İlim Şehrinin Kapısı: İmam Ali

  • 05 Aralık 2016, Pazartesi

      Buyruk ve Erkânnâme’lerin hemen hepsinde Hz. Ali’yi anlatmak için rivâyet edilen bir hadîs bulunmaktadır: “Ene medînetü’l-ilmi ve Aliyyünbâbühâ”[1] (Ben ilmin şehriyim Ali onun kapısıdır) Hz. Ali ile Hz. Peygamber’in ilim sahaları aynı, konuları ve sınırları birbirinden farklıdır. Alevî-Bektâşî geleneğinde bu farklılık çeşitli deyimler kullanılarak açıklanmaya çalışılmıştır.

Meselâ; Seyyid Hüseyin Gaybî, Hz. Ali’den bir nakil yaparak ilmi ikiye ayırmaktadır. Peygamberlerin ilmi insanlara tebliğ edildiği, açıklandığı için ilm-i nâtıktır (konuşan ilim). Velîlerin ilmi ise gizli kaldığı için ilm-i sâmittir (susan veya sözsüz ilim). Bu nedenle de âlimler Peygamberlerin vârisleridir. Hz. Ali zâhir ve bâtın ilmine vakıf olduğu için enbiyâ ve evliyâ ilmini kendisinde toplamıştır.[2]

Erkânnâme’lerde nübüvvet için bâtınî velâyet, velâyet için de zâhirî nübüvvet ifadesi kullanılmıştır.[3]Gaybî’nin Hz. Ali için zikrettiği lakaplardan birisi olan “Âlim-i İksîr”[4] onun ilm-i ledün sahibi olduğuna işaret etmektedir. Alevî-Bektâşî geleneğinde Hz. Peygamber Kur’ân’ınzâhirini, Hz. Ali de bâtınını temsil etmektedir.

Bu anlayış en dikkat çekici biçimiyle Hacı Bektâş Velî’nin Velâyetnâmesi’ne yansımıştır. Bu eserde anlatıldığına göre; Hacı Bektâş Velî, Lokman-ı Perende’nin yanında ders okurken, hocası Lokman-ı Perende bir gün Hünkâr’ın sağında ve solunda iki nûrânî kişinin oturduğunu görmüş; onlara yaklaştığında ise kaybolmuşlardır. Hacı Bektâş’a onların kim olduğunu sorduğunda o, sağındakinin Hz. Muhammed, solundakinin Hz. Ali olduğunu, Hz. Muhammed’in kendisine Kur’ân’ınzâhirini, Hz. Ali’nin ise bâtınını öğrettiğini ifade etmiştir.[5]

Hz. Ali, Allah ilminin hazînesidir.[6] Tasavvufî anlayışa göre; Allah ilmi, tevhîd (Allah’ın birliği) gerçeğidir. Bütün ilimler bu gerçeği ifade etmek için yapılır. Virânî Baba İlm-i Câvidân’ında Hakk’ı bilmek isteyenlere Hz. Ali’yi referans olarak gösterir.[7]

Hz. Ali’nin “ilim bir nokta idi, cahiller onu (boş sözlerle) çoğalttı” sözü, Noktatü’l-Beyânadlı eserde yine kendi dilinden şöyle açıklanmaktadır: “Ey tâlipler! Allah’ın bilinmeyen gizli hikmetleri, semâvî kitaplar olan yaprak sahifelerinde, Tevrat’ta, Zebur’da, İncil’de ve ne kadar sır varsa Kur’an-ı Kerîm’de bulunmaktadır. Sırların bütünü Kur’an’da toplanmıştır. Kur’an’da olan sırlar, Fâtiha’da toplanmıştır. Fâtiha-yıŞerîf’teki sırlar, Besmele-i Şerîf’te toplanmıştır. Besmele’de toplanan sırlar ise Besmele’nin baş harfi olan ‘ba’dadır. ‘Ba’daki sırlar da onun altındaki noktadadır. İşitin, bilin ki ben o noktayım.”[8]

