|
KUREYŞAN OCAĞI
SOY SECERESİ
Seyyid Hacı Kureyş
Hazretleri İmam Musa-i
Kazım soyundan
gelmektedir. İmam Musa-i
Kazım’ın evlatları’nın
isimleri aşağıda
sıralanmıştır:
1-Kazım
2-İsmail
3-Cafer
4-Harun
5-Hasan
6-Hüseyin
7-Ahmed
8-Hüseyin
9-Abdullah’il Ekber
10-İshak 11-Abdullah
12-Zeyd
13-Hasan
14-Fazl
15-Selma
16-Hatice
17-Aişa
18-Emine
19-Hesene
20-İbrahim’al-Mükerrem
Mücab (Hacı Bektaş Veli
ile Mahmud Hayrani’nin
atası)
21-Aişe
22-Seleme
23-Meymune
24-Ümmü Gülsüm
25-Ayn-i Ali
26-Zeyn-i Ali
27-Ali bin Musa Rıza (8.
İmam)
On İki İmamlardan
yedincisi olan İmam
Musa-i Kazım’ın oğlu
Seyyid İbrahim’al-
Mükerrem Mücab, Seyyid
İbrahim’al- Mükerrem
Mücab’ın oğlu Seyyid
Musa Sani, Seyyid Musa
Sani’den üç evlat
dünyaya geldi; ilki
İbrahim Sani, ortancı
evladı İbrahim Mükerrem,
üçüncü evladı İbrahim
Mücab’dır. İbrahim
Sani’nin evladı Hünkâr
Hacı Bektaş Veli’dir.
İbrahim Mücab İran ve
Irakta ki dedelerin
atasıdır. İbrahim
Mükerrem’in bir oğlu
vardır, adı Seyyid’tir.
Seyyid’in oğlu Seyyid
Kureyş’tir.
Eğer ki soy şeceresini
daha ayrıntılı ele
alacak olursak şöyledir:
1.
İbrahim Peygamber
2.
İsmail Peygamber
3.
Adnan
4.
Muet
5.
Nizam
6.
Muzer
7.
İlyas
8.
Mudrike
9.
Muzeyme
10.
Kenan
11.
Nezer
12.
Malik
13.
Fikri
14.
Galip
15.
Ceviyi
16.
Kaap
17.
Mekki
18.
İzulap
19.
Kusay
20.
Abdulmenaf ile
Abdulsemes bunlar ikiz
ve yapışık olarak
dünyaya geldiler, kılıç
ile birbirinden
ayırdılar.
Abdülmenes’ten Ebusufyan
ve onun oğlu Maviye
dünyaya geldiler.
Abdülmenaf’tan Haşim,
Haşim’den Abdulmutalip
dünyaya geldi.
1.
Haris
2.
Ebu Talip
3.
Ebu Lehep
4.
Gaydak
5.
Mukavim
6.
Dirar
7.
Zübeyir
8.
Abbas
9.
Hamza
10.
Abdullah, Abdullah’tan
571 de Hz Muhammed
dünyaya geldi. Ebu
Talip’ten Hz. Ali 598 de
Kâbe’de dünyaya geldi.
Hz. Muhammed’den Hz.
Fadime dünyaya geldi.
624 de Hz. Ali Hz. Fatma
ile evlendi. Hz. Ali ve
Hz. Fatıma’dan İmam
Hasan ve İmam Hüseyin
dünyaya geldiler. İmam
Hasan’dan evlat kalmadı
hepsi Kerbela da şehit
oldular. İmam
Hüseyin’den İmam Zeynel
Abidin, İmam Zeynel’den
İmam Muhammed Bakır,
İmam Muhammed Bakır’dan
İmam Caferi Sadık, İmam
Caferi Sadık’tan İmam
Musa-i Kazım, İmam
Musa-i Kazım’ın 37
evladı dünyaya geldi.13
kız 24 erkek. Birinci
oğlu İmam Rıza Şah
Horasan, İmam Rıza’nın
oğlu İmam Muhammed Taki,
İmam Muhammed Taki’nin
oğlu Ali’yyün Naki, İmam
Naki’nin oğlu İmam
Hasan-ül Ali Askeri
Gazi, İmam Askeri’nin
oğlu İmam Muhammed Mehdi
Sahip Zaman, işte bunlar
imamlardır.
Seyitlere gelince İmam
Musa-i Kazımın Diğer
evlatları:
1.
