10. GÜN İMAM HÜSEYİN VE KERBELA

10. GÜN İMAM HÜSEYİN VE KERBELA

  • 30 Eylül 2017, Cumartesi

 

10 Ekim 680….

Günlerden Cuma, ikindi vakti…

Muharrem’in onuncu günü….

İmam Hüseyin’in kaybedeceği kimsesi kalmamıştı. Bir yaşındaki Ali Asker’i, on sekiz yaşındaki delikanlısı Ali Ekber’in kanlar içindeki cesetlerini kucağına alıp “innalillahiinnaileyhiraciun”  ( Allah’tan geldik, yine Allah’a döneceğiz) diyerek Hakk yoluna yolcu ettiği çocuklarıda yoktu artık. Sadece kadınlar kalmıştı, kardeşi Abbas geldi aklına: çocukların su, su diye feryatlarına dayanamamış, atını Fırat’a sürmüş, su içmek istemiş, çocuklar aklına gelince vazgeçip önce tulumlarını doldurmuş ve atını sürmüştü ki yezit’in askerlerine yakalanır,  bir kılıç vururlar bir kolunu,  başka biri de diğer kolunu koparır, matarasını ağzına alır, ok atarlar onu da parçalarlar. Yere düşerken bağırır: “ya âhi! edrikehâk” (Ey kardeşim! kardeşini bul) İmam Hüseyin avazı duyunca: “elenainkeserzahri”(Türkçesi: Şimdi belim kırıldı) İmam Hüseyin’in ahıyla Kerbela toprağı sarsılır. Oğlu Ali Ekber gözlerinin önüne geldi! Onun güneş misali yüzünü, dedesi Hz. Muhammed’e çok benziyordu. Onun şahadetini ve susuzluktan parçalanmış dudaklarını, atından kanlar içinde düşerken“edrikniyâ baba”  (Yetiş ya baba) sesini ve feryadını duyunca onun imdadına yetişip “Ey gönlümü bağladığım oğul, senide mi kaybediyorum” diye feryat ettiğini hatırladı.  Ali Ekber; “Baba, üzülme! susuzluğum gittiKarşımda dedem Muhammed Mustafa, elinde iki bade, birini sana, birini de bana uzatıyor. Al baba al, al” dediğini anımsadı.

İmam Hüseyin’in isyanı büyüktür. Acısı yüreğini parçalamaktadır, dayanılmaz acılar, ızdıraplar içindedir.

“İç dedenin elindeki suyu oğul iç” artık dayanası kalmamıştı.

 

1                                                                                   2

Kudret kandilinde kalem                         Çekip ordusun gelince

Yazmış su deyu, su deyu                       Şahım cemalin görünce

Şah Hüseyin kerbelâda                          Hür şehit meydana önce

Gezmiş su deyu, su deyu.                      Girmiş su deyu, su deyu.

 

3                                                                                  4

Şehit düşmüş Ali Ekber                        Fatma Kasım hallerini

Hüsnü cemali peygamber                     Koklamadan güllerini

Al yanakta gonca güller                        Abbas iki kollarını

Solmuş su deyu, su deyu.                    Vermiş su deyu, su deyu

 

5                                                                                 6

Ali Asker masum çağında                      Ferman böylemiydi Hak’tan

Kerbelanın sıcağında                            Yezid korkmadı Allah’tan

Babasının kucağında                              Şah Hüseyin’im zükenahtan

Ölmüş su deyu, su deyu.                        Düşmüş su deyu, su deyu.

 

7                                                                                   8

Muhammed’in torununu                        Oklar attılar canlara

Fatıma’nın göz nuru                              Cesetleri çiğnettiler atlara

Yezid Hüseyin mazlumu                        Başlarını mızraklara

Kesmiş su deyu, su deyu.                      Takmış su deyu, su deyu

 

9                                                                                 10

Lanet olsun emeviye                              Ümmü Gülsüm, Zeynep ana

Aslı bozuk muaviye                               Çağrışırlar yana yana

İmam Zeynel’i deveye                           Sakine’yi kucağına

Sarmış su deyu, su deyu.                        Almış su deyu, su deyu.

 

İsmail’im Nacileri

Mümin çeker acıları

Yezit bizim bacıları

Soymuş su deyu, su deyu.

