|

YUNUS EMRE
Yunus Emre insanlığın ışıklı
yolunda yürümüş bir Anadolu
evliyası ve erenidir.
Yunus Emre’yi anlatmak,
deryayı bir yüksüğe
sığdırmaya çalışmaktır. Bazı
şeyler ve insanlar vardır ki
yüzyıllar geçse de
değişmiyor ve unutulmuyor.
İşte Yunus Emre de böyle
insanlardan. Anadolu
evliyası, erenlerinden biri.[1][1]
Hacı Bektaş Veli’nin, “Onun
kilidi Taptuk Emre’de”
diyerek gönderdiği dergâhta
gördüğü eğitimle Alevi
inancını benimsemiş ve o
yolda yürüyerek evliya,
erenlik makamına erişmiştir.
Bugün Yunus Emre’nin
Anadolu’da dokuz ayrı
şehirde ve yerde türbesi
olduğu görülür. Herkes ona
“Benim” diyor. İşte halk,
evliyaları, erenleri böyle
bağrına basıyor.
Araştırmacıların birçoğu
tarafından kabul edilen
görüşe göre Yunus Emre 13.
yüzyılın ikinci yarısı ile
14.yüzyılın ilk çeyreği
(1320) arasında yaşamış bir
köylüdür. O yıllarda
Eskişehir’in Sivrihisar
ilçesine, şimdi de
Mihalıççık’a bağlı olan
Sarıköy’de (günümüzde Yunus
Emre) doğmuş, o yörede
yaşamış ve kendi köyünde
Hakk’a yürümüştür. Yunus
Emre’nin bu köylü ve
türbesinin de aynı köyde
olduğunu gösteren belgeler
şunlardır: Hacı Bektaş
Velâyetnamesi, Lâmiî
Çelebi’nin Nefahatü’l-Üns
çevirisi, Kitab-ı Mahbub-ı
Mahbub, Şakayıku’n-
Nümaniyye, Ankara Eski
Kayıtlar( Kuyud-ı Kadime)
arşividir. Yunus’un yaşadığı
çağdaki Anadolu’nun siyasal
yapısına bir göz atarsak
halkın durumunu daha iyi
kavramış oluruz.
13. yüzyıl, Anadolu’nun
yazgısında ayrı bir anlamı
olan çağdır. Bu yüzyıl, aynı
topraklar üzerinde, bir
büyük imparatorluğun,
Anadolu Selçuklu
İmparatorluğu’nun
yıkılmasını, hem de bir
diğer büyük imparatorluğun,
Türk Osmanlı
İmparatorluğu’nun
temellerini atılmasını
görmüştür.
Türk Selçuklu
İmparatorluğu’ndan, Türk
Osmanlı İmparatorluğu’na
geçiş, tarih bakımından çok
canlı, çok anlamlı bir ifade
taşır.
Yunus Emre, bu iki âlemin
kavşak noktasında parlayan
yıldızlardan biridir. Böyle
bir zaman- da doğuşu elbette
tesadüflerle izah edilemez.
O ve o çağı aydınlatan onun
gibiler; tarih sahne- sinden
çekilmekte olan Selçuklu
devletinin bütün kârını,
bütün harman sonu
bereketini, bünye leri
içinde toplayan, sonra bu
bereketli hamuru yeni bir
kuruluşa yeni bir terkibe
maya olarak sunan ululardı.
Onlar, bu büyük seçilmişler,
adlarına pederşah deyin,
Velî deyin, ermiş deyin;
evet onlar birer altın köprü
gibi, bir uygarlığı öteki
uygarlığa ulaştırıyor,
kavuşturuyorlardı. Böyle
devirlerin böyle adamlara
her zaman ihtiyacı vardır,
olacaktır.
Hepimiz biliyoruz.
Yüzyıllar boyunca Oğuz
boyları, Asya’dan bitmez
tükenmez bir insan seli
halinde Anadolu’ya aktı… Bu
ne ibretli, ne rüya gibi bir
akıştır. Anadolu Selçuklu
hükümdarlarının azimli
siyaseti ve idaresi, bu
seli kör bir akış olmaktan
çıkarıyor, Anadolu’nun
Türkleşmesi, bir yapının
görünür gelişmesi gibi,
mayalanıyor ve
gerçekleşiyordu.
Bu, tarihin çok önemli
olaylarından biridir.
Anadolu’nun, bu çehre
değiştirmesinde Tanrı’nın
kusursuz ve noksansız usta
elinin görünür işaretleri
var gibidir.
Anadolu’nun Türkleşmesi,
görümüne bakarsanız, sanki
Orta Asya’da; Türk boylarına
yeni bir hayat sahası arayan
velîler ve ermişler
tarafından planlanmış,
kararlaştırılmıştır.
Hoca Ahmet Yesevi’nin binbir
emekle huzurunda yetişmiş
Alp Erenleri’nden birine,
“Seni Rûm’a saldık, var git,
bu köseğinin düştüğü yerde
ocağını uyandır, mekânını
kur” diyordu.
İşte Anadolu, böyle böyle
Türk oluyordu. Bu ne
demekti? Bu, Orta Asya’da
birikmiş olan baba ocağının
tekmil varidatının bu erler
ve erenler eliyle ve cümle
güzellikleriyle yeni bir
ülkede yeni baştan
tutuşturulması demekti.Oğuz
boyları sel sel Anadolu’ya
akarken, işte
başlarında, onlara yol
gösteren ve bir milletin
bütün uygarlığını, bütün
bereketini, bütün
tohumlarını da toplayan bir
erenler ve ermişler ordusu
vardı. Işığı onlar tuttu,
kalabalıklara onlar yol
gösterdi. Onun için bu
geliş, kör bir geliş
değildi. Bereketli ve
verimli oldu. Şimdi manzara
şudur: Orta Asya, binlerce
yıllık bir medeniyetini
yükte hafif, pahada ağır
cevherini Oğuz boylarının
eline vermiştir ki bu
cevher, İslâm ışığıyla henüz
pırıl pırıl, taptazedir.[2][2]
13. yüzyılın başlarında
gerçekleştirilmiş parlak
gelişmeyi gereğince
değerlendiremeyen Anadolu
Selçuklu Devleti’nde,
özellikle de Sultan
Gıyaseddin Keyhüsrev
döneminde iyice bozulan
adalet, ekonomi ve yönetim
düzenine Harzemî yağması da
eklenince, Baba İshak’ın
başlattığı Türkmen
Ayaklanması (1237-38), hızla
yaygınlaşır. Güçlükle
bastırılan Babai
ayaklanmasında Baba İshak ve
Baba İlyas öldürülürken,
çoluk çocuk ayrımı
yapılmadan binlerce kişi de
kılıçtan geçirilir. Bunu
izleyen süreçte Moğollar
karşısında yaşanan Kösedağ
yenilgisiyle (1243) başlayan
Moğol sömürüsü ve acımasız
toplu kıyımı, işbirlikçi
Selçuklu vezirlerinin
ihanetiyle birleşince büyük
sorunlarla karmaşa da
kaçınılmaz olur. Bu durumu
bazı araştırmacılar şöyle
yazmaktadır: “Moğol
kasırgası, Anadolu’dan bir
silindir gibi geçerek
ardından kan, yokluk ve
yıkıntılar bırakmıştır.
