|

MEVLÂNÂ
Mevlânâ
Celaleddin-i Rumi (d. 1207 -
ö.1273), İslam ve tasavvuf
dünyasında tanınmış bir şair
, düşünce adamı ve Mevlevi
yolunun öncüsüdür.
(Mevlânâ Celaleddin-i Rumi
adındaki “Rumi” sözcüğü, o
dönemde Anadolu'ya “Diyarı-ı
Rum” denilmesindendir;
"Efendimiz" manasına gelen
Mevlânâ ise, kendisine karşı
duyulan büyük saygının
belirtisi olarak
verilmiştir.) Dönemin İslam
kültür merkezlerinden Belh
kentinde hocalık yapan ve
Sultan-ül Ulema (Bilginler
Sultanı) lakabıyla anılan
Bahaddin Veled 'in oğludur.
Mevlânâ, babası Bahaeddin
Veled'in ölümünden bir yıl
sonra, 1232 yılında Konya'ya
gelen Seyit Burhanettin'in
manevi terbiyesi altına
girmiş ve dokuz yıl ona
hizmet etmiştir. Harzemşah
hükümdarları Bahaddin
Veled'in halk üzerindeki
etkisinden her zaman
tedirgin olmuştu; çünkü o,
insanlara son derece iyi
davranır, ayrıca onlara her
zaman anlayabilecekleri
yorumlar getirir,
derslerinde kesinlikle
felsefe tartışmalarına
girmezdi. Söylenceler,
Bahaeddin Veled ile
Harzemşah hükümdarı Aleaddin
Muhammed Tökiş (ya da Tekiş)
arasında geçen bir olaydan
söz eder: Bahaeddin Veled
bir gün dersinde, felsefeye
ve felsefecilere şiddetle
çatmış, onları İslam dininde
var olmayan şeylerle (bid'at)
uğraşmakla suçlamıştı. Ünlü
İslam felsefecisi Fahrettin
Razi buna çok kızdı ve onu
Muhammed Tökiş'e şikâyet
etti. Hükümdar, Razi'yi çok
sayar, ona özel olarak
itibar ederdi. Razi'nin
uyarıları ve halkın
Bahaeddin Veled'e gösterdiği
ilgi ve saygı bir araya
gelince, kendi yerinden
kuşkuya düşen Tökiş, Belh
kentinin anahtarlarını ona
gönderdi. Bu, “Benim yerime
iktidarı sen kullan”
anlamına gelen bir
davranıştı. Söylendiğine
göre, bu davranışı "Bir
yerde iki sultan olmaz" diye
karşılayan Bahaeddin Veled,
hemen göç hazırlıklarına
başladı; ailesini,
kitaplarını, sadık
müritlerini yanına alarak
ülkeden ayrıldı (1212 ya da
1213). Nişabur kentinde ünlü
şeyh Feridüttin Attar onları
karşıladı. Aralarında önemli
konuşmalar geçti. Küçük
Celaleddin de bu konuşmaları
dinliyordu. Attar,
“Esrarname” (“Sırlar
Kitabı”) adlı ünlü kitabını
Celaleddin'e hediye etti ve
yanlarından ayrılırken küçük
Celaleddin'i kastederek,
yanındakilere "Bir deniz bir
ırmağın ardına düşmüş
gidiyor" dedi. Bahaeddin
Veled'e de, "Umarım yakın
bir gelecekte oğlunuz âlem
halkının gönlüne ateş
verecek ve onları
yakacaktır" diye bir
açıklama yaptı. (Mevlânâ
“Esrarname”yi her zaman
yanında taşımış,
“Mesnevi”sinde Attar'dan ve
onun kıssalarından sık sık
söz etmiştir.)
Kafile, Bağdat'ta üç gün
kaldı; sonra hac için
Arabistan'a yöneldi. Hac
dönüşü, Şam'dan Anadolu'ya
geçti ve Erzincan, Akşehir,
Larende'de (günümüzde
Karaman) konakladı. Bu
konaklama, yedi yıl sürdü.