(İsmail)

 

İmam Hüseyin Zülcenah isimli atına bindi, yıldırım gibi ölüm meydanına sürdü. Hz. İmam Hüseyin, Yezit ordusunun önünde durdu:

“Geldim işte… Bir ben kaldım, ben ve sizler. Cesareti olan varsa yer değiştirelim. Gelsin buraya ve benim bulunduğum yerden, tek başına sizlere baksın. Korkudan durabilirse atın üzerinde, kendi başımı kendim keserim. Ama bende korkunun zerresi yok.”

Çünkü bilirim ki; zalimin zulmünü, inanmışlığın direnci er geç yener. Bugün yenmezse yarın yener. Çünkü: “Yaşamak, inanmak ve uğrunda mücadele etmektir.”

Bu dünya ne yezitler görmüştür. Ne zalimler görmüştür. Ama sonu hüsran olmuştur. İnsana zulmedenin, insanları ayıranların, hakkı, hukuku gözetmeyenlerin sonu olmamıştır. Pınarlar kurur ama dağın suyu bitmez. İşte bunu anlamadınız.

Sizler sanıyorsunuz ki, bu başım kesilince her şey unutulacak, her şey bitecek, hayır bitmeyecek. Şu kumlar üzerine akan kanlar, esen çöl fırtınalarıyla savrulacaktır dünyanın dört bir yanına. Savruldukça da Ehlibeyt yeniden doğacak. Bizler yeniden doğacağız.

Ama sizler: Ölen sizler olacaksınız. Akıtılan bu kanlarda sizin sonunuz olacak. Haydi, bakalım işte önünüzdeyim öldürün beni…

Günlerdir çöldeki susuzluk ve acılar sarsmıştı şehitler şahını. O bin kez, milyon kez yakınlarının şahadetinde, evlatlarının şahadetinde ölüm şahadetini tatmıştı.

Yarabbi! kendine Müslüman’ım sözde diyenlerin, kâinatın efendisi ve âlemlere rahmet olan Muhammed Mustafa’nın öz torunlarının çektiklerine, yaşadıklarına bir bakın hele.

Güneş bile isyan etmişti bu zulme, bu haksızlığa….

İmam Hüseyin’in elinde dedesinin kılıcı, başında babasının sarığı, altındaki atı dedesinin hediye ettiği Zülcenah adlı soylu bir at vardı.

İmam Hüseyin’in karşısına kimse çıkmıyordu.

Maneviyatları sarsılmıştı melunların. Çadırlara saldırmışlardı. “Medet ya Hüseyin…” feryatlarına geri döndü.Kadınların feryadıydı.  Çadırlara saldıranları püskürttü. Bacısı Zeynep aslan kesilmişti. Hasta Zeynel Abidin’e ve diğer kadınlara kalkan oluyordu. Çünkü eli silah tutanların hepsinin kanlı cesetleri meydanlardaydı.

Zeynep İmam Hüseyin’i yanında görünce, sarıldı kardeşine. Kardeşi yara almıştı ve yaralarından kanlar akıyordu.

O yürekli asil Zeynep ana katılarak ağlıyordu…..

 

Gitme kardeş gitme bizi koyup ta

Bende seninle geleyim kardeş.

Bir değil, bin değil yaram sarılmaz

Dertlerine dermen olayım kardeş.

 

Öyle mahçup durup yüzüme bakma

Yaralı yüreğim birde sen yakma

Zeynel Abidin-i yetim bırakma

Ben senin yerine öleyim kardeş.

 

Kanlı Kerbelanın ıssız çölünden

Kan deryası oldu gözüm selinden

Alırlarsa eğer seni elimden

Ben seni nerede bulayım kardeş.

 

Yadigârı idin bize dedemin

Buna şahidimdir gök ile zemin

Gözyaşımdan başka yoktur merhemim

Getir yaraların sarayım kardeş.

 

Görmesin halini dedemle anam

Babam gelip görse halimizi yaman.

Kan ağlar yüreğim yanıyor sinem

Ömrüm boyu kan ağlarım kardeş.

 

Yanarım, yanarım tütünüm tütmez

Kanlı yezitlere gücümüz yetmez

Ben ölsem de benim için fark etmez.

Senin yerine ben öleyim kardeş.

 

Anam yok ki yaraların sardıram

Babam yok ki halini sorduram

Kardeş yok ki çekip seni kurtaram

Kırıldı kanadım, kolum, bileğim kardeş.