İmam Musa Kazım
2.
Seyit Mehmet
3.
Seyit İbrahim Mücab
4.
Seyit Hasan
5.
Seyit Mehmet Sani
6.
Seyit Mehdi
7.
Seyit Hüseyin
8.
Seyit İbrahim Us Sani
9.
Seyit Mehmet Halis
10.
Seyit İsak
11.
Seyit Musa-ı Sani
12.
Seyit İbrahim Sani oğlu
Hacı Bektaş Veli
13.
Seyit Mahmud
14.
Hacı Kureyş (Büyük
Kureyş Olarakta Bilinir.
İbrahim Mükerrem’in
Evladıdır. )
15.
Seyyid Kıl
Hacı Seyyid Kureyş’in,
Seyyid Kıl adında bir
oğlu vardır. Eşi genç
yaşta ölmüştür. Hacca
gittiğinde mısırlı dul
bir kadını eş olarak
almıştı ve beraberinde
getirmiştir. Bu kadının
ilk evliliğinde iki oğlu
vardır. Bu evlatlarını
beraberinde getiriyor.
Bu çocuklar Seyyid
olmayıp, halk arasında
“Mısırlıoğulları”
denilirler. Bu çocuklar
yaş itibariyle Seyyid
Kıl’dan büyük oldukları
için, Seyyid Kıl’a
eziyet ediyorlardı.
Seyyid Kıl da bu eziyet
yüzünden Tunceli’ye
hicret etmiştir.
Seyyid Kıl, Abdal Musa
kızı ile evleniyor ve
dört çocuğu dünyaya
geliyor: Zeli, Celi,
Aşkar ve Seyyid Haydar
(Düzgün Baba) bu dördü
de sır oluyorlar. İkinci
hanımı olan Lolan’lı bir
kızı Seyyid Kıl’a
veriyorlar bundan altı
oğlu dünyaya geliyor.
1.
Seyit Kıl
2.
Seyit İsmail
3.
Seyit Mav
4.
Seyit Dursun
5.
Seyit Rıza
6.
Seyit Kamil
Seyyid Kâmilin oğlu
Seyyid Kureyş’tir ki
buna Küçük Kureyş
derler. Küçük Kureyş’in:
Hüseyin-Gazi-Gülüm-Ali
adında dört evladı
vardır. Bu evlatlardan
Kureyşan ocağı dört kola
ayrılmıştır. Gaziyan’lar,
Aliyanlar, Gülümler,
Hüseyinler ve bunlardan
devam eden Kalyanlar,
Hemolar, Çinolar,
Kudanlar Tunceli’de
kaldılar ve Anadolu’nun
her yanına dağıldılar.
KUREYŞAN OCAĞI
Kureyşan Ocağı,
Anadolu'da ki ocaklar
arasında en eski ve en
köklü olanıdır. Geçmişe
ait bütün bilgi ve
belgelerde olduğu gibi
Kureyşan Ocağının
belgelerinde de yeterli
özenin gösterilmemesi
sonucunda birçoğunun
kaybolduğu açık bir
gerçektir. Bütün bunlara
rağmen halen bazı
ailelerin elinde bu
ocağa ait bilgi ve
belgelerin bulunduğunu
da tahmin etmekteyiz.
Nitekim bize ulaştırılan
belgeler yanında, henüz
açığa çıkarılmayan
birçok belgenin de
bulunduğunu biliyoruz.
Bu belgelerin
incelenerek
yayınlanmaması sonucu
kültürümüze ait
bilgilerin unutulmaya
terk edileceği
düşüncesi beni derin
bir üzüntüye sevk
etmektedir. Ancak
belgeleri ellerinde
tutan bazı aileler bu
belgelerin tamamen
sağlıksız ortamlarda
tutmaya devam
etmektedirler. Her yeni
gelen kuşağın konunun
önemine daha az
inanması sonucunda da
belgeler yok olup
gitmektedir.
