KULLARIN FİİLLERİ VE KADERLE İLİŞKİSİ-HÜSNİYE 4

  • 19 Aralık 2018, Çarşamba

İbrâhîm b. Hâlid dedi ki:

- Ey Hüsniye! İbrâhîm Peygamberin müşriklere söylediği ve Kuran’da Saffat Suresi 95-96. Ayetlerde açıkça geçen şu âyet hakkında ne diyorsun: ‘Kâle: E-ta’budûne mâ tenhıtûn. Vallâhu halekakum ve ta’melûn.’ “Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Hâlbuki sizi ve amelinizi Allah Teâlâ yarattı!”

Hüsniye gülümseyerek;

- Vallahi sizin Kur’an’a itikadınız yok. Bu, kendi iddianızı desteklemek için yapmış olduğunuz tevilden belli.” dedi ve sözlerine şöyle devam etti: [1]

- Ey İbrâhîm, sözünün bâtıl olduğunun delili, Allah Teâlâ’nın şu kavlidir: ‘(Ellerinizle) yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?’ Bilesin ki, bu âyette kınama ve azarlama vardır. Yani kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz! Oysa sizi ve yonttuklarınızı, yani ağaç vb. şeyleri Allah Teâlâ yarattı. Eğer burada, onların fiilini ve amelini (yani davranışlarını) Allah’ın yaratmış olduğu murad edilmiş olsaydı, bu âyet kâfirlere güçlü bir mazeret oluşturur; Allah, yaptıkları amelle ilgili kâfirlerin özrünü beyan etmiş sayılırdı. Mesele şu ki, önce Allah’ın kelamının onları kınaması ve ardından da onların özürlerini kabul etmesi, ‘birbirini çürüten iki zıddın bir araya gelmiş olması’ demektir. (bu ise imkansızdır.) Oysa Hak Teâlâ’nın murâdı ‘Ancak yontmuş olduğunuz putlara tapıyorsunuz.’ demektir.[2]

- Bilesin ki, âyetin orijinalinde yer alan tenhıtûn’un ‘’sı, bağlaç olabileceği gibi, nekra da olabilir. Ancak Ve ta’melûn’daki ‘’ edatı, ‘ellezî’(öyle ki) manasında bağlaçtır. Sizin kastettiğiniz manada alırsak, çelişki ortaya çıkar. Kaldı ki, Hazret-i Hâlik Teâlâ, ameli (yapılan işi) onlara izâfe etmiştir. Çünkü eğer Allah’ın fiili olsaydı, onu kula izâfe etmezdi. Öyleyse bu, Allah’ın fiili değil, kulun fiili olmalıdır. Zaten aklen de şer’an da fiil fâiline izâfe edilir.[3]

- Ey İbrâhîm, sizin bu itikadınıza göre; Allah kâfirin masiyet işlemesini ister, itaat etmesini istemez. Oysa bu inanç kötü ve çirkin şeyleri çağrıştırır. Çünkü Hak Teâlâ’yı çirkinliklerin, küfür ve isyanın fâili biliyor, her şeyin O’nun kazâ ve kaderiyle olduğunu söylüyorsunuz. Sizin bu sözünüzden, Hak Teâlâ’nın bütün zalimlerden daha zalim olduğu anlaşılır. Zira kendisinin takdir ettiği küfrü sebebiyle, kâfiri cezalandırmaktadır. Allah küfrün kâfirini yaratır ve bu yüzden o da iman etme gücü bulamaz; ama sonra da kalkıp onu kendi yarattığı ve takdir ettiği küfürden dolayı cezalandırırsa bu apaçık bir zulüm olur. Tıpkı siyah bir Habeşliyi cezalandırıp, ‘Neden rengin siyah? Beyaz olmak zorundaydın!’ demek gibidir bu. Yahut uzun boylu birisini azaba çarptırıp ‘Neden uzun boylusun? Oysa senin kısa boylu olman gerekiyordu!’ demek gibi. Veya bir çocuğun elini ayağını bağlayarak suya bıraktıktan ve giysisi ıslandıktan sonra, ‘Neden giysini ıslattın?’ diyerek dövmek gibi. Bu ve benzeri her şey apaçık zulümdür.

