|

PİRİM HACI BEKTAŞ BİZ
SANA GELDİK
İlim dergahının kapısını
açan
Pirim Hacı Bektaş ben
sana geldim
Güvercin donunda semaya
uçan
Pirim Hacı Bektaş ben
sana geldim
Felsefeni rehber kıldım
kendime
Hiçbir hile düşürmedim
kendime
Nevşehir'in Hacıbektaş
yurduna
Pirim Hacı Bektaş ben
sana geldim
Divanına sazım çalmaya
geldim
Ben pirime mihman olmaya
geldim
Ağlayan özümle gülmeye
geldim
Pirim Hacı Bektaş ben
sana geldim
Kırkların ceminde kazan
kaynıyor
Lokmanın tadına insan
doymuyor
Misali zemzem’den içen
kanmıyor
Pirim Hacı Bektaş ben
sana geldim
Gönlümden çıkmıyor
Hünkar'ın dağı
Aşkınla yanıyor yüreğim
bağı
Murtaza Yalçın'ın en son
durağı
Pirim Hacı Bektaş ben
sana geldim
(Murtaza Yalçın)
Her yıl 16
ağustos’ta dünyanın her
tarafından canlar
pirimize yüz sürmeye,
onu anmaya gelirler. O
kutsal topraklarda aynı
duyguyu, aynı heyecanı,
aynı aşkı, aynı sevdayı
bir yürek, bir can
olarak yaşarlar. Orada
pirimizin bizlere
haykırdığı gibi insan
olmaya, insanlığın
yaratılış gayesini ve
amacını sorgulamaya
kısacası pirimizin
darına, divanına durmaya
gideriz.
Pirim sana
geldik, seni anmaya,
seni anlamaya, seni
yaşamaya, 700 yıl önce
yaktığın meşaleyi
söndürmemeye geldik.
Bak, o gün olduğu gibi
bu günde birlik
içindeyiz, sevgi
doluyuz, değerlerini
yaşıyoruz, değerlerinin
ışığında karanlıklara
ışık tutuyoruz. Günümüz
insanı seni
anlayamadığı,
değerlerini koruyamadığı
için arayışa düştü, seni
bulmak, seni yaşamak
için…..
İnsanlık şüpheler ve
karanlıklar içinde
çırpınıyor. İnsanlığı bu
bunalımdan kurtarmanın
yolu dün olduğu gibi bu
günde aydınlatıcı, yol
gösterici rehberlere,
mürşitlere yani “İnsan-ı
Kamil”lere ihtiyacı
vardır.
İnsanlık, anlaşmazlıklar
içinde ve bu
anlaşmazlıkları
körükleyenlerin elinde
oyuncaktır. Nuh’un
gemisi nasıl insanları
ve hayvanların evcilini,
yabanisini bir araya
getirip tufandan
kurtarmışsa, bugünde
insanlığı kurtaracak
böyle bir gemiye ihtiyaç
vardır. Bu gemi ancak ve
ancak sevgi’dir.
Bu sevginin etrafında
kenetlenirsek, zincir
olursak kurtuluşa
erebiliriz. Çünkü her
şey madde değildir.
Geliniz; bugün o sevgi
deryasında bir yolculuk
yapalım yani Pirimizin
dergahına gidelim;
Horasan’da doğan ışık
artık Anadolu’dadır.
Anadolu’nun hamuru bu
ışıkla, bu sevgi
ırmağıyla beslenip
canlanmış, insanlığın
şevki, zevki, mutluluğu
ve umudu olmuştur. İnsan
taştan, demirden bir
gereç değildir. Duygulu,
gönlü, aşkı ve tek
sözcük ile ince ve soylu
duyguları olan onurlu
bir yaratıktır.
Kaba softalık ve
yobazlık bir yandan
materyalist felsefe bir
yandan bu büyük uzaklığı
geriye yani karanlığa
sürüklemek isterken o
sevgi pınarlarından bir
ışık doğuyor. Adı Hacı
Bektaş Veli oluyor. Hz.
