|
"Bektaşiliğin
eğitsel ve
kültürel
boyutu"
Belkıs
TEMREN
Okumak İçin
Tıklayınız
DÖRT KAPI
KIRK MAKAM
İnsanı Kamil
olmanın yolu
dört kapı
kırk
makamdan
geçer.
Şeriat
kapısı
İslamiyet’in
ve
insanlığın
ilk
adımıdır.
Çünkü şeriat
kapısı
dünyanın
hukuk
kapısıdır.
Her insanın
hakkına
hukukuna
riayet
eyleyip,
başkasına
bir ziyan
vermeden,
dünya
yaşamını
sürdürmesidir.
Şeriat
zahiri
manada
beşeri ve
ilahi
yasarla
uymaktır.
Birincisi ve
dış kapıdır.
Dış kapının
yaşantısı
ise dünya
işleri ve
geçim
davasıdır.
1) Şeriat Kapısı: Dört kapı öğretisine göre,
İnsanı Kamil
aşamaları
sıralamasında
ilk sırada
yer alan
insanın
kendisini
eğitmesi
evresidir.
Buyruğa göre
şeriat
kapısında
insan okur
yazar
olmalıdır.
Ancak okuyan
okuduğunu
anlayan,
dünyayı ve
toplumu
tanıyan kişi
sorunlara
çözüm
bulabilir.
Örnek;
evlenmek,
evliliği
onaylayan
beşeri yani
resmi
kanunlarla
da nikahını
kıydırması
bir şeriat
kuralıdır.
Eşinden
gayrına
şehvet
gözüyle
bakmamak,
helal
kazanmak,
anaya babaya
saygılı
olmak ve
onlara
hizmet
etmek,
komşusuna ve
insanlara
iyi
davranmak,
işiyle,
diliyle,
haliyle
kimseyi
incitmemek,
Tanrının men
ettiği
şeylerden
kaçınmak,
ilahi
kanunlara
uymaktır
şeriat…
İnsanoğlunun
kendini
tamamlaması
için dört
kapıdan
geçmesi
lazımdır.
Çünkü: Dinde
kuralları
Tanrı koyar.
Kul ise bu
kurallara
uymakla
yükümlüdür.
Bu kurallar
İslam
Tasavvufunda
dört kapı
kırk
makamdır.
İslam
dininin
sadece
Tasavvuftan
ibaret
olduğu
düşünülemez.
Böyle
düşünüldüğü
takdirde
çağın ve
insanın
gelişmesi
mümkün
olamaz.
İnsanlar
kaderciliğe
esir düşer.
Teknolojinin
oluşması ve
insanlarında
İnsanı Kamil
olması
mümkün
olamaz, her
şey
Tanrı’dan
beklenir.
Maide
Suresi Ayet
48; “Ey
insanlar!
Sizden her
biriniz için
bir şeriat,
birde Minhac
yolunu tayin
ettik. Allah
dileseydi
hepinizi bir
şeriata
bağlı tek
bir ümmed
yapardı.”
Dört kapını
ayeti ise;
Yunus
Suresi Ayet
57; “Ey
insanlar!
Muhakkak ki
size
Rabbinizden
bir öğüt
(şeriat)
kalplerinizdeki
hastalıklara
bir şifa
(tarikat)
müminler
için bir
hidayet
rehberi
(marifet) ve
rahmet
(hakikat)
gelmiştir.”
Her kapı bir
okuldur, her
kuralda kulu
Allah’a
yakınlaştıran
birer
basamaktır.
Bu okullarda
edep
öğretilir,
irfan
mektepleridir.
Bu okullar
insanları
benliğinden
arındırıp
Tanrı
ahlakıyla
güzelleştiren
ve Kamil
İnsan
mertebesine
eriştiren
okullardır.
Hz. Hünkar
Hacı Bektaşı
Veli dört
kapı ile
şöyle
buyuruyor;
“Şeriat
anadan
doğmaktır.
Tarikat
ikrar
vermektir.
Marifet
nefsini
bilmektir.
Hakikat
Hakkı kendi
özünde
bulmaktır.”
Yani; Şeriat
dünyada
bilgi sahibi
olup,
cehaletten
kurtulmaktır
2)
Tarikat
Kapısı:
Yapılan
hatalara,
işlenen
kusurlara
tövbe ederek
dürüstçe
yaşamaktır.
3)
Marifet
Kapısı:
Öğrenmiş
olduğu
sanatsal,
bilimsel ve
ahlaksal
güzelliklerin
tümünü
insanlara
sunmaktır.
İnsanların o
güzelliklerden
yararlanmasını
sağlamaktır.
Cümle aleme
hizmet
etmektir.
4)
Hakikat
Kapısı:
Sonsuz
yaşama
ulaşmaktır.
(ölümsüzleşmektir)
Haktan
ağlını halka
vermektir.
İnsanlığın
gönlünde
yaşamaktır.
Örnek:
Şeriatta bu
senindir bu
benim.
Tarikatta
hem senindir
hem benim.
Hakikatta ne
senindir ne
benim,
cümlesi
Allah’a
mahsustur,
kul sadece
yararlanmakla
mükelleftir.
İslam
tasavvufunda
evvela edep
gelir. Ben
İslam’ım
veya
Müslüman’ım
diyen her
kişiden
evvela edep
aranır.
ŞERİAT
KAPISI
1-) İman Etmek: Tevhidin altıncı maddesi
velayettir.
Velayet
gerek
nübüvvetin
ve gerekse
imametin
gönderilenler
itibariyle
son
bulacağına
nübüvvetten
imamete
ulaşan dini
hükümleri
açıklama
yetkinliğinin,
imametten
sonra
velayete
geçeceğine,
velayetin
imamet gibi
sona
ermeyeceğine,
insanlık
durdukça bu
yetkinliğin
devam
edeceğine ve
velilerin
açıklamış
olduğu
Muhammet
şer,at ve
tarikat
hükümleri
tarikat
hükümlerinin
(Kur-an’a
dayalı
yorumlarının)
hak olduğuna
ve velilerin
vesile
edilmesi
gerektiğine
inanmaktır.
Maide suresi
35. ayette
açıklamıştır.
Velayet din
ve dünya
işlerinde
önderlik
anlamındadır.
Velayet
hakkında
Maide suresi
55. ayeti,
Yunus
suresi’nin
62. ayetleri
kanıt olarak
yeterlidir.
Tevhidin
altıncı
maddesi
MEAD’dır:
Yani her
insanın
ölümünden
sonrasına
inanmasıdır.
Öldükten
sonra
insanın
dünyada
yaptıklarından
dolayı
sorgulanacağına
ve yapmış
olduğu
iyiliğin
karşısında
sevap,
işlemiş
olduğu
kötülüğün
karşısında
mutlaka
cezalanacağına
inanmaktır.
KISSAS
SURESİ
48.AYET
“Mealen kim
bir iyilik
getirirse
ona daha
iyisi
verilir, kim
bir kötülük
getirirse o
kötülükleri
işleyenler
yaptığı
kötülükler
kadar ceza
görür.
ALİ İMRAN
SURESİ 25.
AYET
“Onarlı
meydana
geleceğinden
şüphe
olmayan bir
gün
(kıyamet)
için
topladığımızda
halleri nice
olur. Ogün
bir nefis
kazandığının
karşılığını
alacaktır
zulüm
görmeden.”
Mead ölümden
sonraki
durumu
tanımlar.
2-)
İlim
Öğrenmek:
Yani cehaletten kurtulmaktır. Çünkü cehaletin olduğu yerde
vahşiyet ve
bedeviyet
olur nefsin
ihtirasları
ve
taşkınlıkları
önlenemez
adalet hükmü
ortadan
kalkar,
hakkın emri
perde arkası
kalır. Hani
bir deyim
vardır;
“Hayvan
yemini yer
uyur, cahil
yedikçe
kudurur.”
Çünkü
insanlar her
ne kadar
insanı
sıfata
sahiplerse
de
eylemlerinde
hayvani
duygular
yatar. “Ruhu
hayvaniye”
de cinayet,
hırsızlık,
fuhuş, zina
livata,
sadizm, gasp
ve
ahlaksızlık
gibi birçok
kötü
duygular
vardır.
Bütün bunlar
nefs-i
emmarenin
eseridir. Bu
da
eğitimsizlikten
kaynaklanır.
Yani nefs-i
emmare
eğitilmemiş
nefistir.
Sürekli
kötülüğü
emreder. Bu
cehaletin
ilacı ise
ilimdir,
eğitimdir ve
iyi bir
ahlak sahibi
olmak için
çaba sarf
etmektir.
İlim üç
türlüdür.
1- İlmel
yakın
2- Aynel
yakın
3- Hakkel
yakın
Yani kişi Allah’ı ilim ile tanır, iman ile görür, aşk ile
Tanrı’da yok
olur.
Günümüzde bu
eğitim
görevlerini
okullar,
eğitimciler
ve caydırıcı
yasalar
yüklenmiştir.
Manevi inanç
okullarında
da
müçtehitler
(din
bilginleri)
ve mürşidi
kamiller bu
görevi
yerine
getirirler.
Mürşidlerin
görevi şu
ayetle
bildirmektedir.
MAİDE SURESİ
35. AYET
“Ey müminler
Allah’tan
sakının ana
ulaşmaya
vesile
arayın,
yolunda
cihat edin
ki
kurtulasınız”
burada
vesile
olarak
tanımladığı
mürşidlerdir.
Cihad ise
cehaletten
kurtulmak
için
nefsiyle
savaşmasıdır.
Bu ayetin
üçüncü
mesajı ise
kurtuluşa
ermek için
ilim
öğrenin.
Yunus
Emre’nin
söylediği
gibi “İlim
ilim
bilmektir,
ilim kendin
bilmektir.
Sen kendin
bilmezsen,
bu nice
okumaktır.”
İlimden
maksat
zahirden
görüp öze
doğru
inmektir, iç
manayı
keşfetmektir.
3-) İbadet Etmek:
Yani namaz,
oruç, hac,
zekat, cihad
ve
cenabetten
temizlenmektir.
Namaz;
Tanrı’ya
yakarmadır.
Hem
dileklerini
bildirmek,
hem de
Allah’ın
yüceliğini
anarak onun
ilahi gücünü
tefekkür
etmektir.
Arapça’da
salatınızı
yapınız
ifadesi dua
etmeyi
emreder,
salatınızı
kılınız
ifadesi
namaz
kılmayı
emreder.
Fakat İslam
Dininde
ibadet
namazla
sınırlı
değildir.
Namaz bu
ibadet
şekillerinden
biridir.
Bunun yanı
sıra zikir,
tesbih,
tehlil, hamd
ve şükür
gibi bir çok
ibadet şekli
emredilmiştir.
ARAF SURESİ
35. AYET
“Rabbinizi
öz
benliğinin
içinde
yalvarıp
ürpererek,
alçak bir
sesle sabah
akşam zikret
sakın
gafillerden
olma.”
ARAF SURESİ
205. AYET
(Tesbih ile
ilgili)
“Rabbin
katında
olanlar,
büyüklük
taslayıp
O’na
kulluktan
yüz
çevirmezler;
O’na tesbih
ederler ve
yalnız O’na
secde
ederler.”
NAMAZ:
Zahiri
olarak belli
zamanlarda
ve belli
biçimlerde
Tanrı’ya
yakarmadır.
İbadetin
amacı,
Tanrı’ya
yönelik
olarak
yapılan
kulluğun
Tanrı
katında
insana
yansıması ve
insanın
olgunlaşmasıdır.