- Ey İbrâhîm, eğer kâfirdeki küfrü, fâsıktaki fıskı ve zalimdeki zulmü Hak Teâlâ var etmişse bu, peygamberlerin hüccetini kesintiye uğratır ve elçileri ‘lüzumsuz’ hale getirir. Çünkü peygamber kâfire ‘Beni gönderen Allah’a iman et! Seni, imana davet ediyorum.’ dese, kâfir de peygambere ‘Öyleyse bende imanı yaratması lâzım, bana lütfetsin ki iman edebileyim. O bende küfrü yarattıktan sonra, bana imanı nasıl teklif edebilirsin; zira bende o güç yok!’ diyecektir. Bu durumda peygamberin eli kolu bağlanacak ve ona cevap vermekte acze düşecektir.

- Ey İbrâhîm, eğer kâfirdeki küfrü Allah Teâlâ yaratmış olsaydı; ama buna rağmen yine de onu iman etmekten yükümlü tutsaydı; bu, takatin yetmeyeceği bir yükümlülük olurdu. Bu ise aklı erenler nezdinde çirkin bir şeydir. Bu, insana ‘havada kuş gibi uçmasını’ söylemek gibidir. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

Allah üzerinizdeki yükü hafifletmek ister. İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.’ (Nisa:28)

Yine şöyle buyrulmuştur:

Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını teklif etmez.’ (Bakara 286)

Bir başka âyette de şöyle buyrulmaktadır:

Allah sizin için kolaylık diler, güçlük dilemez.’ (Bakara 185)

Bu ayetlerin benzeri çoktur.

- Ey İbrâhîm, Allah kâfirdeki küfrü yaratıp, sonra da ‘(Allah’ı) nasıl inkâr edebiliyorsunuz?’ mu diyor? (Bakara 28) Hak ve bâtılı yaratan bizzat kendisi olduğu halde, ‘Niçin hakkı bâtıl ile karıştırı (yor ve böylece hakkı tanınmaz hâle soku)yorsunuz?’ mu diyor? Onları kendisi uzaklaştırdığı ve engellediği halde, ‘İman edenleri neden Allah’ın yolundan alı koyuyorsunuz?’ mu diyor? (Âl-i İmrân: 71)

- Ey İbrâhîm, eğer kâfirdeki küfrü Allah Teâlâ yaratmışsa bundan kâfirin Allah’a itaat ediyor olması lâzım gelir. Zira onun küfrünü Allah yaratmıştır ve küfrünü istemektedir. Öyleyse Allah’ın muradına itaat etmiş demektir. Bu durumda peygamber, kâfiri imana çağırmakla ve küfrü menetmekle takdire isyan etmiş olur. Zira Allah kâfirde küfrü yaratmıştır ve onun iman etmesini istememektedir. Sizin bu varsayımınıza göre; kâfir itaatkârdır, peygamber ise âsî!

- Ey İbrâhîm, sizin görüşünüzün gereği olarak, Hak Teâlâ’nın kader ve kazâsına rıza gösterilemez. Çünkü küfre rızâ icmâ ile haramdır. Ama Allah’ın kazâ ve kaderine rıza vaciptir. Şu halde küfür, Allah’ın kazâ ve kaderiyle vuku buluyorsa, küfre rızâ göstermek vacip olur! Bu ise katıksız küfürdür!

- Ey İbrâhîm, sizin bu itikadınız hadleri, kısası, günahların şer’i cezasını iptal ediyor. Çünkü size göre zina, lûtilik[4], hırsızlık, şarap içmek, haksız yere kan dökmek, vs. bütün günahlar; Hak Teâlâ’nın iradesiyle, kazâ ve kaderiyle oluyor. Öyleyse devlet başkanının ve şer’î hâkimin bunları yasaklaması, bu işlerin fâiline zor kullanması ve Hak Teâlâ’nın muradını engelleyip, Allah’ın muradı olmayan şeyi emretmesi caiz olamaz! Öte yandan bu anlayış, Allah Teâlâ’nın, birbirine zıt düşen iki şeyi, aynı anda istiyor olmasını gerektirir. Çünkü bu durumda, hem günahı bizzat kendisinin takdir etmesi, hem isyânı yasaklayıp menetmesi ve hem de onun aksini emir buyurması; aynı anda onun murâdı olmaktadır! Hem günahı takdir ettiği, hem de o günaha cezâî müeyyide koyduğu iddiası, zıtları bir araya getirmek demektir. (Bu da kesinlikle muhaldir.)