Kureyşan Ocağı
Horasan'dan gelerek
Anadolu'ya yerleşen On
iki aşiretin (oymağın)
bağlı olduğu bir
ocaktır. Bu aşiretler
şunlardır:
a-Millet aşireti,
günümüzde Erzincan’a
bağlı Tercan ilçesinin
köyleri ile Van’ın Özalp
ilçesine bağlı köylerde,
az da olsa Tunceli’de
yerleşik bulunan Milan
adlı aşiretidir. Tercan
ilçesine bağlı olanlar
Alevi olup, Van’a bağlı
Özalp ilçesinde
yaşayanlar ise
Şafidirler.
b-İzol aşireti,
günümüzde Urfa’ya bağlı
Suruç, Birecik, Halfeti
ilçeleri ile Malatya’ya
bağlı Battalgazi
ilçesinin köylerinde
yaşarlar.
c-Haydaran aşireti,
günümüzde Tunceli’ye
bağlı Nazimiye ile
Pülümür ilçelerinin
köylerinde yerleşik
bulunurlar.
d-Karsano aşireti,
günümüzde Tunceli’ye
bağlı Nazimiye ile
Pülümür ve Kıği
ilçelerinin köylerinde
yerleşik bulunurlar.
e-Lolan aşireti,
Tunceli’ye bağlı
Nazimiye ile Pülümür
ilçeleri ile Erzincan’a
bağlı Tercan ilçesi ve
Muşa bağlı Varto
ilçesinin köylerinde
yerleşik bulunurlar.
f-Beritan aşireti, bu
aşiret göçeber
olduğundan yerleşik bir
şekilde yaşamamışlardır.
g-Badılan ve Zaza
aşireti, bu aşiretler
günümüzde Elazığ Palo
ilçesi, Bingöl ili
merkez köyleri ile genç
ilçesi, Diyarbakır iline
bağlı Lice, Çermik,
Çüngüş ilçeleri ve
köylerinde yerleşik
bulunurlar.
h-Yine secerede adı
geçen Arap Tahir, Dada,
Zudolyan, Mardini,
İlyas, Çalfar
aşiretlerinin nerede
oldukları
bilinmemektedir.
ı-Alan aşireti,
Tunceli’ye bağlı
Nazimiye ilçesi, Van
iline bağlı Çatak
ilçesinde bulunmaktadır.
Henüz kesin bir bilgi
bulunmamakla birlikte
güçlü bir sözlü
geleneğe bağlı, olan
ocaklarla ilgili
bilgilere dayanarak
söylemeli gerekir ki
"dikme " adı verilen ve
sonradan bazı oymaklar
da bu ocağa
bağlanmışlardır.
Elimizdeki belgeler
Kureyşan Ocağının
dağıldığı alanları:
Tunceli, Erzincan,
Malatya, Adana,
Gaziantep, Adıyaman,
Muş, Varto, Ankara,
Konya ve Urfa olarak
göstermektedir. Gerek
Tunceli, gerek Adıyaman
ve gerekse Erzincan
yöresinin dedeleri ve
yaşlılarının verdiği
bilgiler: Halep, Rakka,
Amasya, Tokat,
Çanakkale,
Edirne'de de bu ocağın
ileri bağlılarının
bulunduğunu ortaya
koymaktadır.
Kureyşan ocağı
Anadolu'da hakkında
belge bulunan en eski
ocaklardan biri olmakla
kalmamakta üzerinde bir
ocak kimliği ile
araştırma yapılmış
ocaklardan biri olarak
da dikkat çekmektedir.
Kureyşan isminin ise
ocağa adını veren Hacı
Kureyş'ten geldiği
Kureyş kelimesinin ise
"Koreyşan/ Horeysan/"
kelimesinin halk dilinde
aldığı biçimlenmeden
kaynaklandığı değişik
kaynaklar tarafından
ifade edilmektedir.
Kureyşan Ocağı üzerinde
yapılan ilk ciddi
çalışma Mehmet Şerif
Fırat'ın Doğu İlleri ve
Varto Tarihi isimli
kitabında yer
almaktadır. Kitapta
Varto'da Kureyşan ocağı
üzerine elde edilmiş bir
belgeden söz edilmekte
ve bu belgeyi açarak
okuduklarını
belirttikten sonra
Kureyşan Ocağına bağlı
on iki oymağın
isimlerini
sıralamaktadır. Belgenin
Alaaddin Keykubat
Dönemi'nde ceylan
derisine hazırlanmış bir
belge olduğu da yine bu
kaynakta
nakledilmektedir. Daha
sonra aynı belgeyi
araştırmak üzere bölgeye
giden araştırmacı yazar
Nejat Birdoğan da
belgenin kendisinin ve
sekiz kişinin bulunduğu
bir ortamda yeniden
açılarak okunduğunu
belirttikten sonra bu
on iki oymağın
isimlerini tıpkı Şerif
Fırat gibi sayarak
belgenin Alaaddin
Keykubat tarafından
onaylandığını daha
sonra sırası ile Osmanlı
padişahları tarafından
da belirli dönemlerde
tasdik edildiğini
söylemektedir.