On sekiz yaşına gelmiş olan
Celalettin, Semerkandlı Lala
Şerafettin'in kızı Gevher
Hatun ile evlendi. Oğulları
Mehmet Bahaeddin (Sultan
Veled) ile Alaeddin Mehmet,
Larende'de doğdular.
Selçuklu sultanı Aleaddin
Keykubat sonunda Bahaeddin
Veled'i ve Celaleddin'i
Konya'ya yerleşmeye razı
etti. Onları yollarda
karşıladı. Altınapa
Medresesi 'nde konuk etti.
Başta hükümdar olmak üzere
saray adamları, ordu ileri
gelenleri, medreseliler ve
halk, Bahaeddin Veled'e
büyük bir saygıyla
bağlanıyor, müridi oluyordu.
Bahaeddin Veled 1231'de
Konya'da öldü ve Selçuklu
Sarayı'nda “Gül Bahçesi”
denilen yere defnedildi.
Hükümdar yas tutarak bir
hafta tahtına oturmadı. Kırk
gün, imarethanelerde onun
için yemek dağıtıldı. Bu
mesnevi de böylece sona
erdi.
Babasının vasiyeti,
Sultan’ın buyruğu ve
Bahaeddin'in müritlerinin
ısrarlı ricaları sonucu
Celaleddin, babasının yerine
geçti. Bir yıl süreyle
dersleri, vaazları ve
fetvaları o verdi. Sonra,
babasının öğrencilerinden
Tirmizli Seyyit Burhaneddin
Muhakkik ile buluştu.
Tirmizli olduğu için
“Tirmizi” diye anılan
Burhaneddin, Konya'daki bu
buluşmada genç Celaleddin'i
o çağda geçerli olan bütün
İslam bilim dallarından
sınava soktu ve gösterdiği
başarıdan sonra "Bilgide
eşin yok; gerçekten seçkin
bir ersin. Ne var ki, baban
hâl ehli (gönül ve ruh
adamı) idi; sen kâl ehlisin
(söz adamı). Kâl'i bırak,
onun gibi hâl sahibi ol.
Buna çalış, ancak o zaman
onun gerçek vârisi olursun,
ancak o zaman Güneş gibi
âlemi aydınlatabilirsin"
dedi. Sultan Veled
(Mevlânâ'nın oğlu) ünlü
“İbtidaname” (“Başlangıç
Kitabı”) adlı kitabında
olayı böyle anlatır. Bu
uyarıdan sonra, Celaleddin 9
yıl boyunca Burhaneddin
Muhakkik Tirmizi'ye müritlik
etti, “seyr-ü sülûk” denen
tarikat eğitiminden geçti.
Halep ve Şam medreselerinde
öğrenimini tamamladı,
dönüşte Konya'da hocası
Tirmizi'nin gözetiminde art
arda üç kez çile çıkardı;
riyazete (her tür perhiz)
başladı. Hocası artık
Kayseri 'ye dönmek istiyor,
Celaleddin onu bırakmıyordu.
Günün birinde Tirmizi,
öğrencisinden habersiz yola
çıktı, ama yolda atı
tökezleyip düşünce ayağı
incindi. Dönüp Konya'ya
geldi ve Celaleddin'e "Neden
beni bırakmıyorsun" diye
sordu. O da hocasına "Neden
gitmek istiyorsun?" dedi.
Tirmizi bu soruya şu yanıtı
verdi: "Buraya güçlü bir
gönül aslanı yöneldi, sana
gelecek. Ben de bir din
aslanıyım. Biz birbirimizle
geçinemeyiz, birbirimize
ağır geliriz." Bu
açıklamadan sonra Tirmizi,
Kayseri'ye gitti ve 1241'de
orada Hakk’a yürüdü.
Celaleddin, Konya'ya yönelen
o gönül aslanını bir süre
bekledi. Ne var ki, hocasını
unutamıyordu. Bütün
kitaplarını ve ders
notlarını topladı. “Fihi-Ma
Fih” (“Ne Varsa İçindedir”)
adlı yapıtındaki
açıklamalarında sık sık
hocasından alıntılar yaptı.