- Ey İbrâhîm, rivâyet edildiğine göre; Abdullah b. Abbâs’ın meclisine bir hırsız getirdiler. İbn Abbâs hırsızın elinin kesilmesine hükmetti. Mecliste bulunanlardan biri dedi ki: ‘Onun verdiği hükümden Allah’a sığınırız!’ İbn Abbâs şaşırdı ve dedi ki: ‘Senin bu sözünün günahı, onun yaptığı hırsızlığın günahından daha büyüktür!’ Bunun üzerine o kişinin meclisten çıkarılmasını ve tevbe ettirilmesini emir buyurdu.

Hârûn, Hüsniye’den bu sözü işitince çok hoşuna gitti. Çünkü Abdullah b. Abbâs onun ceddiydi.

Hüsniye dedi ki:

- Ey İbrâhîm, küfür ve masiyetlerin yaratıcısı Allah olsa, ömrü boyunca bize türlü iyilikler yapmış olanla, bize türlü kötülük ve zulümler yapmış olanın bizim nezdimizde hiç farkı kalmaz. Eğer iyilik yapan ile kötülük yapan, fâil-i muhtâr (iradesi hür, seçme hakkına sâhip özne) sayılmazsa, vücûda gelen hayır ve şer, kuşkusuz kendilerine âit olmayacaktır. Yapılan fiil ile alâkalı olan övgü ve yergi şayet bizlere âit ise, o fiilin kendisi de bizlere âit olmalıdır. Aksi takdirde elçiler gönderip kitaplar indirmek, cennet ve cehennemin varlığı gibi meselelerin tamamı, lüzumsuz ve abes bir iş olacaktır.

- Ey İbrâhîm, bu düşünce, ‘Rabbim, beni şaşırtıp yoldan çıkarman sebebiyle...’[5] diyen İblis’in yoludur. Bilmiş olasınız ki, sizler Cebriye’densiniz ve İblis’in lehine delil getiriyorsunuz. (Bu ise Emevîlerin icat ettiği bir yoldur. Emevî âlimleri ve onların hadisçileri, bu yolu İblis’ten alıp dinlerini dünya karşılığında satmışlar; sizler de o güruha tâbi olanlardansınız![6])”[7]

Bunun üzerine İbrâhîm ile Bağdat ulemâsı ve onlara tâbi olanlar homurdanmaya ve hep bir ağızdan;

- Ey câriye, Ehl-i İslâm’ın yolunu ne çok kötüledin.

Diyerek bağrışmaya başladılar. Neredeyse Hüsniye’nin canına kastedeceklerdi. Hârûn öfkelendi ve dedi ki;

- Ey İbrâhîm, Allah’tan utanmıyor musun? Bir câriye, birtakım delillere ve kanıtlara dayanarak sizi tekfir ediyor, ama siz acziyet içinde başınızı öne eğmeniz yetmiyormuş gibi, bir de kalkmış ona hiddetleniyorsunuz?”

Hüsniye dedi ki:

- Münazara ve tartışmamızın halîfeyi bıktırmayacağını bilsem, bir hafta boyunca delil getirebilirim.

Hüsniye halîfeye dönerek sözlerine şöyle devam etti:

- Eğer kul kendi fiilinin fâili olmazsa, kasıt ve istek ile gerçekleştirdiğimiz yürümek, oturmak, yemek, içmek, almak, vermek vs. ihtiyârî (hür irâdemizle gerçekleşen) fiiller ile elin ve nabzın (istem dışı) hareketleri arasında hiçbir farkın olmaması icap eder. Oysa ihtiyârî hareketlerle ızdırârî (zorunlu, istem dışı, elimizde olmayan) hareketler arasında fark olduğu çok açıktır. Herkes kendi fiilinin fâili olduğunda, kişi hür irâdesine dayalı (ihtiyârî) hareketlerden gücünün yettiği kadarını kontrol edebilir. Ama buna karşılık; uçmak ve göğe çıkmak gibi şeylere güç yetiremez ve onları kontrol altında tutamaz.