Belgenin tasdik edilmiş
olması Selçuklu Devlet
adamlarının ve Osmanlı
Padişahlarının bu ocağı
resmen tanıdığı ve bağlı
olan on iki oymağın ve
dikmelerinin
sorumluluğunu da bu
ocağa verdiklerini
göstermesi bakımından
çok önemlidir.
SÖYLENCELERE GÖRE SEYYİD
HACI KUREYŞ
MEKÂNLARI VE ANLATILAN
EFSANELER
Bağın ve Bağın’daki
Keramet
Selçuklu padişahları,
Doğu taraflarına sefere
çıktıkları vakit,
Bağeyin kalesinde
kışlarlardı. Evliya
Çelebi’nin,
Seyahatname’sinde,
“Bağeyin Şehri” ile
ilgili bölüm aşağıdadır.
“… Palu’nun varoşu: bu
kalenin ensesinde
Bağeyin namında irem
bağı gibi bir köy
vardır. Meşhur bir
gezinti yeri ve
ormanlıktır. Ki, Palu
beylerinin hassıdır.
Orada, bir nehir, bir
kayadan çıkar, Ab-ı
Hayat’tan nişan verir.
Şat’t’u-l-Arab’ın üç
kolu vardır. Birisi de
budur. İskender’in bu
mahalde oturacak yeri
vardır.”
Selçuklu padişahı
Alâeddin-i Keykubad,
ordusuyla, Bağeyin
kalesinde kışladıkları
yılda, bu kalenin
komutanı padişahın
huzuruna giderek:
“Nehrin karşı yakasında
bulunan Çelleqas köyü, (Çelleqas
köyü; Elazığ ili
Karakoçan ilçesi’ne
bağlıdır) bu köyde de
Seyyid Kureyş adında bir
Seyyid’in dergâhı
bulunmaktadır. Halk
arasında bu Seyyid’in
keramet olduğu
söylenirse de, bana
göre, bu zat sihir ve
büyü ile
ilgilenmektedir” deyip
şikâyette bulunur.
Padişah Alâeddin, sihir
ve büyüden nefret
ettiğinden dolayı,
Seyyid Kureyş’i huzura
getirmeleri emrini
verir.
Padişahın emri üzerine,
bir müfreze asker
köprüden karşıya geçerek
Çelleqas köyüne gider.
Dergâha vardıklarında
Seyyid Kureyş’in ibadet
etmekle meşgul
bulunduğunu görürler.
Orada oturup beklerler.
Seyyid’in ibadet etmesi
sona erdiğinde, derdest
edip götürürler.
Padişahın makamına
çıkardıkları vakit,
padişah onu, “sihir ve
büyücülük” yapmakla
itham eder.
Seyyid Kureyş, padişahın
ithamını reddettikten
sonra, “Kerametimiz,
ceddimiz himmeti,
Tanrı’nın da inayetiyle
gerçekleşmektedir”
yanıtını verir.
Seyyid Kureyş’in
yanıtına karşılık,
Padişah da, “Kerametin
varsa fırına gir de
ispatla” karşılığını
verir. Adamlarına da,
“Fırında odun yakılarak
son hadde kadar
kızdırılması” emrini
verir.
Padişahın emri üzerine
kaledeki fırında odunlar
yakılır ve son hadde
kadar kızdırılır. Seyyid
Kureyş, fırının kapısına
getirilince, kendisine
en yakın bulunan padişah
naibinin bileğinden
yakalar ve kendisiyle
birlikte fırının içine
sürükler.
Bu olay, padişahla
mahiyetindekilerin
iradeleri dışında
geliştiğinden dolayı,
naibi kurtarmaya fırsat
bulamazlar. Ve ister
istemez fırının kapısını
üzerlerinden kapatmak
mecburiyetinde kalırlar.
Fırının kapısı
üzerlerinden
sürgülendikten sonra,
padişahla
maiyetindekiler,
fırından birkaç metre
uzakta durup beklerler.
Aradan iki saat geçince,
fırının kapısını
açtırırlar. Padişahla
maiyetindekiler, fırının
kapısını geldiklerinde,
hayretten dona kalırlar.