Beş yıl boyunca medrese
fıkıh ve din bilim okuttu,
vaiz ve irşatlarını
sürdürdü. Tebrizli Şems,
1244'te Konya'nın ünlü Şeker
Tacirleri (Şeker Furuşan)
Hanı’na baştan ayağa karalar
giymiş bir gezgin indi: Adı
“Tebrizli Şems” idi. Yaygın
inanca göre Ebubekir Selebaf
adlı ümmi bir şeyhin müridi
idi. Gezici bir tüccar
olduğunu söylüyordu.
Sonradan “Makalât”
(“Sözler”) adlı kitabında da
anlattığına göre, bir
aradığı vardı. Aradığını
Konya'da bulacaktı, gönlü
böyle diyordu. Yolculuk ve
arayış bitmişti. Ders
saatinin bitiminde İplikçi
Medresesi’ne doğru yola
çıktı ve Mevlânâ'yı atının
üstünde danişmentleriyle
birlikte gelirken buldu;
atın dizginlerini tutarak
sordu ona: "Ey bilginler
bilgini, söyle bana, Hz
Muhammed mi büyüktür, yoksa
Bayezıt Bistami mi?" Mevlânâ
yolunu kesen bu garip
yolcudan çok etkilenmiş,
sorduğu sorudan ötürü
şaşırmıştı. "Bu nasıl
sorudur?" diye kükredi. "O
ki peygamberlerin
sonuncusudur; O'nun yanında
Bayezit'in sözü mü olur?"
Bunun üstüne Tebrizli Şems
şöyle dedi: "Neden Hz.
Muhammed 'Kalbim paslanır da
bu yüzden Rabbime günde
yetmiş kez istiğfar ederim'
diyor da , Bayezit 'Kendimi
noksan sıfatlardan uzak
tutarım, bedenimin içinde
Allah'tan başka varlık yok'
diyor; buna ne dersin?" Bu
soruyu Mevlânâ şöyle
karşıladı: "Hz. Muhammed her
gün yetmiş makam aşıyordu.
Her makamın yüceliğine
vardığında önceki makam ve
mertebedeki bilgisinin
yetmezliğinden istiğfar
ediyordu. Oysa Bayezit
ulaştığı makamın yüceliğinde
doyuma ulaştı ve kendinden
geçti, gücü sınırlıydı; onun
için böyle konuştu."
Tebrizli Şems bu yorum
karşısında "Allah, Allah"
diye haykırarak onu
kucakladı. Evet, aradığı
oydu. Kaynaklar, bu
buluşmanın olduğu yeri
“Merec-el Bahreyn” (“iki
denizin buluştuğu nokta”)
diye adlandırdı.
Oradan, birlikte,
Mevlânâ'nın seçkin
müritlerinden Selahaddin
Zerkub'un hücresine
(medresedeki odası) gittiler
ve halvet (iki kişilik kesin
bir yalnızlık) oldular. Bu
halvet süresi hayli uzun
oldu (kaynaklar 40 gün ilâ 6
aydan söz eder). Süre ne
olursa olsun, Mevlânâ'nın
yaşamında bu sırada büyük
bir değişme oldu ve yepyeni
bir kişilik, yepyeni bir
görünüm ortaya çıktı.
Mevlânâ artık vaazlarını,
derslerini, görevlerini,
zorunluluklarını, kısaca her
davranışı, her eylemi terk
etmişti. Her gün okuduğu
kitapları bir yana bırakmış,
dostlarını, müritlerini
aramaz olmuştu. Konya'nın
hemen her kesiminde, bu yeni
duruma karşı bir itiraz, bir
isyan havası esiyordu. Kimdi
bu gelen derviş? Ne
istiyordu? Mevlânâ ile
hayranları arasına nasıl
girmiş, ona bütün
görevlerini nasıl
unutturmuştu. Şikâyetler,
ayıplamalar o dereceye vardı
ki, bazıları Tebrizli Şems'i
ölümle bile tehdit ettiler.
Olaylar böyle üzücü bir
görünüm kazanınca, bir gün
canı çok sıkılan Tebrizli
Şems, Mevlânâ'ya Kuran'dan
bir ayet okudu. Ayet, "İşte
bu, ‘sen’ ile ‘ben'in
arasındaki ayrılıktır"
anlamına geliyordu. Bu
ayrılık gerçekleşti ve
Tebrizli Şems bir gece
habersizce Konya'yı terk
etti (1245).