- Behlül hazretlerinin Ebû Hanîfe ile kazâ ve kader mes’elesinde tartışarak, onu susturduğu[8] herkesin malumudur. Behlül ona şöyle demişti: ‘Sen kulun hür iradesinin elinden alındığına inanıyor isen, eşeğin bile; çok yerde senden daha akıllı ve üstün olduğunu delille ispatlarım. Çünkü eşeği küçük bir ırmağa (dereye) götürsen, ona vurmaksızın, kendiliğinden karşıya geçer. Ama karşıya geçemeyeceği büyük bir nehrin kenarına götürdüğünde, öldürsen geçmez. Yani bir eşek, gücünün yettiği şey ile gücünün yetmeyeceği şeyi ayırt edebiliyor. Sense ey Ebû Hanîfe[9], bu üstünlüğüne ve olgunluğuna rağmen, gücünün yetip yetmeyeceği şeyleri ayırt edemiyorsun!’

Hüsniye bunu anlattığında Hârûn, Yahyâ Bermekî ve bütün devlet erkânı gülüştüler. İbrâhîm ise utancından, o an ölmeye razıydı!

Hüsniye tekrar anlatmaya başladı:

- Ey İbrâhîm, eğer kul kendi fiilinin fâili olmazsa Allah Teâlâ’nın fiili olur. Öyleyse Allah Teâlâ’nın affedici, bağışlayıcı ve merhametli olduğunu söylemen, doğru olmaz. Çünkü Allah’ın affedici, gafûr ve rahim olması, kulun bazen günah işlemesi ve günahı sebebiyle azaba müstahak olması halinde; ona azap etmemesi, bağışlaması ve affetmesi demektir. Kulun günah fiili olmadığı ve sadece Allah’ın fiili olduğunda, Allah’ın bağışlayıcı, affedici ve rahim olduğunu söylemek, nasıl doğru kabul edilebilir?

- Ey İbrâhîm, din ve imanın hakikati, teklif sarayında (sorumluluk evinde) mükellef olan bir kimsenin, bu dünyada övgüyü hak etmesi ve kıyamette sevaba nail olabilmesi için, aklı ve düşüncesiyle kendi fiili için bir rehber arayıp bulmasıdır. Allah onda bir şey yaratmak isterse, bunu yapabilir. Fakat Allah, kulun kendi çabasıyla, kendi fiili ve hür iradesiyle mümin ve itaatkâr olmasını, küfür ve günahları terk etmesini ister. Kul eğer kendi aletleriyle, kendi irâde, kudret ve imkânlarıyla imanı tercih etmezse, o fiil Allah’ın kazâ ve kaderi olamaz.[10]

- Ey İbrâhîm, bundan daha fazla aklî delil istersen, dinleyenleri bıktırmayacak kadarını sunabilirim. Bağlı bulunduğunuz Ehli Sünnetin hadis kitaplarında yazılı olduğu üzere, Abdullah b. Ömer Allah’ın Elçisi’nden şu hadisi nakletmiştir: ‘Kaderiyye bu ümmetin Mecûsîleridir. Onlar hastalandıkları vakit ziyâret etmeyin. Öldüklerinde namazlarını kılmayın. Karşılaştığınızda, onlara selâm vermeyin.’ Kendisine soruldu: Yâ Rasûlullâh, Kaderiyye dediğiniz hangi tâifedir, onlar kimlerdir? Allah’ın Elçisi şöyle buyurdu: ‘Günahları işleyen, sonra da bu yaptıklarının Allah’tan olduğunu ve Allah’ın ezelde bunları kendilerine yazıp takdir ettiğini iddia edenlerdir.’[11]

- Hâlbuki Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır: ‘Başına gelen iyilik Allah’tandır, kötülük ise kendi nefsindendir.’ (Nisâ: 79) Yani size iyilik olarak ne ulaşırsa, onu Allah’tan bilin. Kötülük olarak ne gelirse, o da kendinizdendir, onu Allah’a nispet etmeyin.

