Leb-i Aruz

Leb-i Aruz

  • 15 Kasım 2016, Salı

 Dünyaya ilk geldiği gün herkesi güldüren ama kendisi ağlayan ve ben giderken herkes ağlayacak ben güleceğim diyen o büyük veli ana rahmine düştüğü gün o beden döner oldu aşk ateşiyle yanar oldu yaradan sevdasıyla… Doğumuyla aydınlanan gökyüzü asırlar sonra tekrar aşkla yanmaya, gönüllere ışık saçmaya devam ediyor. Mevlası’na aşkını dönerek  eda eyleyen o güzel zat, Şems’le buluşunca büyüdü büyüdü ve içi içine sığmaz oldu. Allah aşkıyla döne durdu o günden bu güne… Mevlam’ı  Mevlana ile, Mevlam’ı Şems ile, Mevlam’ı Hacı Bektaş ile, Mevlam’ı güzel Pir ile, Mevlam’ı güzel Pir’in Aslanı ile görür hisseder oldu bu yürek ve tüm güzel inanan insanlar. Bir Mevlana gerçeği var ki etrafında dolanılır her zaman içine girilmez. Herkes bir şeyler söyler ancak hakikati yani Mevlana’yı Mevlana yapan konu hep atlanır veya oraya gelmek mümkün olmaz.  O nedenle başlığımız düğün gecesi(Şeb-i aruz) değil, sadece dilde konuşulan dudaktan kalbe indirilmemiş dudak düğünü yaşanacak yine. Yine Mevlana’nın deyimiyle herkes bildiğini hakikat zannedip konuşacak. Üç gözü görmeyeni bir odanın içinde fil olduğunu söyleyip göndermişler. Odaya giren gözleri görmeyen kişiler biri kulağını, biri gövdesini sonuncusu da bacağını tutmuş. Çıktıklarında sormuşla fil nedir diye biri “kağıt gibi bir şey”, diğeri “çorak toprak gibi bir şey”, sonuncusu kızmış “olur mu fil, sütun gibi bir şey” demiş. Biz de her sene olduğu gibi bu sene de düğün gecesi (Şeb-i aruz) yerine dudak gecesini (leb-i aruz) yaşayacağız…
Peki, Mevla ne demektir, Gadirhum’da Peygamberimizin “ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır”  cümlesi bir çekiç gibi iniyor insanlığın başına. Müslüman’ım diyen birçok zümrenin nedense kabul etmekte zorlandığı bir cümle…               Mevla idareci, yönetici anlamına gelir ki Mevlana’da o dönemde Konya bölgesini şeriatla yöneten bir yönetici, ilim adamıdır. O dönemde birçok kitap yazmıştır ki bu yazılan 6 cilt olan Mesnevi için Yunus Emre “bu kadar yazacağına ben olsam ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm yazardım” demiştir.  Evet, Mevlana ilim sahibi ve birçok öğrencisi olan eğitimle uğraşan namaz kıldıran, herkesin kılmasını sağlayan, içki içenin başını vurduran ve şeriata uymayanı o bölgeden süren büyük bir yöneticidir. Herkes ondan çekinir, korkar. Her şey tam anlamıyla kitabına uygundur. Tabi bu noktaya gelinceye kadar çok büyük ilim sahiplerinden bilgi almış ve gezgin bir şekilde hakikatin peşinde gezmiştir. Bu dönemine kendisi hamlık dönemi der. İlim sahibi olduğu ve yöneticilik yaptığı dönemi ise pişmek diye nitelendirmiştir.
                Ancak Mevlana her şeyi kitaba uygun yaptığını düşünse de bir şeylerin eksik olduğunu hissetmektedir. Peki, bu neydi ve nasıl bulmalıydı bunu. Ne olduğunu bilmeden nasıl bulabilirdi ki… Allah’tan kendisine bir mürşit, aradığını bulmasını sağlayacak bir şeyh istedi.  Bu duası Hacı Bektaşi Veli’ye ayan oldu(tarafından bilinir oldu). Hünkar tüm müritlerini toplayıp konuyu açmış ve “bizden derviş istese ben gitmek zorunda kalacaktım” der ve gitmeyi isteyen olup olmadığını sorar.  Müritler düşünmeye fırsat bulamadan en arkadan tez canlı yerinde duramayan biri “ben giderim” der ortaya atılır Şemsettin Tebrizi (Şems).  Onca ilim irfan sahibi kendinde çok ileride olan ilim sahiplerine fırsat vermeden atlayıp öne atılınca Hünkar “tamam sen git ancak başlı gidip başsız gel” der.