Kadınlar ve çocuklar oradan
oraya sürüklenirken,
erkekler de kitle halinde
kılıçtan geçirilmiştir. Öyle
ki, gün olmuş, hendeklerin
dibi binlerce ölüyle
dolmuştur. Halk yoksulluk ve
açlıkla boğuşmaktadır.”
Moğol akını önünde ilkin
Anadolu’ya göçen, sonra da
yerlerini bırakmak zorunda
kalan Oğuz ve Türkmen
boyları; konup göçmekten
yorulmuş, oturup yerleşecek
güvenli topraklar aramakta
ve yerleşik hayat özlemini
çekmektedir. Bu sonu
gelmeyen boğuşma ve kargaşa
Anadolu’da güvenlik ve rahat
bırakmamıştır. Moğol hakanı
Gazan Han devri hariç.
Anadolu’da bir siyasi boşluk
ve onun getirdiği toplumsal
sorunlar yaşanmaktadır.
İnsani çöküntüler, kitlesel
tedirginlikler ve
umutsuzluklar; halkı yeni
arayışlara itmiş ve onları
sufi (söfi) denilen ve umut
kaynağı olarak görülen
toplulukla buluşturmuştur.
Anadolu bir yapısal
değişimin eşiğindedir artık.
Değişimin odağında ise Dede
Garın, Baba İlyas, Hacı
Bektaş Veli, Şeyh Edebali,
Tapduk Emre gibi binlerce
halk önderi vardır.
Kaynağını buradan alan yeni
yaşayış içinde, inançta ve
değer yargılarında
değişimler toplumsal alanda
gündeme gelirken; siyasi
alanda da Karamanoğulları
ile Osmanoğulları’nın
ağırlığı hissedilmeye
başlamıştır.[3][3]
İşte Yunus Emre böyle bir
ortamda buğday almak için
gittiği, Hünkâr Hacı Bektaş
Veli’nin, “Buğday mı ister,
yoksa himmet mi verelim”
sözüyle, gönlüne ekilen Hak
aşkı ve Tapduk Emre ile
gönül gözü ve kilidi açılan
Yunus Emre de, Hünkâr Hacı
Bektaş Veli’nin dünyaya ışık
olması gibi, bulunduğu ve
gittiği her yerde ışık
olmuştur.
Yunus bu Mirac yolunda
yürürken üç dönem geçirir.
Bunlar Cünun (merak
hastalığı, sorgulama)
dönemi, Fünun(öğrenme)
dönemi, Sükûn (kemal)
dönemidir.
Cünun (merak hastalığı,
sorgulama) döneminde;
devamlı sorgular; Tanrı’yı
sorgular, varlığı sorgular,
yokluğu sorgular. Devamlı
ölümü düşünür. Ölmekten
korkar. Bununla ilgili
“Şol gözlerim bende
iken,
Âsi kulum defterine bak
derse,
Dahi canım tende
iken,
Yüzün karalar gör, ne çok
derse,
Hükm-ü revan elde
iken,
Yerin, göğün arasından çık
derse,
Hey, gafil bulundum,
gafil.
Hayıf bana, yazık bana, vah
bana.”
Bir gün anası Yunus’a sorar:
“Kimden korkuyorsun Yunus?”
Yunus der ki: “Her şeyden…
Var olmaktan da, yok
olmaktan da…Her şeyden.”
“Bu dünya kimseye
kalmaz,
Gelen geçer, konan göçer,
Anadur ölümün
zinhar,
Nasip oldukça yer, içer,
Kaçan kimse gider,
gelmez,
Ecel ömre kefen biçer,
Anadur ölümün
zinhar.
Anadur ölümün zinhar.
Üstüne çün çöker dağlar
Ecel gelir dilin bağlar,
Kalır bu bahçeler bağlar,
Anadur ölümün zinhar.”
Uzun ve sert geçen ve
yiyeceğin az olduğu bir
yemek vaktinde, gönlünde
olan zahiri sevdiği
Elifler’in evinde, Elif’in
babası Ali Vefa sofradan
kalkarken, sofra niyazını
edip kalktığında söylediği
bir sürü cümlenin sonundaki
cümle şöyleydi: “İnsanoğlunu
kendi kendisiyle baş başa
bırakıyor Yüce Tanrı.” Bunu
üzerine Yunus’un içinden
şöyle geçiriyor:
“Bereketini
esirgeyen Allah.
Rahmetini azaltan Allah
Kısmetlerini daraltan Allah.
İnsanı insan elinde bırakan
Allah.”
Köyün en bilgili ve en
yaşlısı olan, aynı zamanda
Yunus’a öğretmenlik de
yapmış olan Merdan Koca, bir
gün, “Yunus” dedi, “Hep ben,
ben, ben.. diyorsun. Ne çok
kendini seviyor, kendini
düşünüyorsun. Ben dediğin
kim, bir söylesene ısrarla.
Bir söylesene!”
“Yunus, neylersin sen seni?
Feda eyle sen de canı.
.
Gördü baykuş dünya fani,
Anın
için virandadır.”
Her nefes bir kere ölüyordu.
Yunus gencecik adam… Gözleri
yaştan buğulanmış, “İşte
böyle” der gibi hocasına
bakmış. Merdan Koca, “Ölüm
senin nefsin olmuş,
özbenliğin olmuş. Ölüm bir
yok oluş değildir, bir
yeniden oluştur. Böyle
düşün. Yunus’un yaşadığı
köyde bir de meczup (Hak
âşığı, Hak delisi) vardır,
adı da Hiçten’dir. Bu ad
ona, her sözünün başında ve
sonunda “Hiçten geldik, hiçe
gidiyoruz” dediği için
kendisine takılmıştı. Bir
gün Yunus köy meydanından
geçerken meczup, çocuklarla
köy meydanında aşık
oynarken, dönüp Yunus’a,
- Hey Yunus! Haberin ola,
yemeyenin malını yerler.
Yunus cevap vermeyince yine
seslenir:
- Yunus, duydun mu dediğimi?
- Duydum, ne olacak?
- Hiiiç… Yemeyenin malını
yiyecekler!
- Yesinler, afiyet olsun!..
- Ama sonra, el elde, baş
başta kalanlar ağlamamalı.
- Onu da Allah bilir!
- Ne dedin Yunus, ne dedin?
- Allah bilir dedim…
- Allah’la barış görüş
oldun mu?
- Kim demiş başka türlü
olduğumu?
- Allah! Allah benim içime
doldurur… İçim geniştir
benim. İyiyi de alır, kötüyü
de!
O zaman Yunus bu sözün
anlamını başka şeye, sevdiği
Elif’e yormuştu.[4][4]
Halbuki bu bir zaman sonra
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’ye
buğday için gittiğinde
kendisine teklif edilen
erenler himmetini almayıp,
köyü için gittiği buğdayı
alıp yola çıktığında… Bu,
erenler himmetinin ne
olduğunu anlayıp yarı yoldan
dönerek Hünkâr Hacı Bektaş
Veli’den himmet talep
ettiğinde… Himmetin
kapısında (dergâhında) 40
yıl hizmet edeceği Taptuk
Emre’ye verildiğinde
söylenen bu sözün o zamanki
durum için söylendiğini
anlayacaktı.