Bu sırra erişebilmek için Hz. Ali’nin “Ebu’t-Türâb” (toprağın babası) lakabıyla sembolleşen “toprağa ait özelliklere” sahip olmak gerekmektedir. Bunlar; tasavvufî eğitimle rûhun olgunlaşması sonucu ortaya çıkan fakirlik, sabır, adâlet, insaf, rızâ, ilim, hakîkat, yakîn, ahd ve vefâ gibi duygu ve davranışlardır. Tâlip toprağa karşılık gelen bu seviyeye ulaşırsa, velâyet makâmına da erişmiş olur.[9]

Hz. Ali’nin “bana bir harf öğretenin kölesi olurum” sözü zâhir ilmi açısından olduğu kadar bâtın ilmi açısından da yorumlanarak, bu ilmin mürşidlere ait ilim olduğu belirtilmiştir. Mürşid-i kâmili bulmayan ve hakîkat ilmini almayanlar gaflette sayılmışlardır. Böylesi bir değerlendirme, Hidâyetü’l-Uyûnisimli eserde şöyle yapılmaktadır: “Sen kendine âgâh olmayıp, gâfil olasın ve nâdânlık edip, kendini bilmeyesin ve müşrik olup Hakk’ı bilmeyesin… İmdi biçâre Âdem bu zikir olunan menzil-i merâtib-i sıfât-ı zemîmeden kurtulup ahlâk-ı hamîde ve hulk-i Muhammed ile hulklandın ise…”[10]

Bu manevî eğitimi veren mürşid, Hacı Bektâş Velî’nin ifadesiyle; anne ve babadan daha fazla saygıya layıktır. Çünkü anne baba, çocuklarını dünya belâsından, dünya ateşinden ve dünya sıkıntısından korurlar, mürşidler ise Müslümanları âhiret belâsından, Cehennem ateşi ve sıkıntısından korurlar.[11]

Buyruk’taki şu ifadeise “baba”lık olgusuna daha da farklı bir bakış açısı getirmektedir: “Bir kimsenin şerîat babası öz babasıdır. Tarîkat babası mürebbîdir. Ma’rifet babası Hz. Ali’dir. Hakîkat babası ise Hz. Muhammed’dir.”[12] Pir Sultan Abdal’ın ifadesiyle İslâm Dini Muhammed Mustafâ’nın dini olup, bu dinin mürşidi Ali’dir.[13]

Erkânnâmeler’de belirlenen kurala göre;bir kimse mürşidine ikrâr verdikten sonra, mürşidinin tavsiyelerine uygun hareket etmiyorsa, diliyle inanıp da gönlüyle inkâr edenler gibidir. Hem yalancı, hem yüzü kara, hem de eli boştur.[14]Tâlibin ameli, meşâyih (mürşidlerin) ilmine göre olmalıdır.[15]

Hz. Ali yukarıdaki sözüne istinaden velâyet yolunu gösteren bir velî kimliğiyle, büyük bir sevgiye ve saygıya mazhar olmuştur. Kalender Çelebi, Hz. Ali’yi seven bir ilim tâlibi olarak bu düşüncesini şöyle ifade eder:

Murtazâ’dır kâşif-i kenz-i ulûm,

Hâdi-i ilm-i ilâhî men aref.[16]

 

Ey âlim-i dekâyık-ı nutk-ı Muhammedî,

Vey âlem-i hakâyıkasultânyâ Ali.

 

Ey vâkıf-ı hakîkat-ı esrâr-ı kâinât,

Veyârif-i ma’ânî-i Kur’an yâ Ali.

 

Ey bâb-ı şehr-i ilm-i Hüdâ, Hâdi-i Hüdâ,

Vey mahzen-i ma’ârif-i irfânyâ Ali.[17]

Seyyid Hüseyin Gaybî Hz. Ali’yi kâfî’, hâdî, emîn, âlim ve sâbirsıfatları ile nitelendirdikten sonra, Hz. Ömer’in; “Eğer Ali olmasaydı, Ömer helâk olurdu” sözünü nakletmektedir.[18] Hz. Ali kendisinden önceki ilk üç halîfenin ilmî, dinî, hukûkî ve askerî alanlarda danışmanları olmuştur.[19]Gaybî eserinde, Hz. Ömer’in Hz. Ali’ye danıştığı çeşitli konuları örnek olarak vermektedir.