Tebrizli Şems'in gidişinden
son derecede etkilenen
Mevlânâ kimseyi görmek
istememiş, kimseyi kabul
etmemiş, yemeden içmeden
kesilmiş; sema
meclislerinden, dost
toplantılarından büsbütün
ayağını çekmişti. Özlem ve
aşk dolu gazeller söylüyor,
gidebileceği her yere
gönderdiği ulaklar
aracılığıyla Tebrizli Şems'i
aratıyordu. Müritlerin
bazıları pişmanlık duyup
Mevlânâ'dan özür dilerken,
bazıları da Tebrizli Şems'e
büsbütün kızıp
kinlenmekteydiler. Sonunda
onun Şam'da olduğu
öğrenildi. Sultan Veled ve
yirmi kadar arkadaşı
Tebrizli Şems'i alıp
getirmek üzere acele Şam'a
gittiler. Mevlânâ'nın geri
dönmesi için yanıp yakardığı
gazelleri ona sundular.
Tebrizli Şems, Sultan
Veled'in ricalarını kırmadı.
Konya'ya dönünce kısa süreli
bir barış yaşandı; aleyhinde
olanlar gelip özür
dilediler. Ama Mevlânâ ile
Tebrizli Şems gene eski
düzenlerini sürdürdüler.
Ancak bu durum pek fazla
uzun sürmedi. Dervişler,
Mevlânâ 'yı Tebrizli
Şems'ten uzak tutmaya
çalışıyorlardı. Halk da
Mevlânâ'ya, Tebrizli Şems
geldikten sonra ders ve vaaz
vermeyi bıraktığı, sema ve
raksa başladığı, fıkıh
bilginlerine özgü kıyafetini
değiştirip Hint alacası
renginde bir hırka ve bal
rengi bir külah giydiği için
kızıyordu. Tebrizli Şems'e
karşı birleşenler arasında
bu kez Mevlânâ'nın ikinci
oğlu Alaeddin Çelebi de
vardı.
Sonunda sabrı tükenen
Tebrizli Şems, "Bu sefer
öyle bir gideceğim ki nerede
olduğumu kimse bilmeyecek"
deyip 1247 yılında bir gün
ortadan kayboldu. (Ama
Eflaki, onun kaybolmadığını,
aralarında Mevlânâ'nın oğlu
Alaeddin'in de bulunduğu bir
grup tarafından
öldürüldüğünü ileri sürer.)
Sultan Veled'in deyişine
göre Mevlânâ adeta deliye
dönmüştü; ama sonunda onun
gene geleceğinden umudunu
keserek yeniden derslerine,
dostlarına, işlerine döndü.
Bu dönemde Mevlânâ, Tebrizli
Şems ile kendi benliğini
özdeşleştirme deneyimini
yaşıyordu (bu, bazı
gazellerin taç beytinde
kendi adını kullanması
gerekirken, Tebrizli Şems'in
adını kullanmasından da
anlaşılmaktadır). Aynı
zamanda Mevlânâ o sırada
kendine en yakın hemhal
olarak (aynı hali paylaşan
dost) Selahattin Zerküb'u
seçmişti. Tebrizli Şems'in
yokluğunu onunla gideriyor.
Selahattin Zerküb,
Mevlânâ'nın gözünde Şems ile
özdeşleşiyordu. Selahattin,
erdemli ama okuması yazması
olmayan bir kuyumcuydu.
Aradan kısa bir zaman
geçince, bu kez müritler
Tebrizli Şems yerine
Selahattin'i hedef
edindiler. Ne var ki bu kez
Mevlânâ ve Selahattin
kendilerine karşı yaratılan
gergin havaya pek
aldırmadılar. Selahattin'in
kızı Fatma Hatun ile Sultan
Veled evlendirildi.