 

Ne kadar anlatsam derdim bitmez

Virane bahçede bülbül ötmez

Zalim yezitlere gücümüz yetmez

Vurup Zülfikar’ı böleyim kardeş.

(Ali Safa)

 

İmam Hüseyin dalar yezit ordusunun içine, artık kaybedecek bir şeyi kalmamıştı. Bir ok atarlar, dedesinin öpüp kokladığı ağzına gelir. Bir kılıç sallarlar sol eline, diğeri sağ omzuna, bir diğeri melun arkadan oku sokar, önden çıkarır. Kanlar fışkırır, İmam Hüseyin attan düşer.

Düştü Hüseyin atından sahrayı Kerbela’ya,

Cibril git haber ver sultanı embiyaya”.

 

Çadırlara bakmak istiyordu…Gücü kalmamıştı. Başını kaldıramadı, o boyun eğmeyen mübarek baş düşmüştü toprağa, toprakta isyan etmişti, çölde isyan etmiştibu zulme.

Kerbela’da kan vardı, zulüm vardı, ağıt vardı. Bu soylu insanların şahadeti vardı. Birde güneşin isyanı vardı. Çünkü güneş batmıştı o gün Kerbela’da.

Hz. Resulullah’ın öpüp kokladığı, “HÜSEYİN’İ İNCİTEN, BENİ İNCİTİR” dediği İmam Hüseyin’in başsız vücudu kanlar içinde yatıyordu. Acısı bitmişti ama zulme, batıla isyanı bitmemişti.

 

Kudret-al ayn-ı habibi Şah-ı servere

Kavm-ı süfyankasdedip cem oldular bir yere

Nasıl layık gördünüz o cism-i pakı hançere

Yâ hürmet etmek böylemidir, Hz. peygambere

Hem ciğer pareyi Zehra nür-i çeşm-i Hayder’e

 

Vacip iken Hz. imam’a biat ey lâin

Kasd eyleyip ahir ettiniz fesad-ı din

Fitne-i engiz şekavet oldunuz hep kavmeyin

Yâ hürmet etmek böylemidir Hz. peygambere

Hem ciğer pare-i Zehra nür-i çeşm-i Hayder’e

 

Hangi dinde görülmüştür katl-i evladı resul

Hangi adalette yazılmıştır bu şen-i usül

Hakk’a biat etmeyip küfrü kıldınız kabul

Yâ hürmet etmek böylemidir, Hz. peygambere

Hem ciğer pare-i Zehra nür-i çeşm-i Hayder’e

 

Hanedan-ı Ehlibeyt’işam’a alıp gittiniz

Ruh-u Nebi’yi pür giryan ettiniz

Yetmiş iki milletin etmediğini siz ettiniz

Yâ hürmet etmek böylemidir, Hz. peygamber’e

Hem ciğer pare-i Zehra nür-i çeşm-i Hayder’e

 

Hanedan-ı Ehlibeyt’i kıldınız beyt-ül hüzün

Arsâ-i mahşerde bedeli var bu cürmünüzün

Ben müslümanım diyen cevabın versin sözün

Yâ hürmet etmek böylemidir, Hz. peygamber’e

Hem ciğer pare-i Zehrânür-i çeşm-i Hayder’e

 

Saldınız zulmü fesâdıkerbelâ meydanına

Kurdunuz santrancı şah-ı şehidanın canına

Şimr-i melun hançeri vurdu Hüseyin’in gerdanına

Yâ hürmet etmek böylemidir, Hz. peygamber’e

Hem ciğer pare-i Zehra nür-i çeşm-i Hayder’e

 

Ey dinsiz kavim bina-i din’i viran ettiniz

Kerbela sahrasını zulm ile alkan ettiniz

Nice sabretsin zekâ-i ehl-i aşkı giryan ettiniz

Yâ hürmet etmek böylemidir, Hz. peygamber’e

Hem ciğer pare-i Zehra nür-i çeşm-i Hayder’e

(Zeka-i)

 

Zülcenah kanlar içinde çadırlara gelmişti…Kadınlar   feryadı arşa yükseliyordu…O soylu at Zülcenah’ın yanına koştular. Zeynep ve Ümmü Gülsüm saçlarını yolarak haykırıyorlardı.

 

Fırtına misali kişner coşarsın

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah

Al kanlar içinde ağlar koşarsın

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah.

 

Kerbela çölünde karalımısın

Mekke’den mi geldin buralımısın

İmam Hüseyin den yaralımısın

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah.

