yaptığı her işte doğruluk, düzgünlük, söylediği her sözde kemalât görülür. Bu gerçeğin farkına varamayan kimseler ise, hangi milletten olursa olsun, gerçeği görüp fark edemez ve delâlet içersine düşer.

HAKKI SAYGI (BABA)



 

 

Tüm Hakları Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı'na Aittir.


Literal Web Dizayn
Tasarım Farkı