İmam Ali soyundan
gelmiştir. Seyyid’dir
yani evlad-ı Resul
Dede’dir.
Pirimizin pir’i Lokman
Perende; “Bir aşk
kütüğü yakıp, Rum
üzerine atıyor.” Bu
mesajı alan Hacı Bektaş
Veli yollara düşüyor.
Pir’inin yanmış odun
parçası atmakla “aşk
ateşiyle yanmış bir
gönül yollamak”
istemiştir aşk kütüğünün
düştüğü yere. O, aşk
ateşine yanmıştır. O
yanan aşk ateşi
Anadolu’yu
aydınlatacaktır. Ve
oradan da Balkanlara,
Budapeşte’ye kadar can
incitmeden, gönül
kırmadan gidecektir.
Aydınlanmanın meşalesi
sönmeyecek ve
söndürülmeyecektir.
Anadolu’ya gelince;
taşlaşmış kalpleri
yoğuruyor, alın
teriyle ekmeğini
kazanamayanları
yürütüyor, insan
kişiliğinde yüceliği ve
evren içindekileri yüce
mekanını gösteriyor.
Çağın çeşitli baskıları
altında ezilen,
benliğini duyurmuş,
varlığını bildirmiş,
fani olana değil, ebedi
ve baki olana yönelmiş
ve yöneltmiştir.
Kararmış gönüllere ışık
olmuş, gönülleriyle
hoşgörüyü, yaratılanı
sevmeyi, gönül yapmanın
tohumunu ekiyor.
Emeğin kutsallığını
gösteriyor. Kendisi de
bizzat çalışarak,
çiftçilik yaparak,
hayvan otlatarak
geçimini sağlıyor.
Asalak yaşamanın onun
inancında yeri yoktur.
Doğruluğuyla,
dürüstlüğüyle önder
oluyor.
Hal ilmiyle de insanlığa
rehber oluyor. Toprak
gibi olmuş, fakat evrene
söz geçirircesine. Bir
damla su gibi olmuş,
engin denizlere
sığmamacasına “ölmeden
önce ölünüz” diyerek
insanlığa yepyeni
ufuklar bulmaya
yöneltmiş, eski yaşamda
ölmek ve bu yepyeni
yaşamda dirilmek,
üretmek, yoksulun
yoksulluğuna, kaderine,
acısına ortak olmak,
yeni şehirlerde yeni bir
evren kurmak o evrende
herkesin mutluğunu,
huzurunu paylaşmak ve
barış içinde kardeşçe
yaşamak. Sadece kendini,
kendi insanı, kendi
ülkesini değil bütün
insanlığın 72 milletin
sevgisine, birliğine,
dostluğuna hizmet etmek,
o yolda olmak ölmeden
önce ölerek
ölümsüzleşmek ve
sonsuzluk (beka)
aleminde dirilmektir..
Aşk ile uyandım aradım
derman,
Bu derde dermanım Pir
Hacı Bektaş.
Leyl,ü nehar yandım tâ
bulam derman,
Derdime derman Pir Hacı
Bektaş.
Tabibe varmayan cahildir
nadan,
Başında hazırdır kılıncı
uryân,
Tabîb oldu mu’in ol
şah-ı merdan,
Derdime dermanım Pir
Hacı Bektaş.
Kalbim Ruşen oldu
layemut buldu,
Tenim uryan oldu kenduyu
buldu.
Dü-cihan perdesi anda
ref oldu.
Gönlümün ziyası Pir Hacı
Bektaş.
Muharrem Mahzuni pir’e
dayandı,
Çerağımız Kırkbudak’tan
uyandı.
Kırklar meydanında
gülbank çekildi.
Hayır himmet verdi Pir
Hacı Bektaş.
(Muharrem Mahzuni)
Pirimiz Anadolu’ya
geliyor. Menakıbnameler
yazılmaya başlanıyor.