SALAT:
Tanrı’yı
içten anıp
selamlama
anlamına
gelir.
BATIN: Her
an Tanrı’yı
gönlünde
taşıma, bu
yolla
sürekli
namazda
olma.
İnançta
gönül hem
Tanrı’nın
evi hem de
tanrısal
olana ulaşma
amacı olan
gönül
bilgisinin,
sezgisel
aklın
birikmiş
biçimidir.
Yani
Tanrı’yı
kendi gönül
evinde konuk
etmek
O’nunla
söyleşmek,
namaz
anlamında
asıl ibadet
olarak
algılanır.
Namazdan
maksat
arınmaktır
ve kötülüğü
terk
etmektir.
NAMAZ:
Zaman, mekan
ve vakite
bağlı
kalınmaksızın
Tanrı’yı
sürekli
anmaktır.
Peygamberimizin
s.a.v.
buyurduğu
gibi
namazdan
maksat
kötülüğü
terk
etmektir
eğer
kötülüğü
terk
etmediyseniz
kılmış
olduğunuz
namaz sizi
Allah’a
götürmez.
İbadet
cennet
arzusu ve
cehennem
korkusuyla
olmamalı. O
amaçla
yapılan
ibadet
riyadır.
Çünkü bu tür
yapılan
ibadet nefis
ve arzulara
dayalıdır.
Oysaki
gerçek
ibadet Allah
katında
geçerli olan
her türlü
istekten
vazgeçerek
yalnızca ona
yönelmektir.
Ozanlarımızdan
Ziya
Gökalp’ın
belirttiği
gibi:
Benim dinim
ne ümmettir
ne korku,
Allah’ıma
sevdiğimden
taparım
Ne cennetten
ne
cehennemden
bir koku,
Almaksızın
vazifemi
yaparım.
Vaiz bana
muhabbeti
şerh eyle,
Ben anlamam
melek nedir,
şeytan ne
Erenlerin
esrarından
söz eyle,
Seven kim,
sevilen kim,
seven ne
3-a) Oruç Tutmak: ORUÇ: Kur-an’da, iki türlü bildirilmiştir. Farz ve
vacip, farz
olanlar
bütün İslam
alemine
bildirilen
oruç, vacip
olanlarsa
bir dileğin
yerine
gelmesi ve
işlene suça
tövbe etmek
için tutulan
adak
oruçlarıdır.
Örneğin Nisa
Suresi’nin
93.
ayetindeki
oruç
bunlardan
birisidir.
Orucun bir
zahiri yönü
bir de
Batıni yönü
vardır.
Zahiri yönü
Allah’a
şükretmek ve
nefis aç
kalınca olur
ki, yetim,
çaresiz ve
sağlığı
kendisini
geçindirmeye
elverişli
olmayan
insanlarımızın
sıkıntılarını
anlayıp
merhamet
duyguları
gelişir
vicdan
muhakemesine
düşer de bu
kardeşlerimize
yardım elini
uzatır.
Gerçek
müminin
orucu ise
senede 365
gündür. O
kişi yaşamı
boyunca halk
için çalışır
paylaşımcıdır.
Komşusu aç
iken o tok
gezemez.
İnsanlar
sefalette
iken o
saltanatta
olmaz. O
gerçek
mümindir ki
sadece
nefsini
değil yani
midesini
değil, bütün
uzuvlarını
harama karşı
bağlı tutar.
Peygamberimiz
(s.a.v.)
buyurduğu
gibi,
oruçtan
maksat
kelimenin
fuhuşundan
arınmaktır.
Yani her
türlü
kötülükten
arınmaktır.
Yine buyurur
ki nice
namaz kılan
vardır ki
sadece
bedenine
yorgunluk
vermeden
başka bir
şey
yapmamıştır.
Nice oruç
tutan vardır
ki nefsini
aç
bırakmaktan
başka bir
şey
yapmamıştır.
3-b) Hac’a Gitmek:
Zahiri hac
olarak her
Müslüman
ömründe bir
kez o kutsal
makamı
ziyaret
etmelidir.
Batın-i hac
ise
yoksulları
yetimleri
doyurup
giydirmek
insanların
gönlünü
kazanmak ve
gönüle
girmektir.
İnançta
gönül
Tanrı’nın
evidir. Her
emek
verilerek
yaşanılarak
elde edilen
gönül
bilgisinin
(sezgisel)
aklın
birikmiş
biçimidir.
Gönülde
Tanrı
konuktur
bilgi
ağırlayandır.
Bilgiyle
gönül evinde
Tanrı’yı
ağırlama ve
onun
hizmetinde
bulunma hac
olarak
algılanır.
Hararet nardadır saçta değildir
Keramet baştadır taçda değildir
Her ne ararsan kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değil.
Hacı Bektaşı Veli
3-c) Zekat Vermek:
Zekat bir
nevi sosyal
yardımlaşmadır.
Maddi
imkanları
yerinde
olanlar,
her sene
kazancının
%40’ını (kar
payının)
yoksullara,
yetimlere ve
hayır
kurumlarına
vererek bu
görevini
yerine
getirmiş
olurlar.
Batıni
olarak da:
Tarikat
yolunda
tanrı katına
ulaşmak için
kendi
varlığından
vazgeçme.
Kendi
varlığından
vazgeçerek
kendini
temizleme.
Yani kendi
varlığından
vazgeçme,
birey olarak
dünyasal
isteklerine
sırt çevrime
anlamını
taşır.
Amaçlanana
ulaşabilmek
için kimi
doğal
gereksinmelerini
karşılamada
perhizli
olma,
felsefede
doğal
olandan
sapma değil,
doğal olana
karşı
durmayı bir
eğitim aracı
olarak
kullanmadır.
Kendi
bilgisinden
diğer
insanları
yaralandırma,
bu yolla
kendini
temizleme.
Kendindekini
bir
başkasına
katkıda
bulunmadır
3-d) Cihat Etmek: Cihat’ın iki türlü manası vardır.
- Zahiri
Cihat:
Vatan
topraklarını
ve namusunu
korumak için
savaşmak ve
elinden
geldiğince
aklıyla,
diliyle
hakkı
batıldan
ayırt etmek
için doğruyu
savunmaktır.
-Batıni
Cihat:
Kişinin
nefsiyle
mücadele
etmesidir.
Sonuçta
insanda her
türlü
kötülüğü
yapmaya
yatkın bir
duygu hali
vardır. Yani
zorba bir
hükümdar
gibi
kötülüğü
emreden bir
nefis vardır
ve buda
nefs-i
emaredir.
Kur-an’ı
Kerim nefs-i
emare
hakkında
şöyle
buyurmaktadır.
Yusuf suresi
53. ayet
“Ben nefsimi
temize
çıkarmıyorum.
Çünkü nefis
gerçekten
daima
kötülüğü
emreder. Ama
Rabbimin
esirgediği
nefis
müstesnadır.
Çünkü Rabbim
gafurdur
rahimdir.”
Hz.
Peygamberimiz
(s.a.v.) bir
kudsi
hadisinde
nefis
hakkında
şöyle
buyurmaktadır;
“Savaş eri
Allah için
nefsiyle
savaşandır.”
Bu bağlamda
en büyük
savaş
insanın
kendi
nefsine
karşı
verdiği
savaştır.
Gaza yada
cihat
denilince
insanın
kendini
terbiye etme
aşamasıdır.
Aksi
takdirde
Allah adına
insanları
öldürmek
cihat değil
katilliktir.
Nisa Suresi
93. ayet
“Bir insanı
kasten
öldürenin
cezası,
içinde ebedi
olarak
kalmak üzere
cehenneme
atılmaktır.
Allah ona
azap etmiş,
lanet etmiş
ve büyük bir
azap
hazırlamıştır.”
Ayetten de
açık bir
şekilde
anlaşılıyor
ki, kaza
sonucu
meydana
gelen
ölümlerin
haricinde
adam
öldürmek,
Allah’ın
yasalarına
ve ilahi
emirlerine
karşı
gelmektir.
Bu da
Müslümanım
diyenin
yapamayacağı
bir şeydir.
3-e)
Cenabetten
Temizlenmek:
Cenabet
zahiri
olarak
şeriat
kurallarına
göre
yıkanmaktır.
Yani gusul
abdestini
zorunlu
kılan durum
demektir.
Örneğin
kadının
hayız ve
nifas
durumu,
loğusalık
(doğumdan
sonraki
temizlenme)
çıkma
durumu,
insanın
ölüye eliyle
dokunması
durumu,
gusul almayı
gerektirmiştir.
Hacı Bektaşi
Veli
“Makalat”ında
cünüplüğü
şöyle
tanımlıyor;
“Doğrusu
bunu böyle
bilin ki,
kendini
manevi
kirlersen
arındırmayan
başkasını
temizleyemez.
Yani ahlaki
değerlere
sahip
olmayan
başkalarına
ahlak dersi
veremez. Ama
şeriat
kapısında
elbisene ve
tenine bir
pis nesne
deyse, su
ile
yıkanınca
hem elbisen
hem de
bedenin
temizlenir o
zaman abdest
alman reva
olur, ne
bedenin
temizlenir,
ne
cenabetliğin
gider, ne de
abdestin
reva olur!
Zira yıkanan
Allah’ın
emirlerine
uymuyorsa
yıkanmakla
temiz
olmaz.”
Çünkü
cünüplüğü
gerektiren
durumlar
kabahattir,
kabahatler
düşkünlüğü
meydana
getirir.
Birbirinin
helali olan
eşlerin
birleşmesinden
cünüplük
meydan
gelmez.
Çünkü
Nisa Suresi
43. ayetinde,
veya
kadınlara
yaklaşmışsanız
ifadesi yer
almaktadır.
Bu ayetlerde
belirsizlik
zamiri
kullanılmıştır.
Kadınlara
denilerek
kişinin
kendi
kadınının
dışındaki
kadınları,
yani zinayı
gerektiren
durumlardaki
kadınları
kast
etmektedir.
Ayetteki
emir
açıktır.
Kendi eşine
yaklaşan
kimseyi
cünüplük
gibi bir
kabahat
yüklenmemiştir
veya kişi
bekar ama
kadınlara
zinayı
getiren
durum
meydana
getirmişse
kabahat
işlediğinden
dolayı
cünüptür. O
da su ile
değil ancak
tövbe ederek
bir daha
cünüplüğü
gerektiren
hallerde
bulunmamak
şartıyla
tövbesi
kabul
olunur. Su
ise beden
temizliği
içindir.
Bu da Maide
suresi 6.
ayetinde
ibadetin
içerisinde
hem
kendisini,
hem de
toplumu
rahatsız
edici
risklerden
temizlenmesi
emri
Kur-an’dır.
Bakara
Suresi 187.
ayet
“oruçlu
olduğunuz
günlerin
gecelerinde
kadınlarınıza
yaklaşmanız
helal
kılınmıştır.”
Bu ayette
cünüplük
kelimesi
kesinlikle
geçmez. Çükü
kullanılan
ifade
(kadınlarınıza)
oysaki Nisa
Suresinin 43
ayetinde ise
(kadınlara)
cümlesi
kullanılmıştır.
Yani nikahlı
eşiniz
olmayan
kadınlarla
ilişkiye
girdiğiniz
zaman
cünüplük
meydana
gelir. Çünkü
Allah’ın men
ettiği bir
eylemdir.