 

Haymagâhta Zeynep yolunu bekler

Ahu zara düştü çarkı felekler

Arş-ı ala matemde kan ağlar gökler

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah.

 

Hüseyin’dir tutunacak dalımız

Şah Hüda’ya ayan olsun halımız

Sakine görmesin seni yalnız

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah

 

Bu durum Zeynel’in sinesini dağlar

Şehribanu yasta karalar bağlar

Kerbela matemde Fırat kan ağlar

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah.

 

Sende kalmış idi bütün umudum

Gözyaşlarım yuttum hep yudum, yudum

Şah İmam Hüseyin’imi nerede koydun

Nettin Hüseyin’imi nerde Zülcenah.

 

Oklar girmiş her tarafın yaradır

Sinem kan ağlıyor pare paredir

Yolunuzu gözleriz uzun süredir

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah.

 

Hüseyin’imi alıp beraber gittin

Kerbelâ çölünü toz duman ettin

Ağlayıağlayı tükenip bittim

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah.

 

Kan gölüne döndü Kerbela çölü

Aktıda çağladı gözyaşım seli

Muhammed, Ali’nin bağrının gülü

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah.

 

Başını vurursun taştan taşlara

Kan karışmış gözündeki yaşlara

Ümit bağlamıştık uçan kuşlara

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah

 

Kan seline döndü gözümde yaşlar

Yetmiş üç masumdan kesildi başlar

Yolunu gözlüyor bacı kardaşlar

Nettin Hüseyin’imi nerde Zülcenah.

 

Kerbela çölünde döndük şaşkına

Baykuşlar kondurduk gönül köşküne

Ne olur bir haber ver Allah aşkına

Nettin Hüseyin’imi nerde Zülcenah.

 

Yâ Hüseyin san kurban olayım

Sen şehit olmadan ben yerine öleyim

Ali, Fatıma’ya haber salayım

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah.

 

Ali sefam der ki gözlerim nemde

Sanki hançer saplı bu sinemde

Yetmiş üç masumun umudu sende

Nettin Hüseyin’imi, nerde Zülcenah.

(Ali Sefa)

 

İş işten geçmişti.. İri iri gözlerini açan bu asil hayvan, büyük facianın,   Kerbela katliamının sona erdiğini bildiriyordu….!.

Âlemlere rahmet olan Muhammed Mustafa’nın,  “Kurret-ülayn-ım” dediği, sırtına bindirip gezdirdiği “Hüseyin bendedir, bende Hüseyin’denim, o’nu inciten beni incitir” dediği, koklayıp öptüğü Hüseyin yoktu artık.

İmam Hüseyin’in kız kardeşi Zeynep,  kardeşinin vasiyetini hatırladı.   ZeyneL Abidin’in yanına koştu. Onu saklayacak ve canı pahasına koruyacaktı..

Sonrada Şehrubanu’yu elinden tutar, Zülcenaha bindirir: -Sen kaç,  Zülcenah seni varacağın yere götürür ve de esir olmayacaksın” der.

Diğer kadınları yanına topladı, canları pahasına İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’i koruyacaklardı.

Ertesi gün.

Bütün şehitlerin kanlı başları birer mızrağa takılarak, perişan haldeki kadınlar çıplak bir halde develere bindirilerek, yerdeki cesetleri de atlara çiğnettirerek Kufe’ye hareket ettiler.. Zeynep ve diğer kadınlar, cesetlerin önünden geçerken, Kerbela Şahının mübarek bedenini kana ve toprağa bulaşmış bir şekilde görünce feryadına mani olamadılar. Zeynep;

 

Kerbala çölüne meken kurulmaz

Kalk kardaş kalk sılamıza gidelim

Senin yaraların burda sarılmaz

Kalk kardaş kalk sılamıza gidelim.

 

Bu yıl boynu eğri bitti çiçekler

Zulüm ile dolu yer ile gökler

Yetim yavruların yolunu bekler

Kalk kardaş kalk sılamıza gidelim.

(Ali Sefa)

 

Huli bin Yezit’ki, Hz. İmam Hüseyin’in mübarek başını Şam’a götürmeye görevlendirilmişti. Evine götürdü, karısı Ehlibeyt dostu idi, karşıda bir aydınlık gördü.