- Allah Teâlâ’nın, küfür ve günahları kullara isnat ettiğine dâir Kur’an âyetleri çoktur. Örneğin bir âyette İblis’in şöyle dediği bildirilmiştir: ‘And olsun, bütün insanları şaşırtıp yoldan çıkaracağım!’ (Sâd: 82; Hıcr: 39)

- Eğer şaşırtıp yoldan çıkarma işi Allah’ın fiili olsaydı, kendi fiili yüzünden İblis’e lanet eder miydi? ‘Kuşkusuz, ceza gününe kadar lanetim senin üzerine olacaktır.’ (Sâd: 78)

- Ey İbrâhîm, durum senin iddia ettiğin gibi olaydı; Hz. Âdem ‘Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, kesinlikle hüsrana uğramışlardan olacağız’ der miydi? (A’râf: 23) Yine Hz. Mûsâ ‘Rabbim, (o Kıptî’yi öldürerek kendimi tehlikeye atmakla) kendime zulmettim. Beni bağışla…’ der miydi? (Kasas: 16) Hz. Yûnus ‘Senden başka tanrı yok! Sen her tür noksanlıktan münezzehsin. Gerçek olan şu ki, ben zalimlerden oldum’ der miydi? (Enbiyâ: 87)

- Ey İbrâhîm, cümle peygamberler Allah Teâlâ’ya tevbe, onu tenzih ve takdis etmişlerdir. Eğer âsînin isyanı Allah’ın fiili olsaydı, bu kadar enbiyâ, tevbekâr olur muydu?

İbrâhîm araya girip şöyle dedi:

- Ey Hüsniye, sen kendi mezhebini iptal etmiş oldun. Çünkü senin inancına göre bütün peygamberler masumdur. Onlarda cürüm ve masiyet vaki olmadığına göre, ne sebepten tevbe ve istiğfar ettiler?

Yahyâ Bermekî gülmeye başladı ve dedi ki:

- Ey İbrâhîm, önceki meseleyi ispatladın, onun hüccet ve delillerini çürüttün de sıra peygamberlerin masum olup olmadığına mı geldi?

Bu söz üzerine mecliste bulunanlar hep birden gülüştüler.

Hüsniye şöyle dedi:

- Ey İbrâhîm, bu tartışma şeklin ve sıranı beklemeden araya girmen edebe uygun bir davranış değildir. Şu kader ve kazâ konusundaki sözümü tamamladıktan sonra, bu meselede de cevabını alacaksın.

- Ey İbrâhîm, Kureyş müşriklerinin hepsi cebriye düşüncesindeydi. İslâmiyet zuhur ettiğinde cebriye yolu bertaraf oldu. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve âlih) vefatından ve İmam Ali’in şehâdetinden sonra, Muâviye, Yezid ve diğer Benî Ümeyye (lanetullahi aleyhim ecmaîn) iktidarı ele geçirdiklerinde, o düşünceyi İslâm’ın içinde yeniden canlandırdılar. Cebriyeciler onlara tâbi oldu. Siz de onların peşinden gidiyorsunuz. Ey İbrâhîm, Allah’a yemin olsun ki, yüce Ehl-i Beyt ve ashâb-ı kirâm bu inançta değillerdi.

Hüsniye sözü buraya getirdiğinde, tartışma meclisindekiler arasında feryadı figan yükseldi. Hepsi de Hüsniye için tezahürat yapıyordu. İbrâhîm dedi ki:

- Ey Hüsniye, beyan ettiğin Kurân âyetlerinin ve hadislerin hepsinin makbul olduğunu biliyorum. Fakat tâbiînin (sahabeyi görenlere denir) ekserisi, kulun hür iradesinin kaldırıldığına inanıyor ve bu hususta kulun Allah Teâlâ’nın ortağı olduğuna cevaz vermiyorlardı. Bu ise, senin bu görüşünle şirke düştüğünü gösterir.