Tarikatın
cünüplüğü
dört kapının
hizmetini
bırakıp
Allah’ın
emirlerini
terk
etmektir.
4-) Helal Kazanmak:
Yani meşru
olmayan
kazançları
haram saymak
ve onlardan
kaçınmaktır.
Çoluk
çocuğuna
haram lokma
yedirmemektir.
Kendisine
ait olmayan
hiçbir
nesneye el
uzatmamaktır.
Yetim hakkı
yememektir,
üzerinde
herhangi bir
kul hakkı
olmamalıdır.
Helal
kazancını
haram
yollarla
sarf
etmemelidir.
Örneğin içki
alemleri,
kumar ve
nefsini
tatmin etmek
için şehvet
yolunda
harcamamalıdır.
5-) Nikahlanmak: Her genç kızın ve erkeğin zamanı gelince evlenmek ve evlilik
görevlerini
yerine
getirmektir.
Evlenen
çiftler
evlilik
gününde
ölümüne
kadar asla
birbirlerine
ihanet
etmemeleri
gerek aksi
taktirde
düşkün
sayılırlar.
Meyveleri
olan
çocukları da
haram
sayılırlar.
Aile yani
anne ve baba
çocuklarına
karşı olan
görevlerini
yerine
getirip,
onları
topluma ve
devletine
faydalı
kılıp iyi
bir eğitim
ve güzel
ahlak ile
yetiştirdikten
sonra ailevi
görevini
tamamlamış
olur.
6-)
Hayız
(kadın adet
hali) ve
Loğusalık
(kadının
doğum
sonrası
hali) cinsi
münasebeti
haram
bilmek:
Bakara
Suresi 22.
ayet
“Hayız
zamanda
kadınlardan
el çekin
temizlenmelerine
kadar onlara
yaklaşmayın.”
Yani resmi
nikahlı
olmadan,
herhangi bir
kadınla ya
da erkekle
dost hayatı
yaşamak
haramdır.
Mutlaka
nikahlı
evlilik
olmalıdır.
Eşler
evlilikleri
boyunca
birbirlerine
sadık
kalmalı,
zinayı
gerektirecek
durumlarda
bulunmamalıdır.
Aksi halde
büyük günah,
yani günahı
kebair-i
işlemiş
olurlar.
Çünkü en
büyük günah
şehvet
günahıdır.
7-) Sünnet-i Cemaat Olmak: Yani zahiri olarak Hz. Peygamber’in emirlerine,
örfüne,
davranış,
söz ve
yaşayış
biçimine
uyma ve
uygulamadır.
Toplumun
koyduğu
kurallara
uymadır.
Yani beşeri
kuralları
olan;
anayasadaki
iş kanunları
eğitim
kanunları,
sağlık
kuralları
vs. uyma ve
uygulamadır.
Batıni
manası ise;
yol töreleri
konusunda
bilgisiz
olmama. Hz.
Peygamber ve
Hz.
Peygamber’den
sonra Hz.
Ali ve
soyundan
gelen
imamların
seyitlerin
söz,
davranış
uygulama
güzel ahlakı
yaşama
biçimlerini
örnek alma
ve
onaylarını
kabullenmedir.
Pir’e
Mürşid’e
itaat etme,
Pir ve
Mürşid
müritlerine
kurtuluş
yolunu ve
tanrısal
sırların
çözümünü
gösteren,
dervişleri
yöneten ve
yönlendiren,
üstün
aşamalı
tarikat
ulusudur. Bu
nedenle sözü
yasa
niteliği
taşır. Talip
bu söze
uymakla
Sünnet-i
Cemaat olma
şansını
yakalar.
8-) Şefkatli (Merhametli) Olmak:
Zahiri
manası;
insanlara
karşı
sevecen ve
yumuşak
davranılmalı.
Yaradılmış
bulunan tüm
varlıklara
karşı
sorumlu
olmalı.
Batıni
anlamı; tüm
yaradılmışlara
karşı
sevecen
olunmalı ve
onları
Tanrı’nın
emaneti
olarak kabul
edip
korunmalı.
Çünkü kamil
insan
yeryüzünde
Tanrı’nın
halifesidir
ve menzili
ise
turablıktır.
Toprak nasıl
ki büyük bir
tevazu ile
doğadaki
canlıları
iyisiyle ve
kötüsüyle
bağrında
besleyip
yaşamalarını
sağlıyorsa,
insanoğlu da
yeryüzünde
Tanrı’nın
halifesi
olarak bütün
varlıklardan
sorumludur
ve barışçı
olmalıdır.
Rad Suresi
25. ayet
“Allah
verdikleri
sözü, onu
antlaşma
haline
getirdikten
sonra
bozanlar,
Allah’ın
birleştirilmesini
emrettiği
koparanlar
ve
yeryüzünde
fesat
çıkanlar,
işte lanet
ve yurdun
kötüsü
(cehennem)
onlaradır.”
Hz. Resul
(s.a.v.)
buyurduğu
şefkat
imandadır.
Öte yandan
tevhid
anlayışının
bir sonucu
olarak
doğadaki her
şey
Tanrı’nın
bir
görünümüdür.
Bu nedenle
kamil insan,
kendi
dışındaki
her şeyi
korumak ve
kollamak
göreviyle
yükümlüdür.
9-) Temiz Giyinmek:
Temiz
bulunmak,
temiz
giyinmek ve
temiz
ortamda
yaşamaktır.
Ayrıca temiz
yemeklerden
yemektir.
Kur-an’ı
Kerim’in
İkinci
Suresi 172.
ayeti
“İman
sahipleri
size
verdiğimiz
rızıkların
temizlerinden
yiyin ve
eğer
kendisine
kulluk
ediyorsanız
Allah’a
şükredin.”
Yani
ayetteki
ifade
Allah’ın
haram
saydığı
yiyecekleri
yemem
hususundadır.
Meşru
olmayan
yoldan elde
dilen haram
kazançlardan
uzak durmak
ve haram
lokma
yememektir.
Sorumlu
olduğu
kişilere
yedirmemektir.
10-) Emir-i Bilma’ruf ve Nehyi’anil Münker (iyiliği
emredip
yaramaz
işlerden
sakınmak):
İlahi emirlere uymaktır. Yani emredilen işleri yapmak,
yasaklanan
işlerden
kaçmaktır.
Bu hayrı
bildirecek
müracaat
kapısı
Peygamberlik
makamı,
ondan sonra
imamiyet
makamı
olarak Ehl-i
Beyt makamı
ve velayet
makamıdır.
Bu
makamların
hepsi de
Kur-an’a
müracaat
eder oradaki
mesajlarla
insanlara
Tanrı’nın
buyruklarını
aktarırlar.
İnsanları
kötülükten
men ederler.
TARİKAT
KAPISI
Tarikat, yol
demektir.
Bir pirin,
mürşit’in
Hakk’a
ulaşmak
için, İslam
dinini
yorumlayarak
oluşturduğu,
kendine özgü
kuralları,
ilkeleri ve
törenleri
bulunan
inanç yolu,
gönül yolu,
manevi yol.
Kur-an Maide
Suresi ayet
35:
“Ey
inanlar!
Allah’ın
gazabından
sakının. Ona
ulaşmak için
vesileye
(mürşit’e)
bağlanın ve
O’nun yolun
da gayret
sarf edin ki
kurtulasınız.”
Tarikat
Ehli:
Derviş.
Tarikat
Makamı:
Tarikat
yolcusunun
tarikat
yolunda
geçmek
durumunda
olduğu
manevi
aşamalardan
her biri.
Tarikat
Piri:
Mürşit’tir.
Tarikat
Yolcusu:
Tarikat
yoluyla
Hakk’a
ulaşmaya
çalışan can.
Tarikat
Yolu:
Tanrı’ya
ulaşmayı
sağlayan
gönül yolu.
Manevi yol.
Tarikat-ı
Aliye:
Allah’a
ulaşan yol.
(sıratal
müstakim)
Tarikat-ı
Naci(Naciye):
doğru yolu
bulmuş
kurtulmuş
can.
Ansiklopedi:
Hz.
Muhammed’in
Hakk’a
yürümesinden
sonra
halifelik
sorununa
bağlı olarak
tarikatlar
çıktı. Sünni
tarikatlar
şeriat
kurallarına
yeni bir
yorum
getirdi.
Tapınma
biçimlerine,
dinsel
görevlere
özel bir
düzen
vermekten
öteye
geçemedi.
Hz. İmam
Ali’nin
tasavvufi
yorumundan
yola
çıkarak,
Ehlibeyt ve
12 İmam
sevgisiyle
besleyerek
gelen
tarikatlar
İslam dinine
yeni
yorumlar
getirdi.
Bunun adına
da Batınilik
denildi. Bu
temel
altında
Alevilik de
yayılıp
genişledi ve
güçlendi.
“Kur-an’da
ki ayetlerin
gizli
anlamları
(örnek:
ELİF-LAM-MİM)
olduğu ve
bunların
yorumlarını
da ancak
temiz, pak,
masum
İmamların
çözebileceği
Batınilik
temeli
üzerinde
VAHDET-İ
VÜCUT ve ruh
göçü
felsefesiyle
bütünleşti.
Süreç
içinde;
katı,
cansız,
aşksız,
yaratıcılıktan
uzak bir
İslami
Ortodoksluk
sergileyen
Sünni
tarikatlar
karşısında,
hoşgörü
temeline
dayalı,
zengin,
canlı,
yaratıcılı
ve üretken
bir
dervişlik
anlayışını
geliştirerek,
tüm
yaratılmışı
kucaklayan
bir İslami
dünya görüşü
çıkardı.”
En büyük
makamda;
“İnsan-ı
Kamil” olma
makamıydı.
Yani “Hak’la
Hak”
olabilme.
Kaynağını
nereden
aldı;
KUR-AN’dan
Tarikat
ilminin
kaynağı Hz.
Muhammed
(s.a.v.)
öğreticisi
ise Hz. Ali
(k.v.)
“Ene ilmün
medinetü ve
Aliyyün
babüha”
Türkçesi:
Ben ilmin
şehriyim,
Ali
kapısıdır.
Hadis
Tarikat on
makamdır.
1-)
Tövbe
Etmek: Bakara Suresi Ayet 58: “Sizde deriz şu şehre girin
orada
dilediğiniz
kadar lokma
yiyin.
Kapısından
girerken
secde edin
ve tövbe
edin. Bizde
sizin
günahlarınızı
bağışlayalım.”
Her talip
pir ve
mürşit
huzurunda
yani Hakk’ın
divanında,
bir daha
günah
işlememek
kaydıyla
tövbe etmeli
ve
tövbesinde
sadık
kalmalıdır.
Tahrim
Suresi Ayet
8: “Ey
inananlar
yaptığınız
suçlardan
bir daha
yapmamak
kaydıyla
tövbe
ediniz.”
Ben namaz
kıldım
günahlarım
affoldu.
Hayır tövbe
etmek bir
defaya
mahsustur.
Geçmişteki
günahlarında
“kul hakkı”
varsa onları
ödemelidir.
Gönül
kırdıysa,
özür
dileyici
olup,
kırdığı
gönlü
onarmak
lazımdır.
Ağlattıklarını
güldürmek
zarar
verdilerinin
Zaralarını
karşılamak
koşuluyla
tövbesi
kabul olur.
Mürşitlik
“Vesile”
olarak maide
suresi 35
ayetle
bildirilmiştir.