Mevlânâ ile Selahattin on
yıl süreyle bir arada
bulundular. Selahattin'i
öldürme girişimleri oldu ve
bir gün Selahattin’in
Mevlânâ'dan "bu vücut
zindanından kurtulmak için
izin istediği" rivayeti
yayıldı; üç gün sonra da
Selahattin öldü (Aralık1258
). Selahattin'in cenazesinin
ağlayarak değil, neyler ve
kudümler çalınarak, sevinç
ve şevk içinde
kaldırılmasını vasiyet
etmişti. İstediği her şey
yapıldı.
Hüsamettin Çelebi
Selahattin'in ölümünden
sonra, yerini Hüsamettin
Çelebi aldı. Hüsamettin'in
babası, Konya yöresi
ahilerinin reisiydi. Onun
için Hüsamettin, “Ahi Türk
oğlu” diye anılırdı.
Varlıklı bir kişiydi ve
Mevlânâ'ya mürit olduktan
sonra bütün servetini onun
müritleri için harcadı.
Beraberlikleri Mevlânâ'nın
ölümüne kadar on yıl sürdü.
O aynı zamanda Vezir
Ziyaettin Tekkesi’nin de
şeyhiydi ve böylece iki ayrı
makam sahibiydi.
İslam tasavvufunun en önemli
ve en büyük yapıtı olan
“Mesnevi-i Manevi”
(genellikle yalnız “Mesnevi”
diye anılır) Hüsamettin
Çelebi aracılığıyla
yazılmıştır. Bir gün
birlikte sohbet ederlerken
Çelebi bir konudan yakındı
ve "Müritler", dedi,
"tasavvuf yolunda bir şeyler
öğrenmek için ya Hakîm
Senai'nin “Hadika” (“Bahçe”)
adlı kitabını okuyorlar ya
Attar'ın “İlahiname”sini,
“Mantık-ut-Tayr”ını (“Kuş
Dili”) okuyorlar. Oysa bizim
de eğitici bir kitabımız
olsaydı herkes bunu okuyacak
ve ilahi gerçekleri ilk
elden öğrenecekti".
Hüsamettin Çelebi sözünü
bitirirken, Mevlânâ
sarığının katları arasından
bükülmüş bir kâğıt uzattı
genç dostuna; Mesnevi'nin
ünlü ilk 18 beyti yazılmıştı
ve hoca, müridine şöyle
diyordu: "Ben başladım,
gerisini sen yazarsan ben
söylerim."
Bu çalışma yıllar boyu
sürdü. Yapıt, 25 bin 700
beyitten oluşan 6 citlik bir
bütündü. Tasavvuf öğretisini
birbirinden çıkan ilgi
çekici öyküler aracılığıyla
anlatıyor, olayları
yorumlarken tasavvuf
ilkelerini açıklıyordu.
“Mesnevi” bittiği zaman
artık epeyce yaşlanmış olan
Mevlânâ yorgun düşmüş,
ayrıca sağlığı da
bozulmuştu.17 Aralık 1273'te
de öldü. (İlk eşi Gevher
Hatun ölünce, Mevlânâ
Konya'da ikinci kez Gera
Hatun ile evlenmiş ve ondan
Muzafferettin Âlim Çelebi
adında bir oğlu ve Fatma
Melike Hatun adında bir kızı
olmuştu. Mevlânâ'nın
soyundan gelen Çelebiler,
genellikle Sultan Veled'in
oğlu Feridun Ulu Arif
Çelebi'nin torunlarıdır;
Melike Hatun torunlarıysa
Mevleviler arasında “İnas
Çelebi” olarak anılır.)
Mevlânâ tam bir vahdet-i
vücud (varlık birliği)
savunucusudur. Ona göre, her
varlık Hakk'ın bir ayrı
tecellisidir ve
yaratılmışlara uygulanan her
eylem aslında Yaratan'a
uygulanıyor demektir. Onun
için, soyut bir Allah
sevgisi yerine, somut bir
sevgi, yani Hakk’ı halkta ve
halkı Hakk'ta sevmek
gerekir.