Onları, hayrete düşüren
olay şuydu:
Fırının içi buz
tutmuştu. Padişah naibi,
buzdan bir heykel haline
dönüşmüş, fırının
kapısına yaslanmıştı.
Seyyid Kureyş ise,
fırına ilk girdiği
haliyle ayakta
duruyordu.
Uzaktan, bu olayı
seyredenler, padişah
naibinin, buzdan bir
heykel halinde
bulunduğunu görünce, hep
bir ağızdan: “Beyaz…
Beyaz...” diye
bağırdılar. O günden
sonra da naibin lakabı
“Devriş Beyaz” olur.
Askerler, naibi bir
bezin üzerine koyup
fırından çıkarırlar. Ve
düzlük bir yere götürüp
yatırırlar. Naibin
arkasından da Seyyid
Kureyş fırından çıkar.
O’nun himmeti ile naibin
buzları çözülür ve
kendine gelir. Ayağa
kalktıktan bir müddet
sonra, padişah onu
huzuruna çağırır,
gördüklerini anlatmasını
ister.
Naib “Padişahım der;
fırına girdiğimizde, içi
birkaç saniye
içerisinde, bir insanı
eritebilecek sıcaklıkta
idi. O anda gaipten
beyaz bir kuş peyda oldu
ve kanat çırpmaya
başladı. Kanat
çırpmaları hızlandıkça,
fırının içi sağuyor idi.
Bir müddet sonrada ateş
söndü ve fırının içi buz
tutmaya başladı.
Üşüdüğümü ve donmak
üzere olduğumu
hissettim. Ondan
sonrasını da
hatırlamıyorum.”
Fırın olayından bir baç
gün sonra, naip
padişahın huzuruna
giderek: “Padişahım,
der, bu güne kadar
hizmetinizde kusur
etmedim. Lütfedin de
bundan sonra o seyidin
hizmetine gireyim.”
Padişah da naibin
dileğini kabul eder ve
onu Seyyid Kureyş’in
hizmetine verir.
Seyyid Kureyş’e Gelen
Sofra:
Mevsim kış, her yer
karla kaplı…
Şubat ayının güneşli bir
gününde padişah Alâeddin
ava gitmeye karar verir.
Başveziri ile
mabeyincilerini yanına
alarak birlikte yola
çıkarlar.
O dönemde, Peru Suyu
nehrinin üzerinde
Urartulardan kalma eski
bir köprü vardır.
Padişahla
mahiyetindekiler, bu
köprüden karşıya
geçtikten sonra, yukarı
doğru ilerlerler. Bir
buçuk saatlik
yolculuktan sonra
Çelleqas köyüne
varırlar. Yol
yorgunluğunu gidermek
amacıyla Seyyid
Kureyş’in dergâhına
varırlar.
O günlerde de Seyyid
Kureyş Çelle’den yeni
çıkmıştı. Padişah ile
mahiyetini görünce
“Tanrı Misafirleridir”
düşüncesiyle, onları
dergâhın salonuna
götürür. Ve salonda
serili bulunan
minderlere oturmalarını
söyler. Kendilerine
kahvaltılık hazırlamak
amacıyla mutfağa girdiği
sırada padişah,
mahiyetindekilere:
“Bölgede yaşayan halkta
olduğu gibi, Seyyid’in
evinde de tereyağı ve
çökelekten başka yiyecek
bulunmaz. Midelerimiz bu
yiyecekleri hazmetmeye
uygun değildir” der.
Seyyid Kureyş, mutfakta
kahvaltı hazırlamakla
meşgulken, konuşulanları
işitir ve ellerini
gökyüzüne doğru açarak:
“Ya Rabbim, kullarınız
bize tepeden
baktıklarından
kendilerine ikramda
bulunmak istediğimiz
yiyecekleri bile
beğenmiyorlar” der.
O an, gaibden üzerine
nadide yemek takımları
ve envayi çeşit
yemeklerle bezenmiş bir
sofra peydah olur,
salonun orta yerinde
kurulur.
Padişah ile
mahiyetindekiler bu
olayı görünce, şaşırıp
kalırlar. O anda Seyyid
Kureyş, mutfaktan çıkıp
gelir ve:
“Buyurun, soframız
hazırdır” der.
Seyyid Kureyş, onlarla
sofraya oturur ve onları
cesaretlendirmek
amacıyla, ilk lokmayı
kendisi alır. Birlikte
tüm yemekleri yerler.