Mürşit; dört
kapı, kırk
makamdan
geçmiş ham
ervahlıktan
sıyrılıp
olgun duruma
gelmiş insan
demektir.
Hak’la hak
olmaktır.
Allah
halifesi
olmanın
gerekleriyle,
ahlakıyla
donanmış,
Hak’tan
halka inen,
bir birey
toplum
hizmetlisidir.
2-) İkrar Vermek: Talip olan bir kişi evvela bir Mürşit huzurunda yola ikrar
vermelidir
ki; sıdk-ı
kalp ile
Allah’a
teslim
olsun.
Ahzab Suresi
Ayet 56:
“Allah ve
onun
melekleri
Peygamberi
överler. Ey
indirilene
iman
edenler;
sizde onu
övün ve
kurtuluşa
ermek için
tam teslim
olun.”
Peygamber
vekiline
veya
Peygambere
teslimiyet
Allah’a
teslimiyettir.
Hucurat
Suresi Ayet
14:
“Ey
Muhammed!
Onlar iman
ettik
dediler. De
ki; siz iman
etmediniz
ama biz
Müslüman
olduk deyin.
İman henüz
kalplerine
yerleşmemiştir.
Kalbin
Allah’a iman
etmesi için
Muhammed –
Ali’nin
yoluna
ikrarlı
olması
gerekmektedir.
Fetih Suresi
Ayet 10:
“Ey
Muhammed!
Sana biat
için el
uzatanlar,
Allah’a el
uzatmış
sayılırlar.
Allah’ın
kuvvet ve
yardım eli
onların
elleri
üstündedir.
Kim
ikrarından
dönerse
zararı kendi
nefsinedir.
Kim
ikrarında
daim olursa
ona da
mükafat
verilecektir.”
Şeriat
kapısında
biat esası
yoktur.
Yalnız
tanıklık ve
inanmışlık
yani
“kelime-i
şehadet”
getirmek
esası
vardır.
Teslimiyet
ve biat yani
ikrar vermek
Aleviliğe
mahsus
(tasavvufi)
bir
inançtır.
İkrarı
bozanlar
hakkındaki
ayetlere
gelince;
Bakara
Suresi Ayet
27:
Onlar ki
Allah’a
verdileri
ahdi
(ikrarı)
onunla
anlaşıp
bağlandıktan
sonra bozar.
Allah’ın
birleştirilmesi
emrettiği
şeyi keser
ve bozgun
çıkarır.
İşte bunlar
hüsrana
uğrayanlardır.
Talip:
İsteyici
demektir.
Yani
mürşitten
Tanrısal
bilginin
gizliliklerini
öğrenir ve o
bilgilerle
nefsini
terbiyeye
tabi tutarak
olgunlaşır.
Hakk’a vasıl
olur
(ulaşır).
Gerçek talip
mürşidin
buyruklarına
uyan
kişidir.
Talip şer
kabul edilen
yanlış söz
söyleyebilir.
Kaygısıyla
mürşit
karşısında
sessiz
kalmalıdır.
Alevilikte
dilin
afetleri
olarak
algılanan
kötü
sözlerden
kaçınma
olayıdır.
Alevilikte
yola girmede
zorlama
yoktur. Bu
nedenle;
“Gelme
Gelme, Dönme
Dönme,
Gelenin
Malı,
Dönenin Canı
Gider.”
Derler.
Yani: yola
girip ikrar
verdikten
sonra dönüş
yoktur. Onun
için iyice
düşün. Çünkü
ikrardan
dönenler
hakkında;
Maide Suresi
Ayet 13:
Sonra
sözlerini
(ikrarını)
bozdukları
için onlara
lanet ettik
ve
kalplerini
katılaştırdık.”
Bu ayete
bianen ikrar
veren
talibin iyi
düşünmesi
gerekir ki
Allah’ın
lanetine
maruz
kalmasın.
Hakk’ın
yoluna
girmek
diriliktir.
Ölümsüzlüktür.
Yoldan
çıkmakta
ölümlüktür.
Yol candır
can cesetten
çıkarsa
ceset ölür.
3-)
Temiz
Olmak:
Tarikatın üçüncü makamı temizliktir. Talip tarikatın
kurallarına
göre
temizlenmelidir.
Bu temizlik
maddi ve
manevi
kirlerden
arınmaktır.
Yani yola
girip ikrar
veren talip
meydana
gelir,
pirinin
huzuruna
varır,
rehber
tarafından
maddi
kirlerden
arınması
için
üzerinde
herhangi bir
kul hakkı
var ise hak
sahipleri
tespit
edilip, ceme
davet edilir
ve hak
sahibi
hakkını
talep eder.
Rehber
sorar; Ey
talip!
Döktüğün
varsa
doldur, yani
zarara
uğrattığın
varsa
zararını
öde.
Ağlattığını
güldür. Yani
dilinle
halinle
gönlünü
incitip
kırdıysan o
gönlü onar.
Özrünü dile.
Çünkü gönül
Hakk’ın
kabesidir.
Allah’a
karşı
isyanda
bulunduysan,
buyruklarını
yerine
getirmediysen,
tövbe etki
bu kirlerden
arınasın.
Doğru gez.
Dost gönlünü
incitme,
yalan
söyleme,
haram lokma
yeme, elinle
koymadığın
şeyi alma,
gözünle
görmediğin
şeyi
söyleme,
zina yapma,
edep erkan
üzere otur,
emanete
hıyanetlik
etme, ölçü
ve tartılara
hile yapma,
iftira etme,
yalancı
şahitlik
yapma,
Allah’ın
yarattıklarında
kusur arama,
kimsenin
aleyhinde
dedikodu
etme,
memleketine
ve halkına
hainlik
etme, doğru
çalış v.s.
İşte talip
bunların
cümlesine
tövbe ederek
maddi ve
manevi
kirlerden
arınmış
olur. Eğer
talip bu
kurallara
riayet
etmeyip
tövbesini
bozarsa onun
tarikat
abdesti
bozulmuş
olur ve o
talip yol
düşkünüdür.
Müminin
abdesti
tövbesidir.
Su beden
temizliği
içindir.
Neden düşkün
olanlar
ibadete
giremez?
Çünkü
tövbesini
bozmuştur.
Tarikata her
türlü
kirlerden
arınanlar
girer.
Müzemmil
Suresi Ayet
20:
“Ey
Muhammed!
Senin
gecenin üçte
ikisi
kadarını
bazen de
gecenin
yarısını
bazen de
gecenin üçte
birini
seninle
beraber pak
bir topluluk
ile birlikte
ibadetle
geçiriniz.”
Ayet
ibadetin pak
ve arınmış
bir toplumla
yapılmasını
emrediyor.
İşte
tarikatın
üçüncü
makamı hem
maddi hem de
manevi
kirlerden
arınmayı,
hem de
bedenen
temizlenmeyi
emretmektir.
4-) Nefsi Terbiye Etmek: Kişi kendinde
varolan
Tanrısal
sırları
keşfedebilmesi
için nefsini
eğitime tabi
tutmalı ve
terbiye
etmelidir.
Aksi
taktirde
Tanrısal
sırlara
ermesi
mümkün
değildir.
“Men Arefe
Nefsehu
Fekat Arefe
Rabbehu”
(Nefsini
bilmeyen
Rabbini
bilmez)
Yani;
kendini
tanıyan,
yaradılış
nedenini ve
kaynağının
nereden
geldiğini
keşfeden
Tanrı’nın
güç, kudret
ve azametini
sezinleyebilir.
Kişi
yaradılış
gayesinin ne
olduğundan
haberdar
değilse
Kur-an’ın
deyimiyle;
“Burada Kör
Olan,
Ahirette de
Kördür.”
Cenab-ı
Allah en
büyük
hazineyi
yani “Aklı”
insana
verdi. O
hazineyi hiç
kullanmadan
sahibine
teslim etmek
akıl karı
değildir.
İnsanlar
yalnız
işkembesi
için
yaşamamalıdır.
Çünkü insan
nesli
dünyaya sırf
yemek ve
içmek için
gönderilmedi.
Görevlerini
ifa etsin
diye
yaratıldı.
Kişi nefsini
ve şehvet
duygularından
kurtulamıyorsa,
Araf Suresi
Ayet 165:
“Onlar
kendilerine
verilen
öğütleri
unutunca,
yapmakta
oldukları
kötülükten
ötürü
şiddetli bir
azap ile
cezalandırdık.”
Araf Suresi
Ayet 166:
“Böylece
onlar
kibirlerinden
dolayı
kendilerine
yasak edilen
şeylerden
vazgeçmeyince
onlara hor
ve zelil
maymunlar
olun dedik.”
Yani; Nefsin
şehvet ve
arzusundan
arınmayanlar
hayvan
suretine
dönüştürülüp
cezalandırıldığı
bildiriliyor.
Şimdi ey
talip!
Zararın
neresinden
dönülürse
kardır. O
ölüm öyle
bir şeydir
ki, gelirken
ne seslenir
ne de haber
verir.
5-) Hizmet Etmek: Talip olan kişiler mürşidine ve yol kardeşlerine sorumlu
olduğu eş
dost ve
akrabalarına
hizmet
etmektir.
“Halka
hizmet
Hakk’a
hizmettir.”
Bu yolda
makam mevkii
ve rütbe
üstünlüğü
yoktur.
Herkes bir
“can”dır ve
eşittir. Bu
yola giren
kişi; birey
ve toplum
hizmetlisi
olmak
durumundadır.
Kendi istek
ve
arzularından
vazgeçip
nefsinin
isteklerine
sırt çevirip
insanlığa
hizmet için
bir eser
bırakır
ölümsüzleşir.
Arifler
makamında
buna “Fena
Fiilah”
(kendi
varlığından
vazgeçip yok
olup Tanrı
varlığında
sonsuzlaşmaktır.
Tanrı’da yok
olmaktır.)
makamı
denir.
“Hizmet
Olmadan
Himmet
Olmaz”
Bu yolda
herkes
birbirine
bağlıdır ve
cümlesinin
başı da yola
bağlıdır.
Yolda
Allah’a
bağlıdır. Bu
yolun adı da
“Sıratel
Müstakimdir”
(dosdoğru
yol).
6-) Takva: Takva kulun Allah’a karşı işleyebileceği suçlardan korkmaktır. Nefsin
kendisine
yaptırmış
olduğu her
kötü eylemin
karşısında
Tanrı’nın
kendisini
gözetlediği
ve gördüğünü
hissedip
kötü
eylemlerden
vazgeçmektir.
Yapmış
olduğu
kötülüklerin
bir gün
bedelini
ödeyeceğini
bilip
korkmaktır.
Çünkü
Allah’ın
insana
vermiş
olduğu
rahmanı ruh
insanın
bedeninde
var olduğu
müddetçe
insanın her
türlü fiil
ve
eylemlerinden
haberdardır.
Zariyet
Suresi Ayet
50:
“Ey
Muhammed! De
ki; O halde
hem küfrü
bırakıp
Allah’a
koşun
şüphesiz ben
sizi onun
azabıyla
korkutan
açık bir
peygamberim.”
Ayette kişi
küfürden
nefsin
şehvetinden
ve
haksızlıktan
korkmasıdır.
Tanrı’nın
bir
yansıması
olarak
algılanan
doğaya ve
insanlara
kötülük, en
büyük
kötülüklerden
sayıp
korkmaktır.
7-) Ümit Etmek: İnsan hiçbir zaman Allah’tan ümidini kesmemelidir. Gitmek
istediği
hedefe
mutlak
suretle
ulaşacağına
ümit
etmelidir.