Mevlânâ biçimci değildi, her
türlü kısıtlamanın
karşısındaydı. Edep, vefa,
sabır, eğitim gibi ahlak
kavramlarının gerçek
anlamını aramayı ve
insanlara bunu öğretmeyi iş
edinmişti. Ona göre, asıl
konu "insan"dı. Din,
felsefe, ahlak, insanı daha
mutlu etme yolunda gelişen
araçlardı. Bu araçlara
takılıp kalmak, gelişmeyi ve
gelişme hızını kesecek
yanlış davranışlardı. Doğru
olan, gerçeğe giden yolu
bulmaktı ve bu yol, "aşk"
tan geçerdi: Sonsuz bir
sevgi. Bu sevgi hoşgörü ve
vefa kavramlarıyla
desteklenecek, beslenecekti.
Mevlânâ için, sözünü ettiği
bu aşk anlatılmaz, yaşanır;
yaşayarak öğrenilirdi. Bu
nedenle, bir gün kendisine
"Aşk nedir efendim" diye
soran bir öğrencisine "Ben
ol da bil" yanıtını verdi.
Mevlânâ'nın ilkelerinden ve
İslam inancına getirdiği
yorumdan Mevlevi tarikatı
doğdu, ama Mevlânâ bir
tarikat kurucusu değildir.
Mevlevilik onun ölümünden
sonra oğlu Sultan Veled ile
halifesi Hüsamettin
Çelebi'nin birlikte
hazırladıkları bir
örgütlenmeye göre
kurulmuştur.
İnsan düşüncesine yepyeni
bir mesaj veren ve İslam
düşünürlerinin fikir
sistemlerini, inanç
akidelerini ruh, akıl ve
sevgi üçgeni içinde sunan,
insanlığa ahlak, din, ilim
ve akıl yolunda heyecan
katarak yeni ufuklar açan
Mevlânâ Celaleddin-i Rumi;
ilahi bir ışık, manevi bir
güneş, Muhammed Ali'nin
bendesidir. Ehlibeyt
bendesidir.
Bugüne kadar gönüller
tutuşturan ve bundan sonra
da insanı etkilemeye devam
edecek olan veli, kutup,
pir, insan-ı kâmil, büyük
şair gibi sıfatlarla
isimlendirilen bu büyük
insan, insanlığa ışıktır.
Gönüller sultanı Hz. Mevlana
aşkın kemalidir; ama yalnız
aşkın mı? Hayır, o tüm
güzelliklerin kemalidir;
ilmin de hikmetin de, aklın
da...
Onun insan düşüncesine
verdiği en büyük mesaj aşk,
sevgi ve birliktir.
O, bir veli hüviyetiyle
gönüller coşturmuş; bir pir,
bir mürşit olarak insan
kalbini saflaştırmış; bir
bilgi kaynağı olarak insan
aklını nur ile yıkamış; akıl
ve gönülleri kirden
kurtarmış; gelmiş geçmiş tüm
peygamberlerin temsilcisi
olmuştur.
Onun içindir ki hangi âlim
Mevlânâ'yı tanısa
yücelmektedir. Onun yoluna
gönül koyan herkes kemale,
sevgiye, insanlığa,
bilgeliğe, hoşgörü ve yüksek
ahlaka ulaşmaktadır.
O, hiç bir şeyi inkâr etmez;
ama her şeyi birler,
bütünleştirir ve sevdirir.
O, kimseyi ayrı görmez.
Çünkü o, her şeyin Allah'ın
zuhuru ve tecellisi olduğunu
bilir ve bunu insan gönlüne
ve insana hâl olarak
yansıtır.
"İnsan yaratılmışların en
şereflisidir" düsturuyla her
dilden, her dinden, her
renkten insanı kucaklayan
Hz. Mevlânâ sevginin,
barışın, kardeşliğin,
hoşgörünün sembolüdür
Hz. Mevlânâ'da insan, ölümlü
ile ölümsüzü, iyi ile
kötüyü, ilahi ile beşeri
benliğinde toplayan bir
birleştiricidir. İnsan;
ölümsüzlüğün, ölümlü beden
içinde tekâmül seyrini
yaşamak için bu âlemdeki
görünümüdür. İnsan, varlık
ağacının meyvesidir. Bir
rubaisinde şöyle seslenir:
"Suret suretsizlikten
meydana geldi… / Varlık
peteğini ören arıdır… /
Arıyı vücuda getiren, mum ve
petek değildir… / Arı biziz,
şekil ve çokluk sadece bizim
imal ettiğimiz mumdur… /
Şekil ve cisim bizden vücuda
geldi… / Biz onlardan değil;
şarap bizden sarhoş oldu,
biz şaraptan değil…"
Hz. Mevlânâ varlığın özü,
yani yaratıcı kudretle
insanın özünü
birleştirmiştir. İnsanın
şeref ve yükümlülüğü, zevki
ve çilesi işte bu birlikten
kaynaklanmaktadır. Bu birlik
insanı varlığın gayesi
yapmıştır. Varlık, anlamını
insanla kazanır. Yaratıcı,
eserini insanla seyreder;
zira insan Hakk’ın gözü ve
aynasıdır.