Sulucakarahöyük’e gidiş;
Anadolu’ya doğu illerinden
dört ayrı kol konuk
gelmiştir. Bunlara
“Gaziyân-ı Rûm, Ahiyân-ı
Rûm, Abdalan-ı Rûm,
Bâcıyan-ı Rûm” derlermiş.
Hünkâr Hacı Bektaş Veli
Sultan, “Bâcıyan-ı Rûm’u”
kendine yeğ tutmuş. Yukarıda
bahsettiğim gibi; o çağlarda
Rûm diyarı, dirliksiz,
düzensiz, başsız, güvensiz,
böyle bir eri, bir
kurtarıcıyı bekli- yordu. O
sıralarda bütün Anadolu,
mayasız bir hamur gibi,
demsiz, yomsuz çözülüp
gidiyordu. Bir kurtarıcı,
bir birleştirici, bir
toplayıcı, gerçekten
lazımdı. Uyanık gönüller, bu
kokuyu almışlar, bu geleceği
gözlemeye başlamışlardı.
İş büyüktü, yüklüydü,
çetindi: Anadolu’yu adım
adım, nefes nefes
Türkleştirmek, Orta Asya
baba ocağında pişip gelişen
töreyi, sırayı, mücahit
ruhu, aşkı, imanı Anadolu’ya
aktarıp kotarmak! Hünkâr
Hacı Bektaş Veli de bu namla
gelmişti. Akıncı Oğuzlar
seli, bir koldan o eski Acem
medeniyetinin içinden
geçerek, yaşayan bütün
gerçekleri ve güzellikleri
içine almış, başka bir
koldan da o eski Arap
uygarlığının bütün
güzelliklerinin hasadını
yaparak mahsul devşirmiştir.
“Ali, Hamza ile gazaya
gider, Ecel
şerbetinden içen kondırır,
Kanber’i önünde
Düldül’ün yeder,
İçenlerin yüreciğin
yandırır,
Atayı oğula hem hasret
eder, Ulu
beyleri tahtından indirir,
Aldanma, şu dünya yalan
dünyadır. Aldanma, şu
dünya yalan dünyadır”
Şimdi geldiği yeni ülke ise
büsbütün ayrı
medeniyetlerin, Yunan- Roma
cevherinin kök salıp mekân
tuttuğu Anadolu’dur[5][5].
İşte Hacı Bektaş Veli’den
ışık alan Yunus Emre ve daha
niceleri böyle bir ortamda
Anadolu’da gönüllerdeki
çerağları yakarak ışık
olmuşlar, o çerağların
fitili olmuşlar. Hacı Bektaş
Veli’nin,
Sulucakarahöyük’te, ilk önce
Kutlu Melek’in evceğizinde
uyandırdığı ışık da işte
böyle bir ışıktı; ama
dağınık noktaları, kendi
prizmasında toplayan,
birleyici ve birleştirici
bir özelliği vardı.
Türlü zorlukların,
meşakkatlerin, çilelerin
altında dünya zoru ile
ezilen halk, bir kurtuluş
durağı olarak maneviyat
kapısından başka kapı
bulamamış, kaderinin başını
bu kapıya bağlamıştır. Onun
için bu yüzyıl, tasavvuf
akımlarının en parlak
biçimde geliştiği, büyük
mürşitlerin ve
mutasavvıfların yetiştiği,
sayısız zaviyelerin
kurulduğu bir maneviyat
yüzyılıdır. Mânâ Sultanı
olan bu mürşitler, halk
tarafından dünya
sultanlarından daha fazla
iltifat ve itibar
görüyorlar. Bu yüzden de
taht ve taç sahipleri, bu
bahtsız ve taçsız
hükümdarlara boyun eğmeye,
onların gölgesine sığınarak
saltanatlarını sürdürmeye
mecbur kılıyor.
Ahali, çaresiz, bikes ve bir
başına kalmış. Sığınacak bir
yer, bir kapı arıyor.
Kaçacak ve kurtulacak bir
kuvvete muhtaç. İşte, halkın
bu bikesliği, bu
çaresizliği, bir doğuşun,
bir yeni
Anlamın gelişmesine sebep
oldu. Dünya değerlerinde
rahat ve huzur bulamayanlar,
yüzlerini ahrete, mânâ
âlemine döndüler ve tasavvuf
kaleleri içinde
savunmalarını yapmaya
koyuldular. Anadolu’nun
uçsuz bucaksız ve boş
topraklarını düşünün… Bir
derbentte bir Allah’ın
dağında
Bir dar boğazda kurulmuş
böyle bir ocağı düşünün… Bu
ocağın çatısı altında
toplanan ve Erdebil, Horasan
medreseleri gibi büyük
medreselerde yetişmiş aydın
kafalı gençleri düşünün.
Asya uygarlığını bu
zaviyelerde temsil eden
Gaziyan-ı Rûm veya Alp
Erenleri düşünün… Selçuklu
ve İlhanlı geleneğinde
terbiye görmüş yerlileri
düşünün… Şimdi bunlar, bu
irfan ocaklarında kafa
kafaya vermişler… Yeni bir
oluşu hazırlıyorlar…
Bu, işin fikrî tarafı…
Gelelim günlük hayata…
Bölgelerinde asayişi temin,
yolculara yardım, zorda
olanlara cevap bu aydınların
görevidir. Kurdukları her
merkezde, Türk dilini ve
dinini yayan, geliştiren bu
gönüllü göçmenler, bir asker
olarak harp ettikleri gibi o
çağların en ileri bilgisiyle
donanmış bir çiftçi olarak
da çalışı-yorlar. Zaviyeler
çevresinde büyük meyve
bahçeleri, bostanlar, üzüm
bağları kuruluyor. Bu
çalışma, az zaman sonra bu
zaviyeler etrafında yeni
köylerin kurulmasını
sağlıyor. Toprak
ürünlerinden gereken öşür,
köy sipahisine veriliyor.
Kalanla zaviyenin
ihtiyaçları temin edildikten
sonra yolcular, garipler,
gelen geçen doyuruluyor.
Kültürün, ilmin, irfanın,
tarımın olduğu gibi güzel
sanatların da canlı birer
merkezi olan bu zaviyeler,
Anadolu’nun Türkleşmesi ve
Müslümanlaşması yolunda
nasıl görevlendirilmiş ve
nasıl çalışmışlardır, şöyle
pek üstünkörü de olsa artık
fikrimiz var demektir. İşte
büyük sanat hareketleri ve
tasavvuf akımları da bu
zaviyelerde hazırlanmış,
gelişmiş ve toprağa böylece
yerleşmiştir.
Sarıköy’de Yunus şimdi
düşünüyordu; Allah, o
görünmez elini sanki dünyaya
uzatmış ve “Dur” demişti.
Hani, diyorlardı, bir gün de
elini kâinata uzatmış ve “
Kün” emrini vermiş, “Ol”
demişti. Ne müthiş bir emir
bu! Yunus donuyor, Yunus
büsbütün titriyor, büsbütün
üşüyor. Bir gün “Ol” diyen;
oldurduğunu öldüren, bir gün
dolabın çarklarını harekete
getiren, sonra onu durduran;
dünyaya insanlar salan,
sayısız insanlar salan ve
sonra o insanları aç
bırakan, çulsuz bırakan, o
insanlara gam yediren. Bütün
bunlar Allah’ın akıl ermez
işleri miydi? Neye akıl
ermez? Erdirse ne olurdu?