Zümer Suresi
ayet 53:
“Ey
Muhammed! De
ki; Ey kendi
nefsine
uyup, haddi
aşan
kullarım!
Allah’ın
rahmetinden
ümidinizi
kesmeyin
Allah bütün
günahları
bağışlar…”
Sıratel
Mustakim
(dosdoğru
yol) üzere
olan her can
kutsal
gerçeğe bir
gün
kavuşacağı
ümidini
hiçbir zaman
yitirmemelidir.
Kişi yeter
ki kalbinde
şüpheye yer
vermesin.
Yüce
yaradana
sıdk-ı kalp
ile
sığınsın.
Çünkü O yüce
Allah bütün
dileklerinin
mercii
makamıdır.
Buyurur ki;
Bakara
Suresi Ayet
186:
“Kullarım
beni senden
sorarlarsa,
de ki; ben
size pek
yakınım. Her
zaman niyaza
varıp, dize
gelip dua
edenin
isteğine
koşarım ben.
Benim
davetime
böyle koşsun
kullarım.
Doğru yola
gitsinler ki
selamete
ersinler.
Öyleyse diz
üstü oturup
dua edip,
Allah’tan
ümidi
kesmemektir.
8-) Hırkadır, Zembildir, Makastır, Seccadedir. İbret Alma
ve Hidayete
Ermek:
Hırka alma: Tanrısal niteliklere bürünme ve kutsallık kazanmadır.
İmam Cafer-i
Sadık
buyuruyor
ki, hırkanın
imanı
kapalılıktır
(örtücülüktür).
İslam’ı
temizlik,
dini
tanışıklıktır.
Kıblesi
mürşiddir.
Sözü Allah’ı
anmaktır.
Sırrı
şevktir.
Canı
ibadettir.
Gusülü;
dünya
uğraşında
temizliktir.
Yakası
razılıktır.
Eteği
dervişliktir.
İçi nur dışı
nur
görmektir.
Farzı
söylemektir.
(hakikati ve
doğruyu)
Sünneti
makastır ki
kötülüklerini
kesip atması
için,
marifeti;
sıdktır
(sadakat ve
bağlılık)
yüzü pir içi
mürebbidir.
İmam Cafer-i
Sadık yol
ehli
canların üç
sünneti
yerine
getirmeleri
zorunlu
görür.
1.
Sünnet:
Allah’ın
varlığına
tanıklık
etmektir.
Tanrı adını
dillerin
sevgisini
gönüllerden
düşürmemeleri
gerekir.
2.
Sünnet
Nübüvettir.
Yani
peygamberlik
makamına
iman
etmektir.
Hz.
Muhammed’i
örnek alıp
onun gibi
yaşamaktır.
3.
Sünnet
Velayettir.
Hz. Ali’nin
makamıdır.
Anlamı;
peygamberliğin
son
buluşunda
sonra
müracaat
kapısı
imamet ve
velayettir.
Çünkü Hz.
İmam Ali hem
imamdır, hem
de velidir.
Yola giren
her talip
gönül
rızasıyla o
makama biat
edip teslim
olması
lazımdır.
Biat (ikrar)
nübüvvetlik
döneminde
peygambere
verildi.
Nübüvvetin
son
bulmasından
sonra biat
velayet
makamına
yapılır.
Çünkü
velayet
makamı
sonsuzdur.
Seccade:
Her zaman
her yerde
Allah’ın
tecellilerinin
huzurunda
olduğunu
bilmektir.
Yeryüzünde
her şey bir
ilahı
varlığın
görümüdür.
Alevilikte
seccade pi
postudur.
Muhammed Ali
makamıdır.
Post
kutsaldır.
İnançta
postun başı
“teslim
olmaktır”.
Ayağı hizmet
etmektir.
Sağı el
tutmak yani
el ele el
Hakk’a dır.
Yani ikrar
vermektir.
Solu nefsi
kırmaktır.
Nefsine
cihat edip
O’na galip
gelmektir.
Çünkü
nefsine
bilen
Rabbini
bilir. Dışı
sebat etmek
yani sabırlı
olmak, kişi
sabırla o
makama
ulaşır.
İçin;
temkin, yola
giren
talibin bu
yolda
inançlı ve
kararlı
olmasıdır.
Ortası
muhabbettir.
Mihrabı
cemal cemale
gelmektir.
Yüz yüze
halka
namazı.
Bakara
Suresi Ayet
115:
Doğuda
Batıda
Allah’ındır.
Ne yana
dönerseniz
dönün
Allah’ın
yüzünü
görürsünüz.”
Doğusu
sevinçtir.
Yer
küresinde
dünyaya
gelmek,
sevmek ve
sevilmektir.
Batısı
bilimdir.
İnsanın
olgunluk
çağında
bilime ve
sanata
yönelmesidir.
Koşulu:
“Erenler
önünde baş
eğmektir.”
Benliği
yıkıp Hakk’a
secde
etmektir.
Hak kapısı
mürşitlik
makamıdır.
Mürşidin
huzurunda
yapılan
secde Hakk’a
yapılmıştır.
İblis
Hakk’ın
ademde
mevcut
olduğunu
bilmediği
için secde
etmedi ve
Allah
tarafından
lanete tabi
tutuldu.
Canı
tekbirdir.
Yani candan
geçmektir.
Hakk yolunda
şeriat yok
olma, yani
halka hizmet
etmek ve
yaramaz
işlerden
beri
olmaktır.
Tarikatı:
Acımdadır.
Şevkat ve
merhametli
olmaktır.
Marifeti:
Rızadır.
Pirinden
rızasız iş
işlememektir.
Rızasız
lokma
yememektir.
Yaptığı her
güzel işini
Allah
rızasını ve
yakınlığını
kazanmak
için
yapmaktır.
Hakikatı:
Kavuşmaktır.
Yaradana
ulaşmaktır.
Onunla
sonsuzluğa,
ölümsüzlüğe
ulaşmaktır.
Zenbil alma.
İrfan
arayıcısı
olmaktır.
İrfan bilme
anlama
anlamına
geliyor.
Alevilikte
ise evrenin
sırlarını
bilmek ve
kavramaktır.
İbret Alma:
Her şeyde
Tanrı’nın
bir hikmeti
olduğunun
anlamıdır.
Yaratılmış
her türlü
mahluktan,
bitkilerden
gök
cisimlerinden
ibret
alınmalıdır
ki; O’nun
kudret ve
azametinin
nelere kadir
olduğunu
keşfedip
hidayete
ermektir.
Hidayete
Erme: Hakk
yoluna
girme,
tarikat
kurallarını
benimsemedir.
Hakk’a
yönelen her
can, manevi
yükselmeyle
insanı
Allah’a
ulaştıran
yol olarak
tarikatı
benimser ve
Hakk’ın
sırlarına
mahzar
olunca
hidayete
ermiş olur.
9-) Muhabbet Etmek:
Muhabbet üç
türlüdür.
1.
Cahillerin
Sohbeti;
Zan ve
Kıyastır.
2.
Bilginlerin
Sohbeti;
İlim ve
Teknolojidir.
3. Ariflerin
Sohbeti;
Evrendeki
Tanrısal
sırların
keşfidir.
İnsana
yakışmayan
her türlü
yaramaz
işlerden
uzak durup
arınmadır.
Muhabbet
makamının
yanı sıra
sevgi makamı
da
muhabbette
mevcuttur.
Sevgi; kulu
Allah’a
götüren bir
ilham
kaynağıdır.
Sevgi sadece
insanlara
mahsus bir
olaydır.
Allah’ın
yarattığı
varlıkları
sevmeyen
Allah’a
ulaşamaz.
İnsan
yeryüzünde
Tanrı’nın
halifesidir.
Yaratılan
bütün
varlıkları
sevmek,
korumak
zorundayız.
Yunus:
Yaratılmışı
hoş gördük,
Yaradandan
ötürü.
10-) Aşka Ermek / Şevke Ermek / Özünü Fakir Görmek:
Aşka Erme:
Allah’ın
varlığını
içten gelen
bir eğilimle
sevme,
sevilende
kendini yok
etme,
sevilenle
bir olma.
Seven yok,
yalnız
sevileni var
etmedir.
Tarikata
giren bir
can, aynı
zamanda bir
aşktır.
“Seyrü-Sülük”
yani aşk ve
cezbe, aşk
ile kemale
erme. Yüksek
aşkla
Allah’a
ulaşma.
Evrensel
insan
aşkıdır bu.
İnsanı kamil
olma
yoludur.
İnsanı gören
ve seven,
Allah’ı
hatırlar.
Sofra =
Şölendir.
Meydan =
Törendir.
Tasavvufi
okuldur bu.
Aşkla
Tanrı’sal
varlığın
gizliliklerine
bağlanarak,
kendini
Tanrı’da,
Tanrı’yı
kendinde
görme
aşamasına
yükselmiş
yetkin kişi
demektir.
Bu nedenle
Tanrısal
özde
ölmezliğin
sırrına
ulaşılması
durumunda
belirten
sevenle
sevilenin
birliğini
anlatmak
için “Aşukla
– Maşuk”
özdeyişi
kullanılır.
Şevk Makamı:
Candır. Can
cana
kavuşursa,
Allah’a
ulaşırsa,
sevinmek,
oynamak,
zevkle,
şevkle
hareket
etmek
şaşılacak
şey
değildir. O
hareket
yaradanın
dostluğu
içindir
helaldir.
Çünkü ilahi
nasiptir.
Yani
Allah’ın
sevgisinden
ve Tanrısal
tecellilerden
kaynaklanan
coşkuyu
duymadır.
Özünü Fakir
Görme:
Allah uğruna
dünya
varlığından
vazgeçme,
dünyanın
geçici
isteklerine
aldanmama
kendisine
verilen
nimetlerden
bütün
varlıkların
yararlanmasını
sağlamaktır.
Hz.
Peygamber:
“Muhtaçlık
benim medari
iftiharımdır.
Kıyamet
gününde ben
onunla
öleceğim.”
Bir talip
her şeyi ola
ama hiçbir
şey benim
demeye,
çünkü
cümlesi
Allah’a
mahsustur.
Kul oldan
yararlanma
mükellefiyetine
sahiptir.
Yunus: “Mal
sahibi, Mülk
sahibi, Hani
bunun ilk
sahibi.”
MARİFET
KAPISI
Adem oğlunun “edep”ten nasibi yok ise insan değildir. Adem
oğlu ile
hayvan
arasındaki
fark budur.
Şems-i
Tebrizi’den
nakledilir
ki; “Ey
Ademoğlu
gözünü aç ve
gör Allah-ü
Teala’nın
kelamının
manası
olmasıdır.
1-) Eline – Beline – Diline Sahip Olmak:
Eline sahip
ol; o
eli harama
uzatma,
hırsızlık
yapma, sana
aitolmayan
şeylere el
uzatma,
elini suç
işlemekten
ve kan
dökmekten
uzaklaştırıp
güzellikleri
yaratma
haline
dönüştür.
Diline sahip
ol; yalan
söyleme
insanları
birbirine
düşürecek
kov ve
gıybette
bulunma.
Beline sahip
ol; zina
yapma,
helalinden
gayrisine
şehvet
gözüyle
bakma.
2-) Korkmak: Talip Allah’a yakınlaşmaya çalışırken ulaştığı marifet
aşamasından
düşme
endişesini
taşıması
durumudur,
aksi
taktirde
Tanrı’ya
korkuyla
değil
sevgiyle
varılır.