Hüsniye dedi ki:

- Ey İbrâhîm, nasıl şirke düşmüş oluyorum? Allah Teâlâ kulunu kahretmeye ve yok etmeye her zaman kâdirdir. Mesela; bir padişah, bir kişiyi bir yere vali olarak tayin etse, o vali de halka zulmedip Müslümanların malını yağmalasa, padişah da yönetimde bağımsız olsa ve o vâliden haksız yere el koyduğu malları geri alıp kendisini katletse; o vâlinin padişaha ortak olması lâzım gelmez ve ‘Vali padişahın ortağıdır.’ demek mümkün olmaz.

- Ey İbrâhîm, ilahî ahkâmı, Hazret-i Rasûlullâh’ın (sallallâhu aleyhi ve âlih) hadislerini ve bütün aklî delilleri bir kenara atmana; kendini nadide biri addederek, tâbiînden bazılarının şöyle böyle inandıklarını söylemene hayret ediyorum!

[1] Kulların fiilleri (davranışları) ve kaderle olan ilişkisi hakkında başlıca üç görüş var:

a) Cebirci görüş: İnsan kaderin baskısı (cebir) altındadır. Allah’ın yazgısında ne varsa onu işler ve işlemeye mecburdur. Onun dışına çıkma şansı yoktur. Bu haliyle insan, selin kapıp götürdüğü kütüğe benzer. Sel onu nereye götürürse, oraya gitmek zorundadır. Kulların yapmış olduğu fiillerde, kendilerinin hiçbir etkisi, katkısı yoktur.

b) Tefvizci görüş: İnsan, kendi iradesiyle yaptığı bütün fiillerinde özgürdür, müstakildir, bağımsızdır. Kul fiilinin yegâne yaratıcısıdır. O ne yapmışsa kendisine aittir. İnsana ait davranışların ortaya çıkmasında, başka hiçbir varlığın etkisi, katkısı yoktur.

c) Orta yol: İnsan kendi iradesiyle yaptığı bütün fiillerinde özgürdür. Kul, kendi fiilinin fâilidir. Ancak kul, Azîz Yaratıcı’nın mülkünde, O’nun oluşturduğu fiziki koşullar dâhilinde, yine O’nun kendisine vermiş olduğu güç ve kuvveti kullanarak iş yapar. Bu hâliyle kul, Yaratıcı’dan kopuk ve bağımsız değildir. Sonuçta, kulun kendi iradesiyle yapmış olduğu bütün fiillerde, tüm sorumluluk kendisine aittir. Bunda kaderin hiçbir şekilde baskısı ve sürüklemesi söz konusu değildir.

Bu alanda İmâm Cafer Sâdık’ın şu buyruğu oldukça meşhurdur: “Cebir de yok, tefvîz de; bilakis bu ikisinin ortası bir durum var.” (bk. Küleynî, Kâfî, I, 160; Şeyh Sadûk, Tevhîd, Beyrût, 1387, Dâru’l-Ma’rife, Tahkîk: Seyyid Hâşim Huseynî, s. 362)

[2] Bu durumda, Allah’ın yarattığı, onların ameli, işçiliği değil, bu işçilikleri sonucu ortaya çıkardıkları putlardır, bunun için kullandıkları malzemelerdir.

[3] Sâffât Sûresi’nin 96 nolu âyeti üzerinde yapılan tartışmaların özeti şudur: Ehl-i Sünnet, “Vallâhu halekakum ve ta’melûn” âyetinde yer alan “” edatının, kendisinden sonra gelen “ta’melûn” fiil cümlesine “mastar” anlamı kazandırdığını ileri sürerek, âyete şu anlamı verir: “Oysa sizleri ve sizin amellerinizi Allah yaratmıştır.”

Ehl-i Beyt ise, buradaki “”nın “bağlaç” olduğunu belirterek, söz konusu âyeti şöyle anlamlandırır: “Oysa sizleri ve sizin yaptıklarınızı / yaptığınız şeyleri Allah yaratmıştır.

Âyet-i kerîmeyi bütün ön kabullerden uzak bir şekilde, özgürce okuduğumuzda, âyete Ehl-i Beyt’in verdiği anlamın daha doğru olduğu kendiliğinden anlaşılır. Günümüzde Sünnî düşünceye mensup Kur’an mealcilerinin neredeyse tamamının, söz konusu âyete, farkına varmadan, aynen Ehl-i Beyt’in verdiği anlamı verdikleri göz önünde bulundurulursa, hakîkat kuşkusuz daha iyi anlaşılır.