Benim derdim benimle anam,
benim kavgam kendimle. Ben
benden çekiyorum ko beni…
Görme beni.[6][6]
Köyde mahsul az çıktığı için
kıtlık var.Yunus düşünüyor,
bunu nasıl hallede-bilirim
diye. O, Yunus her şeyi
Hak’tan istiyordu; Hak da
onun istediği Hak dostları
vasıta-sıyla kullarına
iletiyor. İşte o, köyünün
buğday ihtiyacını temin
etmek için
Sulucakarahöyük’e heybesinde
aluçlarla birlikte. Doğruca
Hünkâr’ın dergâhına girdi,
onu adı Delil olan derviş
karşıladı. Mihman (misafir)
odasına yerleştirdi. Yunus,
“İşim acele, hemen onunla
görüşüp ihtiyacım olan
buğdayı verirse, alıp köyüme
dönmem lazım” diye ısrar
edince. Delil, Hünkâr’a
gidip isteği iletti. Yunus
derin düşünceler içindeyken
Delil’in başında durmasıyla
kendine geldi, “Ne?” dedi;
Delil şunu söyledi: “Üç gün
mihman, sonra sultan.” Bunun
üzerine Yunus, yanında
getirdiği alıçları vererek,
“Hünkâr kusura kalmasın; çam
sakızı, çoban armağanı”
diyerek Elif kızın yaptığı
heybeyi içindeki alıçlarla
birlikte Hünkâr’a gönderdi.
Üç gün sonra Yunus, Delil’i
bularak “Ne oldu, buğdayı
verecek mi? Vermeyecekse
söylesin, ben başımın
çaresine bakayım.” Delil
gitti, döndüğünde yüzü
gülüyordu. Yunus, “Ne oldu,
veriyor mu?” Delil
yanıtladı: “Buğday mı ister,
erenler himmeti mi ister
diye sorar Hünkâr.” Yunus,
“Erenler himmeti ne işe
yarar, bana buğday lazım”
der. Delil tekrar Hünkâr’a
gider, döndüğünde yüzü allak
bullaktır, şaşkın bir halde
Yunus’a “Söyleyin ona,
getirdiği alıç tanesi kadar
nefes verelim kendisine
diyor Hünkâr” der.
Yunus yine, “Nefes işime
yaramaz; söyle, buğdayı
verecekse versin, yoksa ben
dönüyorum” deyince, Delil;
“Kardeş, iyi düşün” der.
Yunus “Düşündüm” der.
Delil, döndüğünde, iyice
şaşkın bir şekilde “Söyleyin
ona, getirdiği alıçların
çekirdeği kadar nefes
verelim dedi Hünkâr” diye
konuşur. Yunus, “Nefes
istemiyorum, buğdayımı
vermezse gidiyorum işte”
deyince, Delil “Dur, arabayı
getir, buğdayını yükleyelim.
Hünkâr ‘Buna rağmen halen
buğday isterse yükleyin
buğdayını’ diyor; iyi
düşündün mü?” diye sorar.
Yunus, “Köylüm aç her gün,
ölü çıkıyor evlerden, o
yüzden bana buğday gerekli.
Öküzler kağnı arabasına
koşulur ve araba ambarın
önüne çekilir, arabanın
alabileceği kadar buğday
yüklenir. Yunus, Delil’le
helalleşir ve geldiği yöne
doğru yola koyulur. Yarı
yola gelinceye kadar
“Erenler himmeti neydi; bu,
Sarıköyde’kilerin
ne işine yarardı. Bu erenler
himmeti yenir miydi, içilir
miydi?” Devamlı kendisine bu
soruyu soruyordu. Birden
çivilenmiş gibi yerinde
durdu, içini şimdi Hak aşkı
doldurmaya başlamıştı, sarı
öküzün başını geldiği yöne
çevirdi.
“Sen demeden yakın, ırak,
İnkârları elden bırak,
Zâhir, bâtın dopdolu Hak,
Onsuz âdem olmaz canım.”
Dergâha girer girmez onu
Delil karşıladı. “Ne olur
beni ona götür, onunla
görüşmem lâzım” dedi. Delil,
onu Hünkâr’ın odasına
götürür.
Hünkâr’ın odasına girip onun
eline vardığında, Hünkâr’a
şöyle der:
- Al buğdayını, ver
himmetini!
Ve gene aynı şeyi söylüyor.
- Al buğdayını, ver
himmetini!
Nice sonra gözlerini açtığı
zaman, Yunus yerdedir, diz
üstü kıvrılıp kalmıştır.
Hünkâr ise gözleri yaşlı
yaşlı, dünyanın o en tatlı
bakışlarıyla delikanlıyı
süzüyor; sonra,
- Yunus, diyor: Cahillik
ettin, bizim himmet elimizi
istemedin… Sarıköy’ün
kısmetini götür. Bizi dinle:
Biz senin kilidini Taptuk
Emre’ye emanet ettik.
Yabancımız değildir. Var
git, onu bul. Benden sonra
sana o gerek.
Fünun dönemi: (İlim, Bilim,
çok şeyler öğrenme dönemi)
“Yüzüm karasıyle kapına
geldim,
Kul hatasız olmaz tövbe,
Yarabbi!
Yalancı dünyaya aldandım
kaldım,
Kul hatasız olmaz, tövbe
Yarabbi!”
Yunus, gönül kilidinin
açılması için Tapduk
Emre’nin dergâhına gelmiş ve
Tapduk Emre’nin gülleri
arasına girmek için ikrar
vermişti. Yunus’un adı artık
Derviş Yunus, Âşık Yunus
olmuştur, öyle diyorlar. Ama
o kendisine Kul Yunus diyor.
Yunus kendine göre doğru
yolu bulmuştur. İçindeki
sorularının cevabını Tapduk
Emre dergâhında odunculuk
yapıp hizmette bulunurken,
akşamları da “huzur”
vaktinde Pirî Tapduk Emre
sanki Yunus’un içindeki
gönül müşküllerini bilip
teker teker bu müşküllerini
çözüyordu. Yunus’a henüz
dillenmesi için izin
verilmemişti. Ama o, içinden
dilleşiyordu.
“Bize
bunda türlü ta’neyleyenler,
Bizden evvel gelen üçler,
yediler,
Ya ben
Hak yoluna dönmeyeyim
mi? Münafıkın sözü
şektir dediler,
Doğru
yolu koyup eğri
gidenler,
Tevhidlerde dönmek haktır
dediler,
Ya ben
Hak yoluna dönmeyeyim
mi? Ya ben Hak
yoluna dönmeyeyim mi?”
Yunus’a garip halinden,
Hakk’ı araması nedeniyle
halini anlamayan dergâhın
ham ervahları (dervişleri,
sakinleri), Yunus’un Tapduk
Emre’nin yerinde gözü
olduğunu öne sürer; içi
karalardan biri, daha da
ileri giderek, “Tapduk
Emre’nin kızı Gülmisal’de
Yunus’un gözü var” diye
kendi içlerindeki karayı,
Yunus’a mal etmeye
çalışıyorlardı. Halbuki
Yunus, dünya masivasında
(malı) gözü olmayan sadece,
gönül gözü Hakk’ta olan
birisiydi. O, sadece yâr
eteğinden tutmuş gidiyordu,
o kadar! Evet, Yunus
dergâhta bir aşka, sevdaya
düşmüştü; ama bu aşk kul
aşkı, yani zahiri aşk değil,
Hak aşkı, bâtınî aşktı. Bu
aşkı bilenler bilir,
bilmeyene bu aşk anlatılmaz.