Sofra konuşmalarında baş
vezir söz alarak:
“Sultanım” der. “Yemeğin
lezzetine sözümüz yoktur
ama meyve ve sebzede
gerekli. Şu anda bir
karpuz olsaydı ne güzel
olurdu.”
Padişah, baş vezirin
amacının Seyyid Kureyş’i
zor durumda bırakmak
olduğunu sezer ama yine
de sesini çıkarmaz.
Gönlünden de, Seyyid
Kureyş’in onun ağzının
payını vermesini
arzular.
Seyyid Kureyş, vezirin
lafını duyunca:
“Canınız karpuz
istiyorsa, nehirdeki
büyük gölün üzerinde
bostanlarım var.
Lütfedin de naibiniz
gidip bostanımdan bir
karpuz koparıp
getirsin.” der.
Padişahın emri üzerine
naib dışarıya çıkar. O
günlerde de nehir boydan
boya buz bağlamış, buzun
üstüne de kar yağmıştı.
Köylüler, her gün
kızaklarla buzun
üstünden nehrin karşı
kıyısına geçerek oradan
odun taşırlardı.
Naib karların içinde
bata çıka, nehirdeki
büyük gölün kenarına
varır. Vardığın da da
gölün üzerindeki buzun
üstüne yağmış bulunan
karların yerine,
bostanlarla karşılaşır.
Kavunlarla karpuzların
dallarıyla budakları
birbirlerine girmiş,
aralarında da kocama
kocaman karpuzlarla
kavunlar yetişmişti.
Naib, bir müddet orda
durup, kavunlarla
karpuzları seyre dalar.
Gözüne kestirdiği
kocaman ve yetişkin bir
karpuzu dalıyla birlikte
kopardıktan sonra oradan
uzaklaşır. Dergâhın
salonuna götürdüğü
vakit, salondakiler
bakarlar ki naib,
karpuzun dalını da
karpuzla birlikte
kopartıp getirmiş.
Karpuzun dalıyla
yapraklarının
yeşilliğine bakarak
hayranlıkla seyrederler.
Onlar, karpuzu inceleyip
dururken Seyyid Kureyş,
mutfaktan bir sini ile
bir bıçak getirir ve
“Bismillahirrahmanirrahim”
diyerek karpuzu keser.
Sofradakiler, karpuzun
içinin kıpkırmızı
olduğunu görünce,
şaşkınlıkları bir kat
daha artar. Birlikte
doyasıya yerler. Seyyid
Kureyş, sofra duasını
verdikten sonra, sofrayı
kaldırır. Yemekten
sonra, Seyyid Kureyş,
padişah Alâeddin’e
hitaben:
“Geyik avına
gideceğinizi
söylemiştiniz. Bu
bölgede Hızır
Aleyhisselam’ın mekânı
bulunmaktadır. Bundan
dolayı buralarda
avlanmak günahtır.”
Seyyid Kureyş, bu lafı
söyleyince, padişah da:
“Mademki burası Hızır
Aleyhisselam’ın
mekânıdır, bende ava
girmekten vazgeçiyorum.”
yanıtını verir.
Sözlerine devamla,
“Buraların arazisi
verimli değildir. Konya,
Antalya, Alanya gibi
vilayetlerden hangisini
beğenirsen dergâhını
oraya naklettireyim.”
der.
Seyyid Kureyş, padişaha
şu yanıtı verir:
“Buraların arazisi
taşlıkta olsa, yinede
bizi doyurur.” der.
Padişah, mahiyetiyle
gittikten bir müddet
sonra, Seyyid Kureyş
dergâhını, Hızır
Aleyhisselam’ın
mekânının bulunduğuna
inanılan, bugün ki
Tunceli ilinin Nazimiye
ilçesine bağlı köye
naklettirir.
Seyyid Kureyş, bu köyde
bir dergâh kurarak,
ömrünün sonuna kadar
talebe yetiştirir.
Çelleqas Kayası:
Çelleqas köyünün alt
tarafında büyük bir kaya
vardır. Seyyid Kureyş,
oğullarıyla birlikte, bu
kayayı kazmayla oyarak,
içinde bir oda yeri
kadar yer açtılar. Başka
bir kayadan da odanın
kapısını yontup
getirdiler. Ve kaya
içindeki odanın kapısını
taktılar.
Seyyid Kureyş, oğulları
ile beraber, her yıl
kırk gün boyunca, gece
gündüz hiç bir şey
yemeden, içmeden bu
kayanın içine girer ve
çıkmazlardı. Kırk gün
boyunca Hakkı
zikrederlerdi.