                Şems Konya’ya doğru yola koyulur.  Gider ve bulur Mevlana’nın evini. Mevlana’nın evinin kapısı açıktır gönlü gibi. Evde bir çocuk yatmaktadır. Bu babasının adını verdiği Bahaeddin Veled’dir. Mevlana’nın iki oğlundan biridir ve kendisine hasta olduğundan yattığını söyler. Babasını sorar, babasının medresede ders verdiğini söyler. Şems hasta olan çocuğu biraz cesaretlendirip yataktan kaldırır ve git babanı çağır der. Mevlana hasta yatan çocuğu görünce şaşırır. Nasıl geldiğini sorunca çocuk “bize bir derviş geldi beni o gönderdi” der. Bu arada abisinin adını verdiği ikinci oğlu Alaeddin ise iyiden iyiye kardeşini de iyileştirdiği için Şems’e kinlenmeye başlamıştır. Çünkü Bahaeddin’i çok kıskanmakta ve Şems’in ona olan sevgisi dolayısıyla da düşman kesilmişti. Mevlana işin içinde iş olduğunu anlar ve dersi bırakıp dervişin yanına gider. Ve kendi deyimiyle yanma faslı başlar. Uzun uzun sohbet ederler. Sohbet sohbeti doğurur. Mevlana artık medreseye gitmez olur. Her şeyden herkesten uzaklaşır artık sadece Şems vardır sadece aşk vardır.  Günler günleri kovalar tüm halk tüm öğrencileri ve hatta ailesi bile bu duruma karşı tepki vermeye başlarlar. Oğlu Alaeddin, Bahaeddin’den sonra babasını da kendisinden uzaklaştıran bu zatı kendi elleriyle öldürebilecek kadar kinlenmişti artık. Tüm o bölgede Alaeddin ve bazı öğrencilerinin körüklemesiyle Şems’e karşı çok büyük düşmanlıklar olmuştu. Artık kimse Mevlana’yı görmüyor sohbetlerinden yoksun kalıyor, bölgeyi yönetmek ve idare etmekte güçlük çekiyor ve bunların tümünün sebebini Şems olarak görüyorlardı.
                Artık Mevlana’nın yanıp köz olma zamanı gelmiştir. Bir gün o kadar çok sohbet edilir ki Mevlana bir sofra kuralım da yemek yiyelim der. Sofra kurulur. Ancak Şems yemeğe yanaşmaz. Neden yemediğini sorunca da Şems “ben şarapsız yemek yiyemem” der. Artık aşk zamanıdır, sarhoş olmak aşk tadında yanmak zamanıdır. Mevlana “ben içki içenin boynunu vurduruyorum nasıl böyle bir şey istersin benden” der ancak gönül gözünü açan sohbetinden mutluluğun doruklarına ulaşan bu dervişi de kırmak da istemez. Bir de Şems “şarap yoksa yemeği de kaldır ben yemiyorum” deyince aklı iyice karışmıştır Mevlana’nın. Bir Rum arkadaşım var eskiden şarap yapar satardı acaba onda var mıdır diye gider sorar.  Mevlana’nın şarap isteğine karşı çok şaşırır ve “siz yasaklayınca biz artık hiç yapmadık. Küpler tamamen boş” der. Mevlana eli boş geri döner “bir sırdaşım vardı gittim sordum ama yokmuş” deyince Şems “o arkadaşına söyle küplere iyice baksın birinde şarap bulacaktır” deyince Mevlana tekrar yola çıkar ve “küplerine bir bak bakalım var mı” der. Komşusu bakınca görür ki bir küpte şarap vardır. İki şişe alır koltuk altına kor ve pelerini ile üstünü örter. Tanınmamak için başını da örter.  Eve doğru giderken kalabalığın olduğu bir yerde biri koluna takılır ve şişelerin ikisi de düşer kırılır. Tüm kalabalık bakar ki Mevlana’dır bu ve iki şişe şarap taşımaktadır. “kendisi içki içenin boynunu vurduruyor ama kendisi içiyor” diye tutarlar Mevlana’yı infaz etmeye götürürler. Artık yanma zamanıdır bu yoldan dönüş olmaz.  