Her menakıbnamenin
arkasında bir gerçek
gizlidir. Taşları
yürütmek derken verilmek
istenen mesaj nedir? “Taş
gibi hareketsiz ve ölü
hale getirilmek istenen
Türk kültürünü ve ruhunu
canlandırmak ve
yürütmek, ayağa
kaldırmaktır. Evet
bu bir keramettir.
Nedir cansız duvarları
yürütmek?
Ruhsuz ve cansız bir
hale getirilmek istenen
bir ulusu kendine
getirip, işler duruma
sokmak, toplumsal
dayanışmayı ve güveni
sağlamaktır. Baskı
altında ki halkın gücünü
ve birliğini açığa
çıkarmak ve yürütmektir.
Beş taşları konuşturmak
ne demektir?
Taş sessizliği içinde ki
bir ulusu, konuşan,
hakkını arayan, zalime
ve haksızlığa boyun
eğmemeyi öğretip taş
sessizliğinden yani
esaretten kurtarmaktır.
Devletin dili Arapça ve
Farsça’dır. Devletin
dilini halk, halkın
dilini devlet
anlamamaktadır. Yani
dili bağlı olan ulusun
öz dilini açmak, sözüne
ve sazına ses vermektir.
Gönlündeki ışığı sadece
Anadolu’nun çilekeş
insanlarına değil,
Balkanlara, Budapeşte’ye
kadar bütün karanlıkta
kalmışların yoluna,
gözüne, gönlüne
serpiyor.
Anlamadan değil,
anlayarak inanmak, korku
yerine sevgiyi, inancı
kültür emperyalizmin
boyunduruğundan kurtarıp
gerçek kimliğine, Türk
diline, hal ilmine
dönüştürür.
Kabuğunda değil, kabuğun
içindeki meyveyi esas
almak onu tanımak
lazımdır. Her insanın
özünde bir “ben”
vardır o beni tanımak ve
bilmektir. İşte Anadolu
insanı o ben’ine
kavuşuyor ve dünya
hükümranlığına kavuşacak
olan bir imparatorluğu
kuruyor. O
imparatorluğun silahlı
kuvvetleri olan yeniçeri
ocağının da piri oluyor.
Bir ulusun belkemiği
silahlı kuvvetleridir.
İşte Anadolu’nun fethi
ve birliği…. Bunları
yaparken de Topsuz,
tüfeksiz gönüller
fethederek yapıyor.
İnkar edin bakalım,
kendinizi inkar edin.
Avrupa da engizisyon
mahkemeleri kurulurken
Anadolu’da bunlar
yaşanıyordu. Ve bunun
adı da Alevilikti…….
Bu mana sultanları
veliler işte o ben’imizi
tanıtmışlar, insan
olmanın okulu
olmuşlardır. Amaç, tek
sevgiliye ulaşmak ve
gerçeği görmektir.
Çünkü, bilmeden
varılmaz, varılmadan da
görülmez, görülmeden de
sevilmez.
Bir tasavvuf erbabı
şöyle der; “Mevlevilik
olmasa klasik musikimiz,
Alevilik olmasa Türk
kültürü ve halk
edebiyatı olmazdı.”
(Cafer Sadık Bektaş
Baba)
Hz. Peygamber efendimiz;
“Hikmet’i ehli
olmayana öğretmeyin…
Zira o hikmete zulmetmiş
olursunuz. Fakat
hikmet’i ehli olandan da
esirgemeyin. O zamanda
ehline karşı zulmetmiş
olursunuz.”
Pirimizin sözleri de
ehli olanlara, insan
olanlaradır. O gün onu
anlayamayanlar, ne yazık
ki bu günde anlamakta,
idrak etmekte zorluk
çekmektedirler.
Ehli olanlara Pirimiz
700 yıl önce seslenmiş:
·
Dört türlü cömertlik
vardır: Mal cömertliği:
Zenginlere mahsus, Ten
cömertliği: Gazilere
mahsus, Gönül
cömertliği: Ariflere
mahsus, Can cömertliği:
Aşıklara mahsustur.