Korku her an
(nefsin) o
makama
ulaşmış
kişiyi bir
hataya sevk
edebilir
endişesidir.
Talibin
arzuladığı
didarı
(Hakk’ın
Cemali)
görmekten
mahrum kalma
korkusudur.
Korku;
yanlış
algılamayla
birlikte el
afetleri,
dil afetleri
ve bel
afetleri ile
meydana
gelebilen
maruzatlardır.
İkinci
makamdaki
mertebe
Nefes-i
Levame
mertebesidir,
Abidler
makamıdır.
Kıyamet
suresinin
ikinci
ayetinde:
Kendini
tanıyan
nefse yemin
ederim ki,
muhakkak
öldükten
sonra
dirileceksiniz.
Nefsi Levame
kendini
tanıyan
nefistir ve
Zühdü Takva
üzeredir.
Yani doğru
yola kendini
adama ve
hata yapma
korkusuyla
Tanrı’dan
korkmadır.
3-) Perhizkar Olmak:
Yani Nefsin
isteklerine
karşı çıkmak
ve onu
terbiye
etmeye
çalışmaktır.
Mahrem olan
şeylerden
yani Nehyül
Münkerden.
(nefsin arzu
ve
isteklerine
dayalı tüm
isteklerden
uzak durma
halidir.)
4-) Sabırlı Olmak:
Sabır
emirleri
yapmakta
yasaklardan
sakınmakta,
başa gelen
müsibetlere
tahammül
etme ve
katlanmaktır.
Ahkaf
Suresinin
35. ayeti:
“Artık
Resullerin
azim sahibi
olanlarının
sabrettiği
gibi sabret.
O inkarcılar
için acele
etme.” Yine
Hadis-i
Şerif’te:
Her kim
sabrederse,
Allahü Teala
o kimseye
sabrın
hakikatini
ihsan eder.
Sabrın başı
acı lakin
sonu tatlı
olur. Sabır
dinin
yarısıdır.
Sabr-ı Cemil
başa gelen
bela ve
musibetten
dolayı
feryat
etmeden,
insanlara
şikayette
bulunmadan
yapılan
sabırdır.
Yusuf
suresinin
16. ayetine
mealen:
“Yakup
(A.A.)
oğullarına
dedi ki:
Hayır,
nefisleriniz
siz aldatıp
böyle bir
işe
sürüklemiş.
Artık bana
düşen Sabr-ı
Cemildir.
Sizin bu
yaptıklarınız
üzerine
sabrımla
Allahü
Teala’dan
sabır
isterim.”
Kanaat ise:
Allah’tan
kendisine
verilene
razı
olmaktır. Az
şeyle
yetinmek,
nafakada
yani yeme,
içme ve
barınacak
yerde
zaruret (az)
miktarına
razı olup
nefse dayalı
şeylere
fazla
bağlanmadan
daha çok
istememektir.
Allahü Teala
buyuruyor
ki; Ey kulum
verdiğim
rızka kanat
eyle,
insanların
en ganisi
(zengini-manevi)
olursun,
kimseye
muhtaç
kalmazsın.(Hadi-i
Şerif
Nihaye)
5-) Utanmak: Allahu Teala’nın razı olmadığı çirkin şeyler, yapmaktan
kaçınca;
başkalarının
kötülemelerinden
korkma ve
sıkılmaktır,
vehaye
etmektir.
Haya:
hadis-i
Şerfte
buyurur ki;
Haya
imandadır.
İmanı olan
cennettedir.
Fuhuş
kötülüktür.
Kötüler
cehennemdedir.
Hayasız
insan, halk
içinde
çıplak
oturan
kimseye
benzer.
Allahü
Teala’dan
haya ediniz!
Hakiki
anlamda
Allah’tan
haya etmek,
kötü
düşüncelerden
uzak durmak,
helal lokma
yemek ve
ölümü
hatırlamaktır.
Hakka varmak
isteyenler,
dünyanın
süsünden ve
zinetinden
uzaklaşır.
Kul haya
sahibi
olduğu
zaman,
nefsinin
arzu ve
isteklerine
meyletmek,
sonra hayayı
terk
etmektir.
Hayanın en
kıymetlisi
Allahü
Tealadan
utanıp
yaramaz iş
işlemektir.
6-) Cömert Olmak: Cömertlik iki türlüdür, maddi ve manevi. Maddi
cömertlik
İslam
dininin
emrettiği
gibi
parasını ve
malını
hayırlı
işlerde
kullanmak,
kazancını
içki, kumar,
şehvet gibi
nefsinin
arzu ve
isteklerine
dayalı
yollarda
kullanmamaktır.
Allah’ın
emrettiği
gibi yoksul
yetim ve
yardıma
muhtaç,
kişiler
yararına
sarf
etmektir.
Hz. Ali’nin
(K.V)
buyurduğu
gibi,
cömerdin
yemeği
şifadır,
cimrinin
yemeği ise
hastalıktır.
Allahü
Tealanın
cömertliğini
bir düşünün
ki
yerküresinde
yarattıklarının
cümlesine
nimetlerini
hiçbir
karşılık
beklemeden
sunmuştur.
Kafir
kullarını
dahi
rızklarını
kesmeden
verir.
Manevi cömertlik ise; Alimler sınıfında olan bir kişi ilim
cimriliği
yapmadan onu
layık olan
kişilere
sunmaktır.
Yani
bilgisini
ehli olandan
esirgememektir.
İlim adamı
yetiştirilmelidir
ki o ilmi
onu
ölümsüzleştire
aksi
takdirde
Allah’ın
kendisine
sunmuş
olduğu
hazineden
hiçbir eser
bırakmadan
ve kimseyi
yaralandırmadan
toprağa
gömmektir.
Buna da
ahmaklık
derler.
Nasıl ki bir
altın
madeniniz
olunca hiç
işlemden
seyirci
olursunuz ve
ömrünüz
nihayetine
erince de
geride
evlatlarınıza
bırakacak
bir
mirasınız
olmayınca
arkanızdan
rahmet
yerine
cimriliğinizden
dolayı lanet
okurlar. Bu
ilim
cömertliği
sanat
dalında da
geçerlidir.
7-) Tasavvuf İlmini Öğrenmek: Tasavvuf
ahlak ve
kalp
ilmidir.
Gönül yolu
ile önce
kendini,
sonra kendi
özünde
Tanrı’yı
bulmadır.
Gönlünü kötü
huylardan
temizleyip,
kalpten
imanın
vicdanileşmesini
sağlamak
kalpten
imanın
sağlamlaşması
için nefs-i
emareden
doğan şüphe
ve
tembelliklere
yer vermemek
kaydıyla,
sıkıntıları
giderip
ibadetinde
kolaylık ve
lezzetin
hasıl olması
için
gafletten
uzaklaşıp
her an
Hakk’la
beraber
olmaktır.
Tasavvuf
halidir, söz
değildir,
söz ile ele
geçmez. Hal
ile
yaşanılır.
Tasavvuf:
Namaz, oruç
ve geceleri
ibadet etmek
değildir.
Bunları
yapmak her
insanın
kulluk
vazifesidir.
Tasavvuf
insanları
incitmemektir
ve alçak
gönüllü
olmaktır.
Bunu elde
eden o ilme
vasıl olur.
Tasavvuf
ehlinin üç
vasfı
vardır.
Birincisi
toprak
gibidir.
İyiyi de
kötüyü de
bağrın da
besler,
ayırd etmez.
İkincisi
bulut
gibidir,
herkesi
gölgeler.
Üçüncüsü
yağmur
gibidir,
sevilen
kimseyi de
sevilmeyen
kimseyi de
sular. O
rahmet
suyunu
ayırım
yapmadan
herkese
gönderir.
İşte özet
olarak
tasavvuf
ilmini
öğrenmek
budur
azizim.
8-) Miskinlik: Miskin dünya nimetlerine sırt çevirmiş nefsini günlük
kazancıyla
az miktarda
tattırarak
terbiye,
yani eğitime
tabii tutan
dervişlik
makamıdır.
Miskinlik
iki
türlüdür,
imkansızlıklardan
veya
özgürlüklerinden
dolayı
yokluğa
düşenler,
bir de var
iken varlık
içinde
yokluk
çekenler
varlığının
imkansızlıklarından
dolayı
miskin
(fakir)
olanlara
dağıtanlardır.
Miskinlik
alçakgönüllülüktür.
Gururundan
kaçınmak
hırs, nefis,
öfke,
maskaralık
ve
tamahkarlık
gibi kötü
huyları terk
etmektir.
Yani
miskinlik
aynı zamanda
saydığımız
kötü
huyların
kendisinden
zayıflatmış
ve o
ahlaksızlığın
fakiri olmuş
demektir.
Miskinlik
kendisine
hiç varlık
tanımama
eyvallah
kapısının
kulu olmak,
bu yolun
kurallarını
benimseyerek
o anaya razı
olmak, itaat
etmek ve
teslim
olmaktır.
9-) Marifet Sahibi Olmak:
İlim ve
sanat sahibi
olmaktır.
Marifet
sahibi
olmak, gönül
yoluyla en
yüce düzeye
ulaşma ve
Tanrısal
sırlara erme
veresidir.
Gönülle
bilmek, yani
Allah’ı
gönüldeki
ilhamla
maşuk’a akış
olup
doğadaki
varlıklarda
onun
tecelliyatını
görmektir.
Marifet: Her durumda kulun, Allahu Tealanın verdiği
nimetlere
şükretmede
aciz
kaldığını,
en kuvvetli
zamanlarında
bile ona
şükretmekten
aciz ve
zayıf
olduğunu
bilmesiyle
ele geçer.
Marifetin
hakikati
Allahu Teala
dan başka
her şeyden
ümidini
kesmektir.
İnsanın
izzeti,
imanı ve
marifet
iledir. Mal,
rütbe ve
mevki ile
birlikte
değildir.
Zahiri
anlamda ise
madde ve
teknoloji
üzerine bir
sanat sahibi
olunmalı ki
insanlığa
faydalı
olabilinsin.
Marifet
bilgileri
keşf le
(Açmak,
gizli bir
şeyi bulmak,
ortaya
çıkarmak,
perdeyi
kaldırıp
gizli olanı
görmek
anlamındadır.)
ve ilham ile
hasıl ile
hasıl olur
hocadan
öğrenilmez.
Şeriat
bilgileri
ise üstattan
öğrenmekle
elde edilir.
Eğer ki
şeriat
bilgileri
ilham ile
hasıl
olsaydı
Allahu
Tealanın
peygamber ve
kitap
göndermesinin
lüzumu
kalmazdı. Bu
dünyada en
kıymetli şey
marifetullaha
kavuşmaktır.
Kalbinde
hardal kadar
dünya
muhabbeti
olan kimse
marifetullaha
kavuşamaz.
10-) Kendi Özünü Bilmek: Zira Hz. Resullulah’ın buyurduğu gibi nefsini bilen
rabbini
gerçek
olarak
bilir.
Nefsin
gerçek
manası
insanın
kendisidir.
İnsan-ı
Kamil’i
anlatmak güç
bir manadır.
Hz.
Mevlana’nın
buyurduğu
gibi:
“İnsanın
hakikatını
anlatsam
sizde
yanarsınız
bende” can
kafeste
susuz kalmış
bir bostana
benzer, suyu
verince
yeşerir
envayi türlü
bitki biter.