Hz. Mevlânâ şöyle seslenir:
"Sen cihanın hazinesisin,
cihan bir yarım arpaya
değmez. Sen cihanın
temelisin, cihan senin
yüzünden taptazedir. Diyelim
ki âlemi meşale ve ışık
kaplamış; çakmaksız ve
taşsız olduktan sonra o,
iğreti bir rüzgârdan başka
nedir?"
Yüce Hüdavendigâr, "Mümin
müminin aynasıdır" hadisini
açıklarken şöyle konuşur:
"Tanrı'nın adlarından biri
de ‘el-mümin'dir. İman eden
kula da ‘mümin’ denir.
‘Mümin müminin aynasıdır’
demek, ‘Tanrı onda, o aynada
tecelli etti’ demektir." O
halde Hakk'ı insanda görmek
gerekir. Bunu yapmayan,
görmesini bilmiyor demektir.
Yine Mevlânâ şöyle seslenir:
"Murat sensin. Neden oraya
buraya koşuyorsun? O, sen
demektir. Ama sen, sakın ben
deme, hep sen diye söyle.
Göz dürüst görürse, sen O
olursun. O da sen olur."
"Ey Tanrı kitabının örneği
insanoğlu! Ey şahlık
güzelliğinin aynası mutlu
varlık. Her şey sensin.
Âlemde ne varsa senden
dışarı değil. Sen ne ararsan
kendinde ara, çünkü her
varlık sende."
İnsanın bu şerefi bedava
değildir. Bu şerefin
beraberinde getirdiği
sorumluluk ve ıstırap da
büyüktür. İnsanın şerefi
gibi, sorumluluğu ve
ıstırabı da varlığın en
büyük sorumluluk ve
ıstırabıdır. Mevlânâ'nın
kavgası, eşyaya boyun eğen
insanı, eşyaya boyun eğdiren
bir yaratıcı benlik haline
getirmek içindir.
İnsan, ne olduğunu anlamak
için nereden geldiğini
anlamak zorundadır.
Mevlânâ'ya göre böyle bir
anlayış, Yaratıcı kudretten
koptuğunun bilincinde olan
insanın nasibidir:
"Tanrı, ululuk sırlarını
insanda belirtmiştir.
İnsanın önünde canla,
gönülle, bedenle gerçekten
bir secde ettin mi ne yana
dönersen orası gönlüne Kâbe
olur."
Mevlânâ yine bir beytinde,
"Bedenin her zerresinden bir
feryat duy, bir inilti işit;
çünkü sen büyük bir
şehirsin; belki de bir şehir
değil, binlerce şehirsin
sen. Her şey sensin; her
şeyden öte ne varsa o da
sensin; o da senden
ibaret."
İnsan, geçirdiği bu kadar
maceraya rağmen kendi
değerinin henüz farkında
değildir. Kendisini kuşatan
dünyanın nice tufanına tanık
olmasına rağmen, kendi
içinde sakladığı tufanların
henüz idrakine varamamıştır:
"Âdemoğlu dediğin, dünya
sandığına konmuş bir
aslandır. Sandık kapanmış,
kilitlenmiştir. O da
kendisini yorgun ve bitkin
göstermektedir. Ama günün
birinde bir coştu, bir
kükredi de sandığı kırıp
parçaladı mı nelere gücü
yettiğini, ne işler
edeceğini o vakit görürsün."
“İnsanların taş yüreklerinde
öylesine bir ateş vardır ki
perdeyi kökünden yakar.