·
Tasavvuf ve afiyet bir
araya gelemezler.
Tasavvuf, Tanrıdan ayrı
nesneden bezgin, küskün
olmak, masiva’dan
çözülmektir.
·
Kendisinden gezi için
izin istemeye gelen bir
dervişle şu konuşma
olmuş:
- Niçin seyahat
ediyorsun?
- Akmayan su
bozulur diye.
- Neden deniz
olmuyorsun, hem akmaz
hem de bozulmazsın?
·
Beş şey en yazık
olanıdır: Güneşe karşı
yanan ışık, görmeyen bir
göze karşı güzel yüz,
çorak tarlaya karşı
güzel yağmur, karnı tok
olana karşı nefis bir
yemek ve ahmak adama
karşı doğru söz.
·
Hakk’a sadık, halka
insaflı ol. Büyüklere
himmet ve saygı,
küçüklere şefkat,
düşmanlara
yumuşaklık, dostlara
vefa, nefse hakimiyet,
dervişlere cömertlik,
bilginlere
alçakgönüllülük göster
ve cahillere sükut et.
·
Devrin Sultan’ı,
Hazret-i Pir’e: “Benden
bir şey iste…” demiş.
Hazret-i Pir: “Bana
sinek yaklaştırma”
buyurmuş. Sultan:
-
Ben sineğe buyruk
verecek kadar yetkili ve
yetenekli değilim…
deyince:
- Bir sineğe
hükmedemeyen bana ne
verebilir ki? Diye
buyurmuşlardır.
·
Cennet için ibadet
geçersizdir.
·
İyiliğe karşı kötülük
hayvanlıktır.
·
İbadetin yeri başka,
işin yeri başkadır.
·
Ayağa kalkarsan hizmet
kastiyle kalk, eğer
konuşacak olursan
hikmetle konuş,
oturacağın zaman
hürmetle otur.
·
İnsanın değeri taşıdığı
vicdanın ağırlığı ile
ölçülür.
·
Karşındakinin iyi
olmasını isteyen, kendi
iyi olmalıdır.
·
Düşünce karanlığına ışık
tutanlara ne mutlu.
·
Kadınları okutunuz,
kadını okumayan
milletler, yükselemez.
İnsan gerçek
benliğini bulmalı ve
hakikatini görmelidir.
Gerçeği aramak ve yaşama
sevinciyle dolmaktır.
Yaşamımızı, evrenin
gerçeklerine uydurmak;
miskince bir tevekkül
değil, hırs ve tamahtan
uzak başarılı bir yaşama
kavuşturmaktır. Bilgi ,
tüm ulusa lazımdır.
Okumak, erkeğe olduğu
kadar kadına da
gereklidir. Pirimiz, bu
farklılığı 700 yıl
önceden görmüş ve
kaldırmıştır. Yüzyıllar
sonrasına bile söz
yürütecek bir yaşam,
yaşayış, canlılık aşk ve
şevk içerisinde bir
insanlık ideali…..İşte
O, bunu
gerçekleştirmiştir.
Baba erenlere sormuşlar:
-Baba erenler 100 yaşına
geldin, bize
söyleyeceğin nedir? Baba
cevap verir:
-Vallah evlat, yazın
çamaşır astım kurudu,
kışın hoşaf yaptım
soğudu…der.
Yani, her iş, her olay
doğadaki haline
koşullarına göre
olduğunu belirtmiştir.
Evliyâdan gelen kelâm,
okunun Kur’an değil mi?
Gerçek Veli’nin sözleri,
Sure-i Rahman değil mi?
Çûn seni Hakk yarattığı,
kendûye mir’at ettiği,
Tecelli-i zât ettiği
Suret-i İnsan değil mi?