İşte
marifetin
muhabbeti su
misalidir.
İnsan
yeniden
hayat verir.
Kendini
bilmekteki
maksat
başkalarında
kusur
aramdan,
sürekli
kendisinin
eksik ve
yanlışlarını
denetleyip,
kendine
dönme ve
kendisini
vicdan
muhakemesinde
yargılayarak
arındırıp,
kendisinde
var olan
Tanrısal
gizlikleri
keşfetmektir.
HAKİKAT
KAPISI
Hakikat: Yüzeysellikten sıyrılıp, öze dönmektir. Her şeyi Allah
rızası için
yapıp yüce
yaradanı
hoşnut
etmektir.
Fecr Süresi
Ayet 28:
“Ey nefis
dön rabbine
razı etmiş
ve edilmiş
olarak.”
Ayetteki
ifade,
Tanrı’nın
rızasını
kazanmış
kulundan,
kendisinde
razı
olduğunu
beyan ederek
“Dön
Rabbine”
çağrısıyla
“FENAFİLLAH”
makamına
davet
etmektedir.
Fenafillah: Tanrı rızasını kazanmış kulun, kendi varlığını Tanrı
varlığında
yok ederek
onun yolunda
kendi
varlığından
geçmesidir.
Hakikat
yolcusu olan
kul
gerçekliğin
en yüksek
aşamasına
ulaşmak için
görünür
varlıklardan
kopma,
sıyrılma
anlamına
gelen
FENAFİLLAH,
bir bakıma
yalnız
Tanrısal
olanla
yetinmedir.
Bu aşamaya
ulaşmış
salik
(yolcu)
özünde ve
çevresinde
sadece
Tanrının
bulunduğunu
kavramış
olur. Bu
aşamada
“Ben” ve
“Sen” gibi
sözcükler
“Birliğe”
aykırı
olduğundan,
ikilik
yarattığından
geçersizdir.
Özetleyecek
olursak
fenafillah
ölmeden
evvel
ölmektir.
Tanrısal
özde ölümsüz
olma durumu
“Bekabillah”
makamını en
güzel
şekilde
Hallac-ı
Mansur (857
– 922) dile
getirerek
“ENEL HAK”
diyerek
“Bekabillah-ı”
tanımlamıştır.
Beka
durumunda
ulaşan kul,
Tanrı’nın
varlığıyla
var, onun
ezeli ve
edebi,
oluşuyla
ezeli ve
edebi olur.
“Beka
Billah”
Tanrı’nın
kendisidir.
Beka:
Sonsuzluk,
devamlılık
ve baki olan
anlamındadır.
O makama
erişen kişi
hakikat-ı
kavramış.
O’nunla O
olmuştur.
Hakikat
kapısının
makamları
ise
şunlardır:
1-) Alçak Gönüllü ve Türap Olmak:
Hz.
Peygamber Efendimiz, bir hadisinde Hz. Ali Efendimize: “Ebû
Türâb”
diye hitap
etmişti. Ebû
Türab’ın
sözlük
anlamı,
yaratılışın
ana
maddelerinden
sayılan dört
ana maddeden
birisi olan
topraktır.
Turab olmak,
alçak
gönüllülüktür.
Toprak, her
şeyi
karşılıksız verir,
karşılıksız
alır. Her
zaman
ayaklar
altındadır
yani en
alçak
gönüllüdür.
Herkes
tarafından
çiğnenmiş
olmasına
rağmen
kimseye dert
yanmaz.
Herkese
hoşgörü,
sevgi ve
şevkat
ile yaklaşır.
Toprak
cömerttir,
toprak
berekettir.
Toprak,
onunla
başlayıp
onunla
bitmektir.
İnsan da
herkesin
bastığı
toprak
anlamında
alçak
gönüllü
olmalı.
Allah’tan
gelen her
şeyi, gönül
hoşluğu ile
karşılamalı.
Hiçbir zaman
teslimiyetten
ayrılmamalı.
Yine hiçbir
vesile
kibirli ve
benlikçi
olmamalı,
insanlara
yüksekten
bakmamalı,
malıyla ve
bilgisiyle
övünmeyerek,
hoşgörülü
olmalıdır.
Herkesin
ilmine ve
bilgisine,
saygı
duymalıdır.
2-)
Kimsenin
Ayıbını
Görmemek: Hz. Ali Efendimiz, şöyle buyuruyor: “Akıllı bir kimse, önce kendi
ayıplarını
görür. Kendi
ayıbını
görmeyen
kimse,
başkasındaki
güzellikleri
göremez. Bir
kişinin
kendi ayıp
ve
kusurlarını
görmeyip,
başkalarının
ayıp ve
kusurlarıyla
uğraşması,
kötülük
olarak ona
yeter.
Yine Hz. Ali
efendimiz:
“Kim kendi
ayıbına
bakarsa,
başkasının
ayıbını
görmez.
Başkasının
kuyusunu
kazan kimse,
oraya
kendisi
düşer. Kendi
hatalarını
unutan
kimse,
başkalarının
hatalarını
büyük görür.
Başkasının
gizli
hallerini
ortaya koyan
kimsenin ise
kendi gizli
ve ayıp
halleri
ortaya
çıkar”
buyurarak,
bu konuyu
veciz bir
şekilde
anlatmıştır.
Hasan-ı
Basri
Hazretleri
de: “Ey adem
oğlu! Sende
mevcut olan
bir kusur
ile
insanları
kınayıp
dururken,
kamil bir
Müslüman
olamazsın.
Kamil
Müslüman
olmak için
önce kendi
kusurunu
ıslah
etmelisin,
sonra da
başkalarının
kusurlarını
ıslah ile
meşgul olman
gerekir.
Ancak bunu
yaptığın
zaman Allah
Teala’nın
has
kullarından
olabilirsin”
buyurmuştur.
Cenab-ı
Allah
Kur’anda:
“Birbirinizin
ayıplarını
(gizli
hallerini)
araştırmayın”
buyurmuştur.
(Hucurat,
12)
3-)
Elinden
Geleni
Esirgememek:
Bir kimse,
halka
hizmet,
Hakk’a
hizmet
anlayışı ile
tüm
yaratılanı
sevmelidir.
Darda
kalanların
yardımına
koşmalı;
bunları
yaparken de
hiçbir
karşılık
beklememelidir.
Daima
haklının ve
mazlumun
yanında yer
almalı,
hiçbir
vesile
adaleti
elden
bırakmamalıdır.
Hz. Ali
Efendimiz,
sürekli
olarak
haksızlıktan
kaçınmış,
gerek
öğütlerinde
ve gerekse
valilerine
gönderdiği
genelgelerde
iyiliği ve
iyilik
yolunda
savaşmayı
önermiştir.
Hakk,
Muhammed,
Ali yolunda
ilerlemek
isteyen bir
kimse de Hz.
Ali gibi
hareket
etmelidir.
4-) Tüm Yaratılanı, Sevmek:
Bunun için
tüm
yaratılana
bir nazarla
bakmak,
yaratılanı
yaratandan
ötürü sevmek
gerekir.
Başta insan
olmak üzere
tüm
yaratılmışı,
sevgi ve
muhabbetle
kucaklamalı
ve
sevmeliyiz.
Ayrıca
insanların
iyi ve
üretici
yanlarını
bulup,
onları o
yönde
çalışmaya
yönlendirmeli
ve hiçbir
vesile
onların
kusurlarını
görmemeliyiz.
5-) Tüm İnsanları Bir Görmek:
Yetmiş iki
millete bir
gözle
bakmalı.
İnsanlar
arasında
din, dil,
ırk ve
cinsiyet
ayırımı
yapmamalı.
Her inanç
grubunun
yaptığına
saygı
duymalı,
hiçbir
kimsenin
yaptığı
ibadeti hor
görmemeli ve
hoşgörü ile
karşılamalıdır.
Çünkü
Cenab-ı
Allah,
yapılan
ibadetin
şekline
değil, özüne
bakmaktadır.
6-) Vahdet-i Vücut ve Vahdeti Mevcut Anlayışı:
“Vahdet-i
Vücut ve
Vahdet-i
Mevcut”
anlayışına
göre,
Allah’ı bir
görmek, yani
tek olduğuna
inanmaktır. Bir
başka
deyişle varlığın
tek oluşu,
yani kâinatı
bir bilme,
Hakk ve
O’nun
tecellilerinden
başka hiçbir
şeyin hakiki
bir varlığı
olmadığına
inanmaktır.
Kısacası;
“Lâ Mevcuda
İllallah”
tır, yani
ondan başka
mevcut
yoktur.
Tasavvufta
ise Allah’a
yakın olma,
Allah’a
ulaşmak
anlamına
gelir.
Vahdet-i şuhud ise: Cenab-ı Allah’ın tek olarak görünmesidir, âlemde
tek
oluşudur.
Yani,
kesretten
vahdete
(çokluktan
birliğe)
dönüş
halidir.
Vahdet,
tekliktir.
Şuhud,
görünme veya
şahit
olmaktır.
Âlem-i Şuhud
ise görünen
âlem, yani
bu dünyadır.
Özetlersek,
Allah’ın
tüm
varlıklarda
görünmesidir.
Bu duruma
şahit olma,
yani her
şeyi
Allah’ın
tecellileri
olarak görme
halidir.
7-) Anlamı Bilmek, Sırrı Öğrenmek:
Bunun için,
tefekküre
varıp, o
yüce
yaratanın
tüm bilgi ve
sırlarını
müşahede
etmek
gerekir.
Yani, vermiş
olduğu
nimetlerinin,
bu dünyanın
tertip ve
düzenini,
kısacası tüm
sırlarının
hikmetlerini
düşünerek, O
yüce
yaratanla
bütünleşmek
gerekir.
Yine bu
makamda
insan,
nefsin
isteklerinden
kurtulup,
tefekküre
vararak,
“Allah’ın
Evi” olarak
nitelenen
gönül evinde
tecelli eden
gayba ait
bilgilerden
haberdar
olmaya
çalışır, bu
gibi
tecellilere
mazhar olur.
Bu duruma
gelerek
gönül gözü
açılan bir
kimse, gayp
âleminin tüm
bilgi ve
sırlarını;
kendi iç
dünyasında
ilham
yoluyla
sezebilir.
İlham,
kişinin özel
gayreti ve
çalışmaları
sonunda
kendisinde
meydana
gelen bazı
ilâhi
hassasiyetlerdir.
İlham,
hiçbir
aracıya
gereksinim
duyulmadan,
Allah’a ait
ilâhi
mesajların,
muhatabın
gönlünde
zuhur
etmesidir.
Muhatap bu
ilâhi
mesajları,
hisseder ve
Cenabı
Allah’ın
kendisine
müsaade
ettiği
ölçüler
içerisinde
açıklar veya
açıklamaz.
8-) Seyr-ü Sülüğünü Tamamlamak:
Hakikat
yolcusu,
manevi
olgunluğa
ulaşabilmesi
için
Tanrı’ya
yapacağı
seyrü
sülüğü, yani
manevi
yolculuğu,
dört aşamada
gerçekleşir:
1. Seyr-i İllallâh (Tanrı’ya yolculuk): Tüm beşeri
isteklerden
arınarak,
Allah’ın
iradesine
teslim olma.
2. Seyr-i Fillâh (Tanrı’da yolculuk): Tanrısal nitelikleri
kazanma,
Tanrı’nın
iradesine
göre hareket etme.