[4] Lûtîlik: Erkek erkeğe cinsel ilişki, homoseksüellik, gulamperestlik.

[5] Hıcr: 39; A’râf: 16.

[6] Parantez arasında verilen cümle, Hüsniye’nin Osmanlıca çevirisinden (s. 34-35) alınmıştır.

[7] Ehl-i Sünnet âlimleri, insanların fiillerinin kaderle olan ilişkisi konusunda Cebriye’yi eleştirirler ve kendilerinin asla “Cebriyeci” olmadıklarını ileri sürerler. Oysa konuya ilişkin yaptıkları açıklamalara bakıldığında, neticede onların da bir yerde, Cebriye ile buluştukları görülür! (Ayrıntılı bilgi için bk. Abdulkadir Çuhacıoğlu, Sahâbenin Adâleti ve Ebû Hüreyre, s. 329-345)

[8] Rivâyete göre Ebû Hanîfe, İmam Cafer Sâdık hazretlerini üç konuda hatalı bulduğunu söyler: 1. O, “İblis cehennem ateşiyle azaba çekilecek.” diyor. Oysa ateşten yaratılan bir varlığa nasıl ateşle azap edilebilir? 2. “Allah görülemez!” diyor. Oysa mevcut olan her şey görülebilir! 3. “Kulun fiillerini kendisi yapar.” diyor. Oysa her şeyi yaratan Allah’tır.

Bunu duyan Behlûl hazretleri, eline geçirdiği bir çubuk ile Ebû Hanîfe’nin başına vurur! Ebû Hanîfe’nin durumdan şikâyetçi olması üzerine, Behlül’ün cevabı şu olur: “Sen, ateşten yaratılan İblis’in yine ateşle azap edilemeyeceğini iddia ediyorsun. Sen topraktan yaratıldın ve ben de sana topraktan yaratılan bir şeyle vurdum. Sen, mevcut olan her şeyin görülebileceğini söylüyorsun. Öyleyse başındaki şu acıyı bize gösteri ver! Sen, kulun fiillerini yapanın Allah olduğunu söylüyorsun. Bu durumda sana vuran Allah’tır, ben değilim!”

(bk. Nimetullâh Cezâirî, el-Envâru’n-Nu’mâniyye, Beyrût, 1431, Müessesetü’l-A’lemî, Tahkîk: Muhammed Ali Tabâtabâî, 1. baskı, II, 232; Seyyid Muhsin Emîn, A’yânü’ş-Şî’a, III, 618)

[9] Ebû Hanîfe’nin konuyla ilgili görüşlerini “Fıkh-ı Ekber”inden (Kâhire, 1375, Mustafâ Bâbî Halebî, 2. baskı, s. 48-50 = Ali Kârî şerhiyle) öğrenebiliriz: Allah’ın hiçbir kulunu küfre ve imana zorlamadığını; iman ve küfrün kulların kendi fiilleri olduğunu belirten Ebû Hanîfe, sözlerine şöyle devam eder: “Kulların hareket ve sükûn cinsinden bütün fiilleri, hakikatte kendi kesbleridir. Allah ise o fiillerin yaratıcısıdır!” Ancak Ebû Hanîfe şu adına “kesb” dediği şeyin ne olduğunu; bir kulun davranışlarını kesbetmiş olmakla hakikatte ne yaptığını… bir türlü açıklamaz.

Esasen şu “kesb” olayı, varlığını savunanların bile anlayamadıkları, anlayamadıkları için de bir türlü anlatamadıkları bir şeydir. Sünnî kelâmcılar, kesb’i “kulun, kendi eliyle gerçekleşen fiile sadece mahal olması” şeklinde tarif ederler. Yani o fiili (davranışı) yaratıp ortaya çıkaran, daha açık bir ifadeyle; yapan, bizzat Allah Teâlâ’dır. Kul ise söz konusu fiilin gerçekleştiği yerde, sadece bulunuyordur. Yani adeta bir “alet” gibi… O nedenle, Sünnî kelâmcılığın önde gelen otoritelerinden olan İbnü’l-Hümâm, bunun cebirci görüşten pek bir farkının olmadığını tespit ederek, yeni bir çığır açıyor…

(Sünnî kelâmcıların konuya ilişkin değerlendirmelerini etraflıca görmek için bk. Çuhacıoğlu, Sahâbenin Adâleti ve Ebû Hüreyre, s. 329 vd.)