Bakın Yunus ne diyor bu aşk
için:
“Ben yürürüm
yane,
yane,
Akar sulayın çağlaram,
Aşk boyadı
beni
kane,
Dertlü ciğerüm dağlarım,
Ne âkılem,
ne
divane,
Şeyh’üm anuben ağlaram,
Gel gör
beni, aşk
neyledi.
Gel gör beni, aşk neyledi.
Ya
elim al kaldur beni
Ya vasluna irdür beni
Çok ağlattın, güldür beni,
Gel gör beni, aşk neyledi.”
Yine konuşuyor. Yunus
yüzyıllar ötesinden değil,
bugün yine konuşuyor. Devam
ediyor.
“Yar
yüreğim yar, gör ki neler
var Bu yol
uzaktır, menzili çoktur,
Bu halk
içinde bize güler
var.
Geçidi yoktur, derin sular
var.
Ko gülen
gülsün Hak bizim
olsun, Girdik bu
yola aşk ile bile,
Gafil ne
bilsün Hakk’ı sever
var. Gurbetlik
ile bizi salar var.
Her
kim merdane, gelsin meydane
,
Kalmasun câne, bunda hüner
var.
Yunus sen bunda meydan
isteme,
Meydan
içinde, merdaneler var.”
Dergâhtaki kalış nedenini de
şöyle dile getiriyor:
“Tapduk’un tapusunda,
Kul olduk kapusunda,
Yunus miskin çiğ idik,
Piştik elhamdülillâh.”
Bir gün Yunus, ormandan
kestiği odunları Kara Kazan
odunluğuna istiflerken,
kendisini seyreden Şeyhi
Tapduk Emre’nin bir şey
dikkatini çeker, Yunus’un
ormandan getirdiği bütün
odunlar kuru ve düzgün; o
zaman Tapduk Emre,
- A Yunus! Bakıyorum, dağdan
kestiğin odunların hepsi
kuru. Hepsi de düz.
Meraklandım, acaba ormanda
hiç eğri odun yok mu?
Yunus gülümsedi. Tatlı
tatlı, içten içten bir
gülüş. Verdiği cevabı ne
düşünmüş, ne hazırla-mıştı.
Öylece, dudaklarına geldiği
gibi söyleyiverdi. Sanki bu
cevap yalnız ustasına değil,
başını bir kapıya bağlamış
ihlâslı insanların diliyle
bütün insanlığa veriliyordu.
- Ormanda eğri odun var
olmasına var, amma senin
dergâhından içeri odunun
bile eğrisi giremez,
efendim.
Tapduk Sultan, Yunus’tan
aldığı bu cevaba bayılmıştı.
Demek Yunus yıllar yılı bu
töreyi güt-müş, bu dergâhtan
içeriye odunun bile eğrisini
sokmamıştı. İşte gerçek
derviş, sadık mürit, halis
âşık buydu. Belki de bu
dergâh Yunus gibi bir
müridin şanında dönüyordu.
Onun için kurulmuştu. Değmez
miydi? Tapduk Sultan “Dünya”
demiş, Yunus’un önüne
dünyalar güzeli kızını
koymuştu. Yunus Emre, “Yok”
demişti. Ahret nimetlerinin
türlü türlüsünü Yunus’un
önüne koymuştu. Yunus gene
inanılmaz bir tokgözlülükle
baş sallamış, gene “Hayır”
demişti:
“Bana seni gerek seni!” Nen
varsa, ne kazanmışsan bir
elinle aldığını, öbür elinle
vermeyi
öğrenmeyince olmaz… Bunu da
insan yalnız başına
yapamazmış meğer. Derdin
başı bu! “Yalnız
yapabilirim” zannedenlerin
yolu, nerede olursa olsun
sarpa sarmış, bunu da bilmek
gerek! Yunus bulmuştu,
halktan Hakk’a giden yolu
Tapduk Emre’nin dergâhında,
Taptuk Emre’de bulmuştu.
Bakın ne diyor:
“Kadılar, müftüler cümle
geldiler,
Kitapların bir araya
kodular,
Sen bu ilmi kimden aldın
dediler,
Bir kâmil mürşide varmasan
olmaz.”
Bakın yine ne diyor Hak
dertlisi Yunus:
“Dağlar ile, taşlar
ile
Gökyüzünde İsa ile,
Çağırayım Mevlâm
seni… Tur
Dağı’nda Musa ile,
Seherdeki kuşlar
ile,
Elindeki asâ ile,
Çağırayım Mevlâm
seni…
Çağırayım Mevlâm seni…
Hamd ü şükr-ü Allah ile,
Vasf-ı
Kulhuvallah ile,
Başım açık, ayak yalın,
Çağırayım Mevlâm seni…”
Devam ediyor:
“Açıldı sır bâbı şeyhin
yüzünden, Bir
şehre vardım ki adı
denilmez,
Can-ı sefalar sürdü tatlı
sözünden, Bir
bahre daldım ki, haddi
bulunmaz,
Mâsiva tozunu gönül
yüzünden
Mürde dil oluben geri
dönülmez,
Tevhid ile sildim
elhamdülillâh…
Ölmezden ön öldüm,
elhamdülillah.”
Yunus terliyor…Yunus’un
yangını çölün yangınından
beter…Yıllar yılı çaldığı
kapı, sonunda açıldı. Bir de
ne görsün; kapıyı çalan da
kendisi, açan da kendisi.
Misafir de o, ev sahibi de
o…
Hancı da o, yolcu da o…
İsteyen de o, veren de
o…Âşık da o, mâşuk da o…Her
şey “bir”in içinde dönüyor…
Ne hayret![7][7]
Yunus her şeyin kendinde
olduğunu; Mekke’de Hira
Dağı’nın önünde buldu;
kendindeki gerçeği buldu;
onca yıldır aradığını buldu.
Kendinde olandan haberi
olmadığını anladı. “Bildin
‘ben’i, buldun ‘O’nu”
sırrına erer. Yunus bu
sırrın özüne vardı. O’nda
“Allah kavramı”,
aşk anlamı çerçevesinde yer
alır:
“Hangi pencereden bakarsanız
orada Allah’ı göreceksiniz.”
Allah, ilahi bir nurdur.
Mekânsızlık âleminde sınık
gönüllere taht kurmuştur.
Vücut şehrindeki tahtın
sahibi O’dur. İlim her şey
değildir. İlimin açamadığı
kapılardan biri de
aşk
kapısıdır.
“İlim ile hikmet ile kimse
ermez bu sırra
Bu bir acayip sırdur ilme
kitaba sığmaz
Âlem ilmin doyan dört mezhep
sırrın duyan
Aciz kaldı bu yolda bu aşk
el uramaz kalıp”
Ondaki sevginin yalnız
insana yönelmiş değil, bütün
yaratıklar için aynı
olduğunu; “bir karıncaya
bile ulu nazarla baktığını”
görürüz. Ondaki bu sevginin
ilahi bir aşk olduğunu,
milli ve dini hasleti icabı
kabileci olmayıp, cihanşümul
mefkûreci bir inanca sahip
olduğu da muhakkaktır.