3. Seyr-i Maallâh (Tanrı ile birlikte yolculuk): Bu yolculuk,
kesretten
vahdete,
yani halktan
Hakk’a
yapılan bir
yolculuktur.
Buna
vahdet-i
vücut denir
ve bu makam,
her şeyin
Tanrısal
olmasıdır.
4. Seyr-i Anillâh (Tanrı’dan yolculuk): Bu yolculuk ise, vahdetten
kesrete,
yani
Hakk’tan
halka
yapılan bir
yolculuktur.
Burada
manevi
yolcu,
Tanrı’dan
tekrar halka
dönerek,
bireylere,
yani topluma
hizmet
edecektir.
Daha
doğrusu,
ruhlar
âleminden,
beşeriyet
âlemine
dönerek,
halkı irşat
edecektir.
9-) Tanrısal Sırları Öğrenmek ve Öğretmek:
Tanrı’nın
birliğinden,
yani ahad
(tek)
oluşundan
haberdar
olup, bundan
başkalarını
da haberdar
etmek
gerekir.
Çünkü Allah,
tek bir
varlıktır,
evrende
görünen tüm
nesneler,
O’nun
unsurlarıdır.
Nasıl ki,
biz bir
insana
baktığımız
zaman onu
tek görürüz.
Halbuki bu
insanın
bedeninde
elleri,
kolları,
ayakları,
ağzı, burnu,
kulakları,
kaşları,
kirpikleri ,
saçları
vardır.
Bedeninin
içersinde
ise
ciğerler,
dalak,
pankreas,
böbrekler ve
adını
sayamadığımız
milyarlarca
hücreler ve
mikro
organizma
mevcuttur.
Bundan
dolayıdır ki
Hz. Ali
efendimiz,
“insan,
küçük bir
âlem”
buyurmuştur.
İşte biz,
bir insana
baktığımız
zaman, tüm
bu
nesnelerin
teker teker
isimlerini
söylemeyiz,
bu bir insan
deriz. Allah
için de
O’nun bu
âlemde
bulunan
unsurlarını
teker teker
söylemeyiz,
Sadece
“Allah”
deriz. Veya:
“O, tektir,
yani Ahad”
tır” deriz.
Bunun
tasavvuftaki
söyleniş
şekli “Lâ
Mevcuda
İllallâh”
tır. “O’ndan
başka mevcut
yok”
demektir.
Çünkü Cenab-ı
Allah, bir
kudsi
hadiste:
“Küntü
Kenzen
mahfiyyen
feahbebtü en
u’refe
fe’halaktül
halk-â Li u-refe”
buyurmuştur.
Bu kudsî
hadisin
açıklaması
şudur: “Ben
gizli bir
hazine idim,
yani her
türlü
suretten
soyutlanmış
bir varlık
idim.
Bilineyim
istedim de
tüm
yaratıklarla
birleşip
kendime
muhabbet
için halkı
ve âlemleri
halk ettim”
buyurmuştur.
Buradaki
“halk ettim”
sözü, yoktan
var etme
anlamında
olmayıp,
Allah’ın
kendi
zâtını, bir
halden bir
başka hale
dönüştürmesiyle
meydana
gelme
şeklindedir.
Hadisin
sonundaki:
“Li-u-refe”
sözü,
bilinmektir
ve sevgiden
beklenen
sonuçtur.
Yani
Allah’ın,
hayat, ilim,
duyma,
görme,
söyleme,
kudret,
irade,
meydana
getirme,
yani
yaratma,
zuhur, yani
görünme ve
bunlara
benzer
sıfatlarıyla
birlikte,
insana
bahşettiği
muhabbet ve
sevgidir.
Özetleyecek
olursak,
sudur
öğretisine
göre, Allah,
önce
kâinatın tüm
bilgi ve
sırlarını
içerisinde
saklayan bir
çekirdek
idi. O,
görünmez
alandan,
görünür
alana
çıkmayı
diledi de
çekirdek
çatladı, nur
halinde bir
ışık oldu.
Bu ışık,
aynı atom
gibi
bölünerek,
zerre zerre
sonsuzluğa
yayıldı ve
bu zerreler,
Tanrı’nın öz
cevherinden
meydana
gelen ruhlar
oldu.
Sonsuzluğa
yayılan bu
zerreler,
kalp gibi
çarpan, ışıl
ışıl
parlayan
evreni
meydana
getirdiler.
Bu defa o
yüce
yaratan,
kendi
güzelliğine,
yüceliğine,
sonsuzluğuna
ve
büyüklüğüne,
yani O’nun
tüm
vasıflarına
hayran
olsunlar
diye, bu
ruhlara
kendi öz
cevherinden
emanet
olarak
sıfatlar
vererek,
onları farka
getirdi.
Yani
görünmez
alandan,
görünür
alana
çıkardı ve
böylece
insanoğlu ve
tüm
varlıklar
yaratılmış
oldu.
Dolayısı ile
kendisi de
farka gelmiş
oldu, yani
görünmez
alandan,
görünür
alana çıktı.
O, yüce
yaratan
farka gelen
bu zerrelere,
“elestü bi-rabbiküm?”
dedi,
yani “ben
sizin
Rabbiniz
değimliyim”
dedi. O
vakit tüm
ruhlar,
“evet sen
bizim
Rabbimizsin,
yani
yaratıcımızsın”
dediler.
Böylece
Allah’la
ruhlar
arasında bir
“ikrar”,
yani
sözleşme
yapıldı.
İşte,
kâinatı
kaplayan
bizler ve
görünür
görünmez tüm
yaratıklar
da dahil,
hep bu
nesnel
evrenin
ufaltılmış,
toz haline
getirilmiş
zerre
atomlarından
başka bir
şey değiliz,
yani aslında
biz oyuz. O
ise tüm bu
nesnelerin
yaratıcısı
değil, ta
kendisidir.
Bu hususta
şu Kur’an
ayetlerine
bakabiliriz:
Bizim
emrimiz, bir
anlık bakış
gibi, bir
tek sözden
başka bir
şey
değildir.
Bu
ayetteki
emir, “Kün!”,
yani
“Ol!”
emridir.
Diğer bir
ayet ise:
Hani Rabbin,
âdemoğullarının,
bellerinden
zürriyetlerini
alıp onları,
öz
benliklerine
şahit
tutarak
sormuştu:
“Rabbiniz
değil
miyim?”
Onlar:
“Rabbimizsin,
buna
tanıklık
ederiz”
demişlerdi.
10-) Müşâhede ile Tanrısal Varlığa Ulaşmak ve Hakla Bir Olmak:
Bir kimse,
müşahede
yoluyla,
önce İlm’el
Yakin,
Ayn’el Yakin
ve Hakk’el
Yakin
mertebelerine
vakıf olur.
Bunların
gerçekleşmesi
için:
1.
“Akıl” kesin
kanıt
kullanarak,
yani ilim
yoluyla;
Tanrı
hakkında
kesin bilgi
sahibi olur
ve buna
“İlm’el
yakin”
denir.
2.
Açıklama ve
bilim
yoluyla
bilme. Allah
sırlarının,
Hakk yolcusu
tarafından
müşahede
edilmesi,
yani, ilham
yoluyla
görünmesi,
“Ayn’el
Yakin”dir.
3.
Allah’ın
ilmiyle
ilimlenip,
vasıflarıyla
vasıflanıp,
O’nun
iradesiyle
Allah’ı
aracısız
görmek,
“Hakk’el
Yakin”dir.
Bu
sonuncusunun,
yani Hakk’el
yakin
mertebesinin
gerçekleşmesi
için de en
etkili araç,
aşk
ve
cezbedir.
Cezbe denen
şey ise,
insanın şuur
ve benliğini
yok edip,
bir an için
Allah’la
buluşmasını
sağlar,
insanı bir
an için
vuslata
kavuşturur,
bir an için
zerreden
bütüne doğru
bir akış
olur ki,
insan bir
damla iken
deryaya
karışır ve
bu aşk
deryasında
yok olur.
Bunun
kaynağı ise,
şekil
ibadetlerinden
ziyade,
sevgi, aşk
ve
muhabbettir.
Bu mertebeye
gelen insan,
Hakk’el
Yakin
mertebesine
erişerek,
kendi özünü
bilmiş olur.
Bir insanın,
bu
mertebelere
erişebilmesi
için, önce
Hakk-Muhammed-Ali
yoluna
girip, ikrar
vermeli ve
dört
kapı-kırk
makamın tüm
vecibelerini
yerine
getirmesi
gerekir.
Dört kapının
dördüncüsü
olan hakikat
kapısının
makamları
yukarıda
verilmiştir.
Bu kapının
on makamını
tekmil bilen
ve uygulayan
bir kimse,
gerçek
hakikat
kapısını
tamamlamıştır.
Hakikat
makamına
ulaşan,
yaşamını bu
inanç ve
şartlar
içersinde
düzene sokan
bir kişi,
küfrü imana,
zorlukları
kolaylığa,
çirkinlikleri
güzelliğe
dönüştürebilir
ve böylece
hakikat ehli
sayılır.
Hakikat
yolcusu,
gerçekte
Hakk’a talib
olmalıdır.
Bunun için
de özünü
toprak
etmelidir.
Çünkü
toprak, öyle
bir nesnedir
ki,
kendisine ne
kadar eziyet
edilse, o
buna daha
bol ürün
vererek
cevap verir.
Üzerine
hayvan
dışkısı
atılsa, o
bundan asla
gücenmez,
aksine daha
fazla ürün
verir.
Bundan
dolayıdır
ki, hakikat
yolcusu bir
talip aynı
toprak gibi
olmalı,
küfrü imana
çevirmesini
bilmelidir.
Hakikat
yolcusu olan
kimse,
kendisini
toprak edip,
“Marifet”
tohumunu bu
tarlaya
ekmeli. O
tohumu,
fakirlik,
alçak
gönüllülük
suyu ile
sulamalı,
rıza orağı
ile biçmeli,
sabır
harmanında
dövüp, fark
düveni ile
yumuşatıp,
şark yeliyle
savurup, hal
değirmeninde
un edip,
erkân
eleğiyle
eleyip,
irade
teknesine
koyup, iman
tuzuyla
tuzlayıp,
“muhabbet”le
yoğurup, aşk
ateşiyle
yakıp, gönül
fırınında
pişirip,
“Mürebbi”nin
önüne
gelmelidir.
Eğer makbul
görülüp
kabul
edilirse,
Şeriat,
Tarikat ve
Marifet
makamlarındaki
hizmetinin
karşılığını
görmüş
sayılır. Bu
kimsenin
Hakk
katındaki
mertebesi
yükselir ve
böylece
hakikate
erişerek,
kâmil insan
olur.
Eğer bir
talip,
pişmeden,
olgunlaşmadan
“Mürebbi”
önüne
gelecek
olursa, o
pişmemiş ve
çiğ bir
lokma
sayılır. Çiğ
lokma da
yenmez,
insanın
midesine
zarar verir,
lezzeti dahi
olmaz.
Bundan
dolayıdır
ki, Hakk,
Muhammed,
Ali yolunda
ve
erkânında,
çiğ lokma
yenmez,
çünkü
haramdır.
Yaşamında bu
aşamaya
gelen bir
kimsenin,
yaptığı her
işte
doğruluk,
düzgünlük,
söylediği
her sözde
kemalât
görülür. Bu
gerçeğin
farkına
varamayan
kimseler
ise, hangi
milletten
olursa
olsun,
gerçeği
görüp fark
edemez ve
delâlet
içersine
düşer.
|