Hakk haberin dinleyene,
candan kabul eyleyene,
Hakkı bilip anlayana,
sözümüz burhân değil mi?
Gerçek elini tutmayan,
gönlü ana perkitmeyen,
Hakk-ı Batıl’ı seçmeyen,
câhil-ü nâdân değil mi?
Ey Kaygusuz halin nolâ,
gitmez isen doğru yola?
Hakk kerem itse bir
kula, Hakikat ıyân değil
mi?
(Kaygusuz Abdal)
Yüce kitabımızı,
kendisinin de
anlamadığı bir dilden
ölü kitabı yapanlar
velileri nasıl
anlayabilirler ki!
Anlayamadıkları içinde:
“Türbeleri ziyaret
etmeyin, Allah’a şirk
koşmayın”, diye
fetva verirler. Oysa bir
ayette: “Gözünüzü
açın! Allah’ın velileri
için hiçbir korku
yoktur.. tasaya da
düşmez onlar,”
(Yunus,62) der.
Dinin özünü
kavrayanlardan olan
sayın Nurettin Topçu
günümüzün din anlayışına
teşhisi ne güzel
koymuştur:
“Bugün yapılması
gerekli bir ıslahat,
dinin ruhu demek olan
tasavvufla, ona uygun
şekiller arayan şeriatın
uzlaştırılması
olmalıdır. Bu, ruhlar
alemine yapılacak bir
müdahale olacaktır. Buna
muvaffak olmak için
şiddete, ithama
(suçlamaya), gayza
(öfkeye), galeyana veda
etmeliyiz.
İbadetlerimizde
kemiyetin (niteliğin)
bize, keyfiyetin
(niteliğin) Allah’a ait
olduğunu bilerek sayı
sayma heveslerini
çocukluğumuza bırakalım.
Dualarımızda,
dağın ardındaki
sağırlara haykırma değil
de, bize bizden daha
yakın olan Allah’a
çevrilme ve ona sığınma
hali olduğunu
unutmayalım. Allah’ı
bırakıp halka yaranmak
için haykıran ma’bed
(tapınak) artistlerine
haddini bildirelim.”
Pirim
seni özlediyip dergâhına
geldik, ışığının altında
olmak ne güzel… Sazımız
sana olan hasrete feryat
ediyor…Pirim duyuyor
musun…..
Varayım dedim huzura
Yüz yıl geldi gün,
efendim!
Senden ayrı dura dura
Fakirin üzgün, efendim!
Canda, tende Hakk
yoldaşım
Yoluna fedadır başım
Sultanım, Hacı Bektaş’ım
Aşk olduk bugün,
efendim!
Sensin anam, babam, atam
Sensin gönlümüzde temam
Has bahçemiz buram buram
Kokuyor gülün, efendim!
Evlatların birliktedir
Tatlı tatlı dirliktedir
Halleri fakir’liktedir
Günleri düğün, efendim!
Demir asa, demir çarık
Susuz dudaklarım yarık
Göğsüm aşkınla kabarık
Sendeyim bugün, efendim!
Kabe bildim, geldim sana
Dağlar dolana dolana
Nazar kıl Bedri Noyan’a
Halini gördün, efendim!
(Bedri Noyan)
Her canlı Hakk’a
yürüyor, yani eskiyor.
Her eskiyen de bir
diriye tohum oluyor.
Horasan erenlerinin
tohumları bu ülkede
kurumayacak ve de
kurutamayacaklardır.
Hacı Bektaş Veli Türk
halkına getirdiği ulusal
ve insancıl düşünüşü,
inanış ve yaşayışı
unutturmadan aydınlığa
çıkarmak ve sonsuza
kadar pirimizi ve yüce
yolunu anmak, yaşatmak
dileğiyle gerçeğin ışığı
hiç sönmesin…
Pirimizin himmetleri
cümle insanlıkla
birlikte olsun…..
Ali Rıza UĞURLU
Alevi İslam Din
Hizmetleri Başkanı
|