Yunus, Kâbe ile “gönül”ü de
karşılaştırır. Zira
tasavvufta gönül,
“Kâbe ve tecelligâh,
Allah’ın evi”
olarak telakki edilir.
Ayrıca Yunus, şiirlerinde
haccın şekli tarafıyla
ilgili bir bahiste
bulunmamakla birlikte,
hakikat makamında söylediği
bazı şiirlerinde insan
gönlünü kazanmayı Hicaz’a
gitmekle eş tutar. Bir gönül
ziyaretini Kâbe’ye gitmekten
üstün tutar Yunus tefekkürü.
Gönlü, Kâbe’den üstün gören
Yunus, kalp kıran kişilerin
Kâbe’ye gitmelerini anlamsız
karşılar;
“Ak sakallı pîr koca bilmez
ki hâlı niçe
Emek yimesin hacca bir gönül
yıkarısa
İlm ü amel ne assı bin
gönül yıkdunusa
Arif gönül yapduğı beraber
hicaz ile”
Yunus Emre, dönemin insanına
ve bugünkü insanlığa öğüt
tarzında düsturlar verir.
Varlık -yokluk meselesine
yabancı olan gönüller, korku
ve umut onlara kaval sesi
gibi gelir. Yüce Allah’ın
aşkına mazhar olan Yunus,
buna erişmekle içinde
birikmiş korkuları atacak;
bütün endişe ve
tereddütlerinden kurtulmuş
olacaktır. Tek gaye o
muhteşem aşka erişmek,
tecelligâhı ederek sevdada
fani olmaktır.
“Kaçan kim ben beni bildüm
yakîn bil kim Hakk’ı buldum
Korkum
anı buluncaydı şimdi
korkudan kurtuldum”
Yunus’un anlayışında nefs,
kulun ölmeden önce kendi
nefsini yok etmesidir.
Tasavvufta fenâmakamı
vardır. Nefsin terbiye
edilerek öldürülmesidir ve
bütün maddî ve dünyevî
isteklerden kurtulup
Allah’ta yok olmaktır.
“Yunus Emre yok oldı küllî
varı yok oldı
Andan artuk nesne yok kalman
gümân içinde”
Kişinin kendinden geçmesi ve
kendi bedenini terk ederek
Allah’ta yok olmasıdır.
İnsan nefsanî taleplerinden
kurtulmadıktan sonra,
ölmeden önce kâinatın
yaratıcısına ve âşık
destanına ulaşamaz. Yunus
Emre’ye göre nefsin bitmez
tükenmez arzuları, ancak
kanaatla dizgilenir. Kanaat,
insanın yâri olmalıdır. Nefs
ejderhasına kanaat silahıyla
karşı konulabilir. Kanaat,
nefs atının gemidir. Bitmez
tükenmez arzular, onunla
dizginlenir. Derviş,
tevekkülü iş, kanaati de aş
bilmiştir. Ayrıca Yunus,
bütün varlığını dost eline
bırakır, bu dünyada
kendisini garip bulur. Artık
Yunus, Yunus değildir:
“Beni bende demeyin bende
değilim / Bir ben vardır
bende benden içerü.”
Kendini her şeyden tecrit
ederek, bütün varlığını
Allah’a adayan Yunus,
Hakk’tan başka bir şey
tanımaz.
“Beni sorman bana bende
degülem
Sûretim boş gezer tondan
içerü.”
Yunus’un eserlerinde en çok
üzerinde durduğu ve
insanlara öğütlediği şeyler;
“kibirli ve riyakâr
olmamak, mütevazı olmak ve
olduğu gibi görünmek”tir.
İşte Yunus, bu temel
karakter unsurlarını izah
etmek için, bilhassa
“ ibadetin”
riya ile ve gösteriş için
yapılmasına tahammül edemez.
“ İbadet”
ve taatlarıyla mağrur
olanlara veya ibadetlerini
sadece gösteriş için yapan
ikiyüzlülere şiddetle çatar.
Ona göre bunların ibadetleri
kendilerine put, taatleri de
gözlerine perde olmuştur.
İnsan saf ve sadık olmalı,
sana-bana göstermelik için
ibadet etmemeli dir.
“Dilerisen
bu dünya şerrinden olasın
emîn
Terk eyle bu kîni
hırkaya gir derviş yüri”
“Egriligün
koyasın togrı yola gelesin
Kibr ü kin
çıkargıl erden nasib alasın”
“Zevk ü
riyâ
didükleri boynunı urmayınca
ben
Şâh-ı Kerim’e sıdkıla kanda
bulısaram visâl”
“Yunus miskin mestânesin sen
seni gör ko bunlar
Dünyada
riyâlu
dirlik kişiye eyu ad degül”
Yunus Emre’nin en çok
üzerinde durduğu
kavramlardan biri de “edep”tir.
Edep, hem “hayâ”
hem de “erkân”
ile eşanlamlı kullanılır.
Ona göre “din
ve
iman”
sahibi olmak, hatta insan
olabilmek için edepli olmak
gerekir. İmanın da ibadetin
de, tasavvufun da aslı “
edep”tir.
Edep, riyaya gönülleri
kapatmıştır. Edep, ruh
estetiğidir, kişinin
kendisini bilmesidir ve
güzelliktir. Yunus’a göre
derviş, “su ve topraktan
yeşeren bir ağaç misâlidir”.
Onun yaprağı, dertlilere
derman, gölgesi kutludur. Bu
ağacın budağındaki meyveler
ili ve şehri besler.
“Her kime kim dervişlik
bağışlana
Kalbi gide pâk ola
gümüşlene”
Yunus, bu makama herkesi
layık görmez. Yunus, dünyayı
terk etmiştir; çünkü, dünya
terki, ibadetlerin başıdır.
Dünya terki, cihan terki,
bildiklerinin terki, vücut
terki, iki cihan terki, mal
terki, kendini terk gibi
adlar verdiği bu makama,
söylediği şiirlerinde yer
vermiştir.
“ Canum bu tene gireli
nazarum yokdur altuna
Düşdüm ayaklar altına
topraklayın tozar oldum”
Yunus’ a göre “Vuslat”a
(Tanrı’ya kavuşmak, ulaşmak)
için dört makamı bilmek
gerekir ve ona göre
amel edilirse dervişlik ona
helaldir. Aksi halde bu
talep ona haramdır. Ve o
kişi de tarikatta cahildir.
Vuslat;
Allah’a ulaşma, buluşma,
kavuşmadır. Bu husus,
Vahdet-i Vücut inancına
göre, varlıkların asıl “ezel”de
vahdet
halindedir. Vahdetten
kesret âlemine gelen insan,
ezeldeki
vahdet
haline mütemadiyen bir
özleyiş içindedir. Bu
vahdete olan vuslat özlemi,
ancak
dört
kapı kırk makamı geçmekle
gerçekleşebilir. Bu
makamları geçen sâlik,
fırkatten vuslata erer.