Hz. Ali hayatı boyunca mala, mülke, makâm ve mevkiye önem vermemiş, zamanının çoğunu ilim ve îmân yolunda harcamıştır. Onu tanıyanlar dünyaya değil, Hakk’a tâlib olmayı öğrenmişlerdir.

Gaybî, Hz. Ali’nin ilme verdiği önemi anlatmak için bir menkîbe nakletmektedir: Hz. Ali’nin ilimdeki üstünlüğünü işiten Rûm Kayser’i kendisini ziyaret etmek üzere yedi kişi gönderir. Onlardan Hz. Ali’ye “ilim mi üstündür, mal-mülk mü?” şeklinde bir soru yöneltmelerini, eğer yedi kişiye de ayrı ayrı cevaplar vermesi durumunda, gerçek ilim sahibi olduğunu belirtir.

Hz. Ali kendisini ziyaret eden yedi kişinin her birine ayrı ayrı aşağıdaki cevapları verir:

1.   İlim Peygamberlerden, mal ise Firavun’dan miras kalmıştır.

  1. İlim harcandıkça çoğalır, mal ise harcandıkça azalır.
  2. Malı saklamak gerekir, ilim ise sahibini (kötülüklerden) saklar.
  3. Kişi öldüğünde malını geriye bırakır. İlim ise kendisiyle beraber gider.
  4. Malı mü’minler de kazanır, kâfirler de. İlmi ise sadece mü’minler kazanır.
  5. Dinî konularda bütün insanların ilme ihtiyacı bulunmaktadır. Mal sahibine ise herkesin ihtiyacı yoktur. Malı herkes kazanabilir. İlmi ise herkes elde edemez.
  6. İlim kişinin sırat köprüsünden geçmesine yardım eder. Mal ise sırat köprüsünde insana ağırlık yapar.[20]

Buyruk’ta Hz. Ali’nin dilinden anlatıldığına göre; ilim öğrenmenin kazancı câhili aydın yapması, yoksulu varlıklı hale getirmesidir. Bir defasında Ammâr b. Yâsir, Hz. Ali’ye “kişinin kendisi ve insanlık için yararlı olan şeylerin ne olduğunu” sorar. Hz. Ali’nin cevabı şöyle olur: “Kişinin kendisine yararlı olan şey; ilim, insanlığa yararlı olan şey ise; Allah’ı unutmamaktır.”[21]

Hz. Ali için cömertliğin bir çeşidi de öğüt verme konusunda sâki gibi olmak, gönülleri ve yürekleri ilim nûruyla aydınlatmaktır.[22] İlim çok değerli bir mirastır. Düşünme berrak bir aynadır.[23] İlmi artıran şey ise doğruluktur.[24] En düşük seviyedeki ilim dilde tutulandır. En yüce ilim ise, hal ve hareketlerde kendisini gösterendir.[25] İlim, amelin arkadaşıdır. Bilen uygular. İlim, ameli çağırır. Gelirse ne âlâ, gelmezse o da gider.[26]

Ali Ulvi Baba, Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır hadîsini Kur’an’ın tefsîr ve te’vîli konusuna uyarlayarak; “Muhammed MustafâMedîne-i tenzîldir, Aliyyü’l-Murtazâ bâb-ı te’vîldir.” şeklinde ifade etmiştir. Hz. Peygamber’in; Ben sizinle Kur’an’ın tenzîli üzerine savaştım; Ali ise te’vîli üzerine savaşır” hadîsini de nakleden Ulvi Baba, tenzîlinşerîat, te’vîlintarîkat olduğu görüşünü ifade etmektedir. Şerîat vasıtasız vahiydir. Tarîkat ise Hakk’ın telkinidir. Nübüvvet vasıtasız tebliğ; tarîkat ise Hakk’ın tecellîsidir.[27]