Günümüzde bu kaya ile bu
kaya içindeki oda, halk
tarafından ziyaret
edilmektedir. Kaya
içindeki odanın eni 1,5
metre, uzunluğu 2,5
metre, yüksekliği 2,5
metredir.
Seyyid Kureyş’in Oğlu
Şah Haydar (Düzgün
Baba):
Şah Haydar Seyyid Mahmud
Hayrani'nin oğludur.
Zeve yakınlarında
bulunan Zargovit
tepesinde hayvanları
otlatmak için bir ev
yapar. Burada hayvanları
ile meşgul olur.
Kisin zemherinde
keçilerinin gayet güzel
beslendiklerini gören
Seyyid Mahmud Hayrani:
"Acaba Şah Haydar bu
kışın ortasında bu
hayvanlara ne yediriyor
ki hayvanlar bu kadar
güzel besleniyorlar.”
diye merak eder ve Şah
Haydar ile hayvanların
bulunduğu yere gider.
Bir de bakar ki Şah
Haydar elindeki çubuğu
hangi meşe ağacına
değdiriyorsa ağaç hemen
yeşeriyor. Taze
süsleniyor, keçilerde bu
filizlerden yiyerek
besleniyor.
Seyyid Mahmud Hayrani
durumu görünce sesini
çıkarmadan geri dönmek
ister. Ancak o sırada
bir keçi, bir kaç kez
üst üste hapşırır. Şah
Haydar da: “Ne oldu
Babam Derviş Mahmud'umu
gördün ki bu kadar
hapşırırsın.” Der ve
arkasına baktığında
babasının kendisine
görünmeden gitmek
istediğini görür.
Babasına bizzat ismi ile
hitap ettiği için utanır
mahcup olur.
Mahcubiyetinden kaçıp
halen Düzgün Baba dağı
olarak söylenen bir
tepeye çıkar ve burada
mekân tutar. (Rivayet
olunur ki Şah Haydar
babasına ismen hitap
ettiği için
mahcubiyetinden ötürü
kaçtığı zaman ayağında
kışın karda giyilen
hedik varmış. Bu
hediklerle Zargovit'den
Düzgün Baba tepesine
kadar (takriben 5km) üç
adım atmış bastığı her
yerde hedikler taşa iz
bırakmış ve bu izler
hala durmaktadır.)
Bir iki gün eve gelmeyen
Şah Haydar'ın annesi
endişelenir. Durumunu
öğrenmesi için babasına
rica eder. O da
yanındaki müritlerine
gidin bakın bakalım
bizim Şah Haydar ne
âlemde? Der.
Müritlerinden birkaç
kişi bu 24500 m.
yüksekliğindeki dağın
tepesine çıkar Şah
Haydar ile görüşürler.
Durumun iyi olduğunu her
hangi bir sorununun
olmadığını öğrenirler ve
tekrar Zeve'ye dönerler.
Seyyid Mahmud Hayrani'ye
durumu düzgündü merak
edilecek herhangi bir
şey yoktur. Selam ve
hürmet eder ellerinizden
öper derler.
Bu işi düzgündür sözü
dilden dile dolaşır ve
asıl adı Şah Haydar olan
bu zata artık bir süre
sonra Düzgün Baba olarak
bir isim atfedilir. O
günden bu güne Düzgün
baba olarak söylenir.
Düzgün Baba mekân
tuttuğu bu dağda 110
sene kalır ve burada sır
olur. Bugün dahi halk
şifa bulmak için Düzgün
Baba'ya gider adaklar
adar ve ziyaret eder.
Baba Mansur ve Seyyid
Mahmud Hayrani:
Baba Mansur adı ile
bilinen Seyyid Şah
Mansur, bugün ki Tunceli
ili Mazgirt ilçesine
bağlı Muhundu köyünde
bir ev inşaa eder. Fakat
kimsesi olmadığından,
tek başına evini inşaa
etmek mecburiyetinde
kalır. Durum, Seyyid
Kureyş’e ayan olur ve
yardıma koşar. Baba
Mansur’un ikamet ettiği
Muhundu köyü ile Seyyid
Kureyş’in ikamet ettiği
Zeve köyü arası dört
saatlik yoldur.