Yunus bu vuslat halini şöyle
dile getirir:
“Cânlar cânını
buldum bu canım yağma olsun
Assı ziyândan geçtim
dükkânım yağma olsun”
O, sonunda “vuslat”a,
yani sevdiği Rabbına
ulaşabilmek için “dört
kapı kırk makam”dan
geçerek gerçekten bir “insan-ı
kâmil”
vasfına nâil olmaya
çalışmıştır. Onun asıl ilham
kaynağı İslamdır. O,
kendisini tasavvuf
mektebinde yetiştirmiş ve
çağdaşlarını ve bizleri de
bu ilham kaynağından feyz
almaya çağırmıştır.
“Hâlet
ile bana bir aşk yöneldi,
Münadiler
çağrışıp zâra başlar
Allah
derler bir meclise
uğradım. Hal
diliyle Hakk’ı zikreder
kuşlar
Tutun
kulak nakledeyim
sizlere, Tevhit
eder dağlar, taşlar,
ağaçlar,
Allah
derler bir meclise
uğradım. Allah
derler bir meclise uğradım.
Muhammed’in ashabı,
yârenleri,
Anda
hazır olmuş, gördüm onları.
Vecde
gelmiş tarikat erenleri,
Allah derler bir meclise
uğradım.”
Yunus’un gönlü kendini
karıncalara eş tutarak,
toprak gibi yeni filizlerin
yetişmesine ortam
hazırlamıştır. Bu toprak ki,
İslamın en güzel meyvelerini
yetiştirmiş, kanayan gözlere
neşe, ümitsiz gönüllere ümit
ve âcizlere de kuvvet
vermiştir. Tanrı’ya
ulaşmanın yolunun da ancak
bu şekilde olacağını
bildirmiştir. Yunus’a göre
zahidin zühdü, sâlikin zühdü
ve kâmilin zühdü olmak üzere
zühdün üç makamı vardır.
Allah’ın men ettiklerinden
kaçınmak; avamın zühdüdür.
Halbuki arifler Allah’tan
başka her şeyi terk edendir.
“Ne
varlığa sevinürem
,
Eğer beni öldüreler,
Ne
yokluğa yerinürem,
Külüm göğe savuralar,
Aşkın
ile avunuram,
Toprağım anda çağıra;
Bana
seni gerek,
seni.
Bana seni gerek,
seni!”
Yunus’a göre kişinin; Allah
rızası için
kendini ve malını Hakk
yoluna sebil etmesi
gerekir. Yani kişinin Hakk’a
vasıl olması için dünyevi
kayıtlardan da kurtulması
gerekir. Dolasıyla mal, mülk
gibi verilmesi nefse zor
gelen şeyler Hak yolunda
sebil edilmelidir.
“Her kim
tarika gire mal terkin
ura “Ger toğrı
turmazısa mal terkin
urmazısa
Yola toğrı
can vire bu tarikat
içinde” Yola can
virmezise tuymaz sohbet
içinde”
Yunus’a göre “zikr”in,
her zaman ve her yerde
yapılacağını da bildirir. Bu
zikrin gecesi, gündüzü
olmaz. Mekân içinde ayrı bir
husus yoktur. İnsan, Allah’ı
zikredeceğinde, her yer ve
her zamanda bu görevi
yapabilir.
“Gündüz olalum
sâim gice olalum kâim
Allah diyelüm dâim,
Allah görelüm neyler.”
Bazı Yunus araştırmalarına
göre Yunus, ümmi bir
derviştir; ama cahil
değildir. Düzenli medrese
eğitimi görmemişse de kendi
manevi kabiliyeti sayesinde,
İslam bilimleri öğrenmiştir.
Mevlana’nın şiirini
anlayacak kadar Farsça
bilir. Başka bir
araştırmacıda o, adamakıllı
tahsil görmüş biridir. Yunan
mitolojisini, şark
efsanelerini bilir.
Kuran’dan, hadislerden,
erenlerin sözlerinden
mazmunlar alır. Mevlana’nın
Mesnevisi’ni ve Divan-ı
Kebiri’ndeki gazellerini
okuduğunu, yine kendi
şiirlerinden anlıyoruz.
Hatta şairlerin hakîm şairi
Şirazlı Sadi’nin bir
gazelini, Türkçeye
çevirmiştir. Başka bir
araştırmacı Yunus’un
eğitiminin kaynağının
medrese değil, tekke
olduğunu belirtir. Ve iyi
bir eğitimden geçmeseydi,
Farsçadaki tasavvuf
kavramlarını böyle sağlıklı
biçimde kullanamazdı; ama
onun ekinsel birikiminin
kaynağı medrese değil,
tekkedir. Başka birine göre
ise köyden gelme bir halk
çocuğu olan Yunus, zamanın
itibarlı
tarikatlarından birine
mensuptu. Yazdıklarına
bakılırsa o, ciddi
denilebilecek bir dinsel
eğitim görmüş olmalı.[8][8]
Yunus zamanındaki
dervişliğin, tekkelerin son
döneminden günümüze
yansıyan, düşünsel ve
bedensel üretimden uzak,
“bir lokma bir hırka”
felsefesindeki “perişan
derviş, derviş kılıklı” gibi
olumsuzluklarla uzaktan
yakından ilgisi yoktur.
Burada artık, Anadolu’nun
Türkleşmesinde önemli
rolleri olan, halkla
bütünleşerek kendilerini
insana adayan, içi dışı bir,
özünü Tanrı’ya bağlamış,
düşünsel ve bedensel
üretimle yoğrulan halk
önderleridir söz konusu
olan. Bunlar Yunus’un
bağlandığı ve Anadolu
sufiliğinin gerçek erenleri
olan dervişlerdir. Bu
devirde gördüğümüz
dervişler; ziraat hayatı ile
meşgul olan, bağ bahçe
yetiştiren, zaviyeler
açmakta usta olan
kişilerdir. Vakitlerini
yalnızca ayin ve ibadetle
geçirdiklerine, başkalarının
sırtından yaşadıklarına dair
hiçbir delil mevcut
değildir. Yunus Emre’nin
inanç yaşayışında iki farklı
dini anlayış dönemi görülür.
“Sünni- İslami yorum” ve
“batıni yorum” diye
adandırılacak dönemlerde
Yunus, şu değişiklerle
karşımızdadır. “Sünni
yorum”un temeli Tanrı
korkusu ve kendini tümüyle
Tanrı’ya teslim etmektir;
çünkü kutsal kitabımızın
ayetlerinin özü budur.
Batıni (tasavvuf) yorumda
ise, kutsal kitabın her
ayetinde gizli bir anlam
aranır. Bu yaklaşımın
temelinde ise coşkulu bir
Tanrı sevgisi yatar.Bu
sevgide insan, evren ve
Tanrı; bir ışık seli içinde
birbirinden ayıran dinlerin,
tarikatların, inanışların,
milliyet ve ırkların üstüne
çıkar ve insanları eşit
sayar. Bu ikilem şöyle ifade
edilebilir: “Birincisinde
Yunus medresenin adamı,
ikincisinde tekkenin
adamıdır.” Yunus’a “kırk yıl
dergâha odun çektirir” ya da
onu, âmâ şeyhinin yoluna
yatırarak “benimseme” veya
“dışlama” sınavına tabi
tutar. Bizde yüzyıllardır
içtenlikle söylenegelen bu
söylemler, halkımızın Yunus
Emre’ye sevgisinin,
ilgisinin ve bağlılığının
günümüze yansıyan
görüntüleridir. Yunus’un
toplumculuğu elbette bugünkü
anlamda bir toplumculuğu ve
örgütlü uğraşıyı içermez;
ama onun felsefesinin temel
değerlerinden biri de,
içinde yaşadığı toplumun
iyiliği ve huzurudur:
“Yetmiş iki
millete bir gözle
bakmayan “ Yetmiş
iki millete kurban ol
âşıkısan
Şer’in
evliyasıyla da hakikatte
asidir” Ta
âşıklar safında olasın
sadık”
Bunu diyen kişinin kendini
toplum dışı görmesi
düşünülebilir mi?