Hz. Ali Kur’an-ı Kerîm’i ezberleyen az sayıdaki sahâbîden birisidir. Gaybî, Hz. Ali’nin bu yönüne dikkat çekmek amacıyla onun için Müfti-i Tefsîr[28] (Kur’ân’ıntefsîri konusunda fetvâ veren kimse) lakabını kullanmıştır. Onun tefsîr, te’vîl, nâsih, mensûh, muhkem ve müteşâbih gibi Kur’an ilimleri konusundaki bilgisi ve Kur’an’ın hükümlerini koruma, kollama konusundaki hassasiyeti, Hz. Peygamber’in Ben size iki emanet bırakıyorum. Kur’an ve Ehl-i Beyt’im. Onlar Kevser havuzunun başında bana kavuşuncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.[29]hadîsiningerçeklenmesidir.

Sâhib-i Zülfikâr ve Haydar-ı Kerrrâr olan Hz. Ali, ŞerhuHutbeti’l-Beyân’da Kur’an ehlinin tarifini gazâ terimini kullanarak yapar: “Yâcemâat! Kur’an ehli kâfirlerle savaş yapan gâzilere benzer. Gâzîler ya kâfire mağlup olup şehâdet şerbetini içerler, ya da gâlip gelerek, ganîmet elde ederler. Kur’an ehli de ya okuyucudur, ya da dinleyicidir. Her ikisi de sevap kazanır.”[30]

Hz. Ali’nin hutbelerini, mektuplarını ve vecîzeleriniihtivâ eden Nehcü’l-Belâğa’da Kur’an’ın öğrenilmesini, öğretilmesini ve okunmasını tavsiye eden onlarca tavsiye bulunmaktadır. Seyyid Hüseyin Gaybî’nin de eserine aldığı ve bu nedenle Anadolu coğrafyasında da okunanlardan birisi şöyledir: “Ey cemâat! Eğer yedi denizin damlaları adedince sevap kazanmak istiyorsanız, Kur’an okuyun. Ölüm anında rûhunuzuîmânla teslim etmek istiyorsanız, Kur’an okuyun. Ölmeden önce Cennet’teki yerinizi görmek istiyorsanız, Kur’an okuyun. Kabir azâbını görmek istemiyorsanız, kabrinizde bir kandil yanmasını istiyorsanız, Kur’an okuyun. Kabirde Münker ve Nekir meleklerinin sorularına kolaylıkla cevap vermek istiyorsanız, Kur’an okuyun. Kabrinizden kalktığınızda, yüzünüzün ayın on dördü gibi ak olmasını istiyorsanız, Kur’an okuyun. Kıyâmetin sıkıntısını çekmek istemiyorsanız, Kur’an okuyun. Günahlarınızın bağışlanmasını, sevaplarınızın artmasını istiyorsanız, Kur’an okuyun.”[31]Hz. Ali için bir kişinin çocuğuna Kur’an öğretmesi, gündüzü oruçlu-gecesi namâzlı geçirilen bin yıldan ve bin fakire sadaka vermekten daha hayırlıdır.[32]

 


[1]       Bkz. İzzeddin b. Esîr el-Cezrî, Üsdü’l-Gâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, Dârü’ş-Şa’b, Kâhire, 1970, c. IV, s. 100; Süleyman el-Kunduzî, Yenâbi’ul-Mevedde, s. 28.

[2]       Seyyid Hüseyin b. SeyyidGaybî, ŞerhuHutbeti’l-Beyân, haz: Saffet Sarıkaya, Fakülte Kitabevi Y.,Isparta, 2004, s. 30.

[3]       Erkânnâme 1, haz: Doğan Kaplan, Türkiye Diyanet Vakfı Y.,Ankara, 2007, s. 125.

[4]       Gaybî, a.g.e.,s. 70.