Perde yandı mı, insan Hızır
hikâyelerini de tamamen
anlar. O eski aşktan gönlün
içinde yeniden şekiller
meydana gelir.” Ve yine
şöyle seslenir yüce Mevlânâ:
“Sen ya Tanrı nurusun ya da
Tanrısın; onun mazharısın.
Şu dönen göğü Tanrı'ya layık
görme, yıldızlarla ayda
irade, bir özgürlük var
sanma. Güneşlerin güneşi
sensin. Şu gökkubbede dönüp
duran güneş, başı bağlı bir
topal eşek gibidir.”
Din, dil, ırk ayırmayan, her
şeyi ve herkesi Tanrı’nın
bir parçası olarak gören
yüce Mevlânâ’nın kadını bu
düşüncenin dışında
tutmadığını anlatmaya
herhalde gerek yoktur. Her
zerrenin Tanrı’nın birer
parçası olduğunu belirten bu
büyük insanın cinsiyet
ayırımı yapabileceğini
düşünmek ancak cahilliktir.
Ona göre Tanrı katında
cinsiyet yoktur. Dolayısıyla
maddi âlemde de cinsiyet
ayırımının getirdiği
davranış farklılıkları
olmamalıdır.
Hz. Mevlânâ aşkla, müzikle,
sema ve şiirle beslenip
gelişen bu dinler üstü yolda
kadına da büyük bir önem
vermiş, her konuda olduğu
gibi bu konuda da çağın
ötesinde düşünmüş ve
uygulamıştır. Kadını hayatın
diğer parçaları gibi,
belki
de
daha fazla önemsemiştir.
Onları hayatın içine çekmeye
çalışmış ve devrin
şartlarına aldırmadan, hiç
çekinmeden insanlığın
kadınla birlikte var olduğu
mesajını tüm âleme
vermiştir.
“Mesnevi”sinde,
“Kadın bir nurdur, sevgili
değil; kadın yaratıcıdır,
yaratılmış değil...”
sözleriyle kadına bakışını
çok net olarak tanımlayan
Hz. Mevlânâ, onu “yaratan
kudret” mertebesine çıkarmış
ve yaratıcılığın simgesi
olarak göstermiştir. O her
şeyden önce, kadının
kapanmasının ve örtünmesinin
aleyhindeydi. “Fi-hi Mafih”
adlı eserindeki bir fasılda,
karısını örten, kapatıp
kimseye göstermeyen erkeği
“koltuğunun altına bir somun
ekmeği saklamaya çalışan
insan”a benzeterek
kınamıştır. Gizlenmenin ve
örtünmenin, karşısındaki
insanın daha çok merakını
arttıracağını ve görme
duygusunu kamçılayacağını
belirten Mevlânâ, bunun
sadece kötülüğü
arttıracağını ifade
etmiştir.
Kadının veya erkeğin değil,
insanın iyisi ve zararlısı
olduğunu söyleyen Mevlânâ,
bu görüşlerini hayatında da
uygulamıştır. Onun birçok
kadın müridi vardı ve
onların davetlerine hep
uyar, aralarına katılır,
onlarla şiirler okur ve
onlarla sema ederdi. Hz.
Mevlânâ’yı seven kadınlar
onun başına güller serperdi.
Hz. Mevlânâ tek kadınla
yaşamış, cariye ve köle
kullanmamıştır. Oğlu Sultan
Veled‘e yazdığı bir mektupta
zevcesini hoş tutmasını, ona
saygı göstermezse kendisini
de incitmiş olacağını
belirtmiştir.
Hz. Mevlânâ öyle bir potadır
ki oraya atılan her madde,
orada yeteneğine göre en
uygun gelişimini bulmuştur.
Oraya düşen her zerre
güneşlere ışık salan bir hal
almış, padişahlara buyruk
yürütmüş, tahtsız taçsız
gönüller hakanı sayılmış ya
da yokluğa karışmış, addan
sandan geçmiş, insanlığa bir
iksir olmuş, soluk alanların
ciğerlerine işlemiş, yeni
bir arayış gücü vermiştir.
Ali YÜCE
[
GERİ DÖN
]
|