“Yunus’u Yunus yapan en
önemli özelliklerinden
birisi de, çok insancıl ve
hoşgörülü olmasıdır. Şu
öyküye kulak verelim:
“Yunus’un yaşadığı yıllarda
Molla Kasım diye biri
varmış. Bu Molla Kasım’a
Yunus’un şiirlerini yazılı
olarak getirmişler. Başlamış
okumaya. Her okuduğu şiiri
dine şeriata aykırı bularak
yakıyormuş. Binlercesini
yaktıktan sonra üst tarafını
da suya atmaya başlamış.
Neden suya atmış derseniz,
okurken bir ırmağın, belki
de Sakarya’nın kıyısında
oturuyormuş da ondan.
Şiirleri yakmış, suya atmış,
atmış, atmış, derken bir
şiirde, daha doğrusu bir
şiirin son iki dizesinde
zınk diye durmuş ve aklı
başına gelmiş; çünkü bu iki
dizede şunları söylüyormuş
bizim Yunus:
Yunus Emre bu sözü eğri
büğrü söyleme
Seni
sigaya çeken bir Molla Kasım
gelir.
Bunu görür görmez Yunus’a
boyun eğmiş ve yakmadığı,
suya atmadığı şiirleri bir
hazine gibi saklamış. İşte
onun için şiirlerinden
binlercesini göklerde
melekler, binlercesini
denizlerdeki balıklar, kalan
binlercesini de insanlar
söylermiş.”[9][9]
O; insanlar, dinler,
peygamberler arasında ayrım
yapmaz. “Yaradılmışı
severiz Yaradan’dan ötürü”
derken de, aynı duygu ve
düşünceler içindedir. Onda
konu çok zengindir. Allah ve
insan sevgisi, onlarla
bütünleşmiş içtenlikli bir
inanç, başka dinlere ve
inançlara saygı ve hoşgörü,
erenlere ve önderlere sevgi
ve bağlılık, aklı ve ilmi
öne alarak taassuba
(bağnazlık) karşı çıkış,
özbenliği denetleme ve ölüm
korkusunu yenme, bu arada
toplumsal ve bireysel
çarpıklıklar ön plana çıkan
konular olarak görülebilir.
Toplumun acılarını da
çoğunlukla onların yüzünü
Tanrı’ya döndürerek
dindirmeye çalışır.
Toplumsal sorunlar Yunus’un
deyişlerine yeterince
yansımıştır. Biz Yunus’un
deyişine sosyal kurumların,
ekonomik ilişkilerin, değer
yargılarıyla birlikte o
dönemin Türk toplumunun
yeterince yansıdığı
deyişlerinde görülmektedir.
Yunus halk diliyle; en yüce
duyguları, en karmaşık
düşünceleri bile yeterince
açık ve kolay anlaşılır
biçimde anlatmayı başaran
bir büyük ustadır. Böylece
Türkçenin duygu ve düşünceyi
ifade etmeye yetmeyeceğini
savunanlara en anlamlı
yanıtı vermiştir.Yunus Emre
gibi bir velî insanın,
bilinen iki eseri mevcuttur.
Bunlardan
Risaletü’n- Nushiyye,
tasavvufun
ideal insan tipini
tarif ve tavsif eder.
Divân’da
ise, bu insan tipi
hayatiyete geçer.
Yunus’a göre, düşünce ve
duyguların gereğince
açıklanabilmesi için;
sözcüklerin iyi seçilmesi,
yerinde ve doğru
kullanılması, anlatımın da
öz, yalın ve akıcı olması
gerekir. Sözcüklerin gücü-nü
Yunus, aşağıdaki
beyitlerinde nasıl da etkili
vurgulamıştır:
“Söz ola kese savaşı,
söz ola kestire başı
“Sözün bilen kişinin yüzünü
ağ ide bir söz
Söz ola ağulu aşı,
balıla yağ ide bir
söz” Sözü pişirip
diyenin işini sağ ide bir
söz”[10][10]
Başta belirttiğimiz gibi,
evliyaların türbelerinin
çoğunlukla halk tarafından
çok benimsenmesi nedeniyle
aynı evliyanın, erenin
Anadolu’nun birçok yerde
olması gibi koca Yunus
Emre’nin de türbesi aynı
kaderi paylaşmıştır. Aslında
bu tür erenlerin esas
türbeleri ariflerin
gönüllerin-dedir. Türbesinin
olduğu söylenen yerler
şuralardadır:
- Eskişehir-
Sarıköy
- Larende
- Salihli- Emre
köyü
- Afyonkarahisar-
Sandıklı
- Sivas’ta
- Aksaray
- Isparta-Keçiborlu
- Erzurum- Dutçu[11][11]
Yunus Emre bir türbeye
sığmayacak kadar büyüktür.
Ona bu kadar mezar mâl eden
halkının bu davranışı, eğer
okumasını bilirsek bize çok
şeyler söylemektedir. Zaten
bu türbe olayının sonu
bulunmaz. O, ebedi yolcu,
her gittiği yerde bir çerağ
uyandırmakla görevlidir. Ta
“ebetten ezele varınca”!..
Dokuz kollu bir şamdan gibi
onun ışığını dokuz türbeye
bağlamak uygun değildir.
Selam sana Koca Yunus selam.
İnsanoğlu senin gibilerine
bugün, her günden daha
muhtaç, daha aç. Gelin,
doyurun onları![12][12]...Yunus
Emre gibi veliler, erenler
maksuduna ermişlerdir. Neye
ermiştir; mâşukuna ermiştir,
sevdiğine ermiştir, gerçeğe
ermiştir, hakikata ermiştir.
Allah bizi de gerçeğe,
hakikata erenlerden eylesin,
gerçeğin yolundan ayırmasın.
Gerçeğe Hü Dost…
A.Yaşar KARAMAN
[13][1] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[14][2] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[15][3] Gazi Üniversitesi Hacı Bektaş Veli Araştırma Enstitüsünün :
Hacı Bektaş Velî dergisi 41.
sayısı
[16][4] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[17][5] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[18][6] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[19][7] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[20][8] Gazi Üniversitesi Hacı Bektaş Araştırma Enstitüsü: Hacı Bektaş
Veli Dergisinin 41.sayısı
[21][9] Sabahattin Eyuboğlu: Yunus Emre Cem yayınevi İstanbul 1975
s.19-20
[22][10] Gazi Üniversitesi Hacı Bektaş Araştırma Ensititüsü: Hacı
Bektaş Veli Dergisinin
41.sayısı
[23][11] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[24][12] Nezihe Araz: Dertli Dolap
|