[5]       Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş Velî, haz. Abdülbâkî Gölpınarlı, İstanbul, 1958, İnkılâp Kitabevi, s. 5; Zâhir ve bâtın kavramları Kitâb-ı CabbârKulu’ndaşöyle açıklanmaktadır:“Bu zâhirdidiğümüzma’nâ, kitâbdur. Bâtın didiğümüz, kitâbayazılmışdur, sakludur. Onu, ehli bilür. Ol ilmi bilmek isteyen, ehlini bulur. Bulmak içünvelîler, ne zahmet çekmişler. Bâyezîd-i Bestâmî, kırk şeyhe vardı. Vücûdun[u] ıslâhidemedi, Ca’fer-i Sâdık’a varmayınca.” Bkz. Cabbâr Kulu, Kitâb-ı Cabbâr Kulu, haz: Osman Eğri, Türkiye Diyanet Vakfı Y.,Ankara, 2007, s. 151.

[6]       Gaybî, ŞerhuHutbeti’l-Beyân, s. 30.

[7]       Bkz. Virânî Baba, İlm-i Câvidân (Yazma Eser), Turan Saltık Dede Özel Kütüphanesi, H. 1290, vr. 2a.

[8]       Bkz. Seyyid Muhammed Nur, ŞerhuNoktati’l-Beyân, haz: Baki Yaşa Altınok, Oba Y., Ankara, 2000, s. 50-51; Virânî Baba Hz. Ali’nin “ba” harfinin altındaki nokta olduğunu belirttikten sonra, onun hidâyetin evveli, velâyet nûrunun da âhiri olduğunu dile getirir. Bkz. İlm-i Câvidân (Yazma Eser), vr. 15b; 17. yüzyıl Halvetî mutasavvıflarından NiyâziMısrî de “nokta”nın şerhi için bir risâle kaleme almıştır. Görüşleri için bkz. Salih Çift, “Dönemsel Gelişimi Bağlamında Tasavvuf Kültüründe Hz. Ali”, Hayatı Kişiliği ve Düşünceleriyle Hz. Ali, Bursa İl Müftülüğü Y., Bursa, 2005, ss. 117-148, s. 139.

[9]       Erkânnâme 1, s. 125.

[10]      Seyyid Ali Sultan, Uyûnü’l-Hidâye (Yazma Eser), Kemal Durmuş Dede Özel Kütüphanesi, H. 1317, vr. 36b.

[11]      Bkz. Hacı Bektâş Velî, Makâlât, haz: Esad Coşan, Kültür Bakanlığı Y.,Ankara, 1996, s. 54.

[12]      Buyruk, s. 70.

[13]      Pîr Sultan Abdal Hayatı ve Şiirleri, MaârifKitaphanesiİstanbul, ts., s. 138.

[14]      Erkânnâme 1, s. 152-153.

[15]      A.g.e., s. 166.

[16]      Abdülbâki Gölpınarlı, Alevî-Bektâşî Nefesleri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1992,s. 109.

[17]      Mustafa Tatçı, Hayretî’nin Dinî Tasavvufî Dünyası, Horasan Y., İstanbul, 2006, s. 77.

[18]      Gaybî, ŞerhuHutbeti’l-Beyân, s. 93.

[19]      Bkz. Abdülbâki Gölpınarlı, Mü’minlerinEmîri Hazreti Ali, Der Y. İstanbul, 1993, s. 58, 59.

[20]      Gaybî, a.g.e.,s. 103-104.

[21]      Buyruk, s. 139.

[22]      A.g.e.,s. 140.

[23]      Abdülaziz Hatip, Hz. Ali’den Çağlara Mesaj, Horasan Y.,İstanbul, 2007,s. 25.

[24]      Buyruk, s. 140.

[25]      Abdülaziz Hatip, Hz. Ali’den Çağlara Mesaj, s. 80.

[26]      A.g.e.,s. 239.

[27]      Ali Ulvi Baba, BektâşîlikMakâlâtı, haz: İsmail Kasap, Horasan Y., İstanbul, 2007, s. 35-36.

[28]      Gaybî, ŞerhuHutbeti’l-Beyân, s. 70.

[29]      Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 77, 3790.

[30]      Gaybî, a.g.e.,s. 73.

[31]      A.g.e.,s. 75.

[32]      A.g.e.,s. 76.

Ali Rıza Uğurlu