[10] Yani bu durum Allah’ın kullara yönelik kader ve kazâsına uygun düşmez. Çünkü Allah’ın kullara yönelik kader ve kazâsı, onların kendi hür irâdeleriyle, kendi imkânlarıyla tercihte bulunmasıdır.

[11] Hadis, ikinci halife Ömer’in oğlu Abdullah’ın yanı sıra, birçok sahâbî tarafından rivâyet edilmiştir. Bk. Ebû Dâvûd Tayâlisî, Müsned, Cîze / Mısır, 1419, Dâr-u Hecer, Tahkîk: Muhammed Türkî, 1. baskı, I, 347; Ahmed, Müsned, II, 86, 125, V, 406; Ebû Dâvûd, Sünen, Beyrût, 1430, Dâru’r-Risâle el-Âlemiyye, Tahkîk: Şuayb Arnavût vd. 1. baskı, sünnet, 17; İbn Mâce, Sünen, mukaddime, 10; İbn Ebî Âsım, Sünnet, Beyrût, 1400, el-Mektebü’l-İslâmî, Tahkîk: Nâsıruddîn Elbânî, 1. baskı, I, 235-236, 242-245; Bezzâr, Müsned, Medîne, 1409-1430, Mektebetü’l-Ulûm vel-Hıkem, Tahkîk: Mahfûzu’r-Rahmân Zeynullâh, 1. baskı, VII, 338; Taberânî, el-Mu’cemü’s-Sağîr, Beyrût–Ammân, 1405, 1. baskı, el-Mektebü’l-İslâmî – Dâr-u Ammâr, Tahkîk: Mahmûd Şekûr, I, 368, II, 71, Evsat, III, 65, IV, 281, 368, V, 276; İbn Batta, İbâne, Riyâd, Riyâd, 1415-1426, Tahkîk: Rızâ Mu’tî, Osmân Etiyôpî vd. 1. baskı, IV, 96-100, 121, 152-153, 207; Hâkim, Müstedrek, I, 85; Beyhaki, Sünen, X, 203 vs.

Hadiste geçen, Kaderiyye’nin kimler olduğuna dâir soru cevap bölümü, Sünnî hadis kitaplarında yoktur. Ama farklı kesimlerden bu bölüme kitaplarında yer veren âlimler vardır. (Örn. bk. Kâdî Abdülcebbâr, Muğnî(= Mahlûk), Kâhire, ts. Vezâretü’s-Sekâfe vel-İrşâd, Tahkîk: Mahmûd Muhammed Kâsım vd. VIII, 329; Seyyid İbn Tâvûs, Tarâif fî Ma’rifet-i Mezâhibi’t-Tavâif, Kum, 1400, Matba’atü’l-Hayyâm, II, 344) Kaldı ki, bu bölüm olmasa da hadisin mesajı son derece açıktır.

Kimi hadisçilerin, hadisin orijinal metninde tahrifat yaparak; “Kaderiyye” deyimini “Kaderi inkâr edenler” şeklinde değiştirmiş olmaları, hakikati gizleme çabasından başka bir şey değildir. Kaldı ki, hiç kimse Sünnet’i inkâr edenlere “Sünnî” demez. “Hanefî” dendiğinde, kimse bundan Ebû Hanîfe’ye karşı gelenleri anlamaz… Kaderiyye sözcüğü de böyledir ve ondan “Kaderi inkâr edenler” değil, aksine yaptığı her şeyi “kadere fatura edenler” anlaşılır.,

Dipnot: Bu sohbetler Dört kapı yayınlarınca yayına sunulan Hüsniye adlı eser kitabından esinlenerek hazırlanmış ve sunulmuştur.