Seyyid Kureyş, yola
çıktığı vakit “Kızıl
Yılan” asasını eline
alır ve eline aldığı
anda da asa zehirli
yılana dönüşür. Dağlık,
ormanlık ve engebeli
arazide saatlerce
ilerler. Muhundu köyü
yakınına vardığında
ziyankâr bir boz ayı ile
karşılaşır.
Ayı, Seyyid Kureyş’i
görünce saldırır, şaha
kalkar ve pençeleriyle
hücum eder. İkisi
arasında birkaç metrelik
mesafe kaldığında,
Seyyid Kureyş “Ya Allah”
deyip, sağ elini ayıya
doğru uzatır.
Seyyid Kureyş’in elini
uzatmasıyla ayının
olduğu yerde durması bir
olur. O an, Seyyid
Kureyş ayının yanına
gider ve eliyle sırtını
sıvazlar. Sırtına
binerek yoluna devam
eder.
Baba Mansur kesme
taşlardan ördüğü
duvarları bir metre
kadar yükseltir. O gün,
ördüğü duvarın üstüne
çıkar ve köşe taşlarını
yerleştirmekle meşgul
olur. Birden, vahşi
hayvan bağırtılarını
işitir. Başını çevirip o
tarafa baktığında,
Seyyid Kureyş’in boz bir
ayıya bindiğini ve
“Kızıl Yılan” asasını da
kamçı olarak
kullandığını görür. O
anda, kendi kendine:
“Kureyş vahşi ayıya
binmiş, Kızıl Yılan’ı
eline almış, bizden
keramet istiyor.” der ve
ayağa kalkarak “Ya
Kureyş’in Ceddi” diyerek
üzerinde oturduğu
duvarla birlikte uçar,
gider Seyyid Kureyş’in
önünde durur.
Seyyid Kureyş, Baba
Mansur’un üzerine
oturduğu duvarla
birlikte uçup geldiğini
ve önünde durduğunu
görünce, onun eline
gider ve ikrar verir. O
anda Baba Mansur:
“Benim senin eline
gelmem gerek. Sen niye
geldin?” diye sorunca,
Seyyid Kureyş: “Benim
bindiğim canlıydı,
seninki ise cansızdı”
yanıtını verir. Bu
karşılaşmadan sonrada
Seyyid Kureyş, Baba
Mansur’un ikrarı olur.
İki Kız Kardeş:
Seyyid Kureyş’in iki
yılanı vardır, ikisi de
iki kız kardeş idiler.
Yılanlar, deri
kılıflarının içinde ve
ayrı raflarda muhafaza
edilirdi. Kılıflarının
içindeyken, başlarıyla
gövde kısımları yılan
şeklinde cansız birer
asa oldukları halde,
kılıflarında
çıkarıldıklarında,
zehirli yılanlara
dönüşürlerdi.
Yılanlardan birisinin
derisi altın kırmızısı
renkte olduğu için
Seyyid Kureyş ona “Kızıl
Yılan” adını vermişti.
Seyyid bir yere gittiği
zaman bazen kızıl
yılanı, bazen de
diğerini eline alırdı.
Yılanlar zehirli olduğu
için kerameti olmayan
Seyyidler onları
kılıflarından dışarı
çıkaramazlardı.
Yılanlar, Seyyid
Kureyş’in oğullarına,
oğullarından da
torunlarına intisap
eylemiştir. Bu yılanlara
“Tarık” da denilir.
Cemlerde ocak sahibi
dede tarafından
çıkarılır.
KAYNAKÇALAR:
1) Profesör 1400’den
“Ehlibeyt Nesli Seyyid
Mahmud Hayrani Ve
Evlatları” adlı kitabı
(İST/1993)
2) Zeki GÖRGÜ’den
“Seyyid Mahmud Hayrani”
adlı kitabı (İST/1992)
3) “Türk kültürü ve Hacı
Bektaşi Veli Araştırma
Merkezi” WEB sitesi
yayınları.
4) Ali KAYA’ dan
“Dersim’de Kökler” adlı
kitabı (İST/2006)
5) Ali YAMAN’dan
“Kızılbaş Alevi Ocakları
Hakkında Tartışmalar:
Derviş Beyaz Ocağı ile
Kureyşan Ocağı Arasında
Şecere Sorunu” (Eylül
2001)
6)
Ali YAMAN’dan
“Anadoludaki Alevi
Ocakları ve
Ziyaretgâhları” adlı
kitabı (Ekim 2001)
[
GERİ DÖN
]
|