Şems yine oğlu Bahaettin’i gönderir “git bak bakalım baban neden gelmedi” der. Bahaettin’in gitmesiyle gelmesi bir olur. “Babamın boynunu kesmek için götürüyorlar” der. Şems kalkar ve gider bakar ki tüm kalabalık Mevlana’yı tutmuş infaz edecekler. Şems “suçu nedir” diye sorar. Halk “kendisi içki içenin boynunu vurduruyor, ama kendisi içiyormuş, iki şarap şişesi düşüpkırılınca bunu anladık” derler.  Şems “iyice baktınız mı şarap mıdır o pekmez midir” diyince herkes birbirine bakmaya başlar. Ya pekmezse ne olacak o zaman şaşkınlık içindedirler. Şems derki “ben Mevlana’ya kefilim, onun yerine beni tutun ve gidin bakın eğer pekmezse infazdan vazgeçilir, şarapsa o zaman cezasını verirsiniz.” Mevlana’nın yerine Şems geçer. Mevlana ile üç kişi de şişelerin kırıldığı yere giderler. Kaçmaması için Mevlana da Şems de zincirlenmiştir. Mevlana zincirli olunca gidiş gelişi çok zorlaşmış ve gidip gelmekte gecikmişlerdir. Mevlana’nın oğlu Alaaddin ve Mevlana’yı kendilerinden kopardığına inanan diğer insanlar “sen yerine geçtin ki Mevlana kaçsın yoksa şimdiye kadar gelmeleri lazımdı, kaçırdın onu” diyerek Şems’in üzerine yürürler. Zaten geldiğinden beri kimse sevmemiştir Şems’i. Tüm kalabalık galeyana gelir ve Şems’in başı vurulur. Şems’i gönderen Hünkar “başlı gidip başsız gelesin” demişti ya bu da ona yorumlanır artık.
                Bu arada Mevlana ve beraberindekiler şişelerin kırıldığı yere gidip de tadınca şarap değil pekmez olduğunu anlarlar. Geri döndüklerinde ise kesilmiş Şems’in başı ile karşılaşırlar. Mevlana artık yanmıyordur adeta kendisi bir kor haline gelmiştir ve kalbi temiz insanları yıllar asırlar sonra yakacaktır aşk diye diye... Tüm bedeni yanmaktadır Şems’in ateşiyle. Bırakın ders vermeyi, ilim öğretmeyi, yöneticilik yapmayı artık hiç konuşmaz kimseyle ve sokaklarda sadece Şems diyerek dolaşır ve onu arar. Ancak onu bulması artık imkansızdır. Bir gün yine divane dolaşırken bakırcılar çarsısındaki bakır döven bakırcıların vurma sesiyle raks etmeye (dönmeye) başlar. Bir zamanlar kasım kasım kavurduğu, idareciliğini yaptığı, şeraite uyduğunu düşünüp nice insanlara zarar verdiği yerde artık çekiç sesleriyle kendi kendine dönen biri haline gelir ve herkes aklını yitirdiğine inanır. Kimse bilmez delilikte veliliğin tam ortasında durduğunu. Artık bir velidir O. O, O’dur artık. Yine kendi deyimiyle Evliyalar Şahı, Şahı Merdan, Haydarı Kerrar, Kelamullahı Veche… için “O O’na yapışmış ve O olmuştur” demiştir. Sema döner tüm evren gibi, soldan döner kalp solda diye. Aşkı anlatır döne döne.
                Kimse Mevlana’yı anlatmak için dudaklarını kullanmasın, kalbiyle konuşsun. Tüm evren gibi dönsün de (sema-h) öyle konuşun. Yansın da öyle konuşsun. O zaman Şeb-i Aruz yaşansın kor gibi aşk tadında…
SU DAMLASI
bir su damlasıyım kirpiklerinin ucunda
düşeceğim bende sessiz toprağa,
kaybolacağım kara toprakta sensiz
ben bir damla iken gözlerinde
önce toprağa sonra şu küçük sızıntıya
belki ilerdeki büyük dereye
en sonunda engin denizlere ulaşacağım
sebebim sensin, belki de kalbindeki o hüzün
sen hüznünü benimle akıttın toprağın ellerine
ulaştırabilmeliyim bende seni engin denizlere
denizler sarar yaşlarını kucaklar o kara gözlerini
akıtmazsın bir daha yaş senden uzaklara
selam olsun gökteki yıldızlara
bulutlar ağlasın senin yerine
sonra gün ışığı sarsın dört bir yanını
bulutun gözyaşı gün ışığıyla raks etsin
sende ulaş tüm renklere
parlar gözlerin kirpiklerin kuru
gözlerin denizden kalbin sevgiden yana aşktan yana...

Dr. Ahmet Yesevi Gültekin

Leb-i Aruz