Nedir bu ışık deyip bakınca; odanın bir köşesinde nurdan bir taht meydana geldiğini gördü. O tahttan dört kadın yere inip birisi, O ışık beliren köşeden bir insan başı çıkardı ve yüzünü yüzüne sürerek haykırmaya, feryada başladılar.

Kadınlardan biri öyle figan ediyordu ki yer gök mateme boğulmuştu. Bu Fatıma anaydı.

 

Hasan Hüseyin’in kanlı gömleğin

Dürmüşte ağlıyor Fatıma ana

Gözlerinden akan kanlı yaşlara

Sürmüşte ağlıyor Fatıma ana

 

Kanlı yezit ona vermedi aman

Bağrını yolarak gezdi bir zaman

Kerbela üstünde kanlı bir duman

Görmüşte ağlıyor Fatıma ana

 

İçi kan ağlıyor yüzüne bakan

Saç telleri olmuş hep diken, diken

Kerbela’nın yolu üstüne mekân

Kurmuşta ağlıyor Fatıma ana

 

Bağrı kan ağlıyor yüreği püryan

Önünde diz çökmüş çark ile devran

Kerbela’da yavrularını kurban

Vermişte ağlıyor Fatıma ana

 

Hz. Allah’tan tutmuş özünü

Kanlı yaşlar sarmış iki gözünü

Kerbela’dan yana dönmüş yüzünü

Durmuş ta ağlıyor Fatıma ana.

 

Figanı artıyor hep günden güne

Ne gülmek var, ne gündüz, ne gece

Muharrem ayında kanlı mateme

Girmişte ağlıyor Fatıma ana.

 

Kan karışmış gözündeki yaşlara

Haber salmış gökte uçan kuşlara

Talihsiz başını taştan taşlara

Vurmuşta ağlıyor Fatıma ana.

(Ali Sefa)

 

Bir zaman böyle feryatlar edip gittikten sonra, zavallı kadıncağız o köşeye gitti. Gördü ki, O baş Kerbela mazlumu imam Hüseyin’in başıdır.

Kulağına şöyle bir nida gelir,

—Ey kadın! O bedbahtın günahı senden sorulmaz. Bilmiş ol ki O gelenler biri Meryem, biri Asiye, biri Hatice-i Kübra ve diğeri Fatıma-i Zehra idi.”

Ehlibeyt dostu kadın O mübarek başı alır temizler saçlarını tarar ve gözyaşı döker.

 

Kaaludanbeluadan bu yana gelen

Kullar ya Hüseyin deyip ağlaşır

Mazlumun masumun halinden bilen

Eller ya Hüseyin deyip ağlaşır.

 

Hz. İmam Zeynel Abidin, İsmail Ebülhunuktan rivayet eder:

—Şehitlerin başlarını her gece elli muharip muhafaza ederdi. Ben Ebulhunuk bir gece kendileriyle arkadaşlık ettim. Onlar uykuya vardılar, ben uyumadım. Gördüm ki sırtına beyaz giymiş birisi, ağlaya, ağlaya için Hz. İmam Hüseyin’in başı bulunan sandığa yaklaştı. Onun başını çıkardı, mübarek yüzünü-yüzüne sürdü ve feryada başladı. Ben onun halktan biri sanarak başı elinden almaya çalıştım.

Hakk’tan kulağıma ses geldi; Ey bedbaht kimse! Bu gördüğün kişi Âdem’i Safiyullahtır. Mustafa ciğer köşesinin matemini tutuyor.

Ben hayret deryasına dalmış iken önümden itibarlı birisi peyda oldu. Dediler ki;

—Bu da Nuh Aleyhisselamdır. Ve daha sonra diğer peygamberler feryatlarla gelip Hz. İmam Hüseyin’in başını ziyaret ettiler.

Hepsi çekildikten sonra saçları başları dağılmış bir şekilde, gözlerinden yaşlar akıtarak Hz. Resullah ve Hz. Haydar-ı Kerrar ve diğerleri geldiler. Birbirlerine başsağlığı diliyorlardı.

O sırada gökten bir melek indi ve kıvılcımlar saçarak sandığı bekleyenlere hücum etti. Ben bağırdım;

—Ya Resulullah medet. Medet eyle. Ben hâşâ ki peygamber hanedanı düşmanı değilim. Meleği men etti ama bana öyle bir tokat vurdu ki, bir yüzüm hep kara gezdim.

 

Kerbela’da dört bir yandan basılan

Susuzluktan kavrulup kasılan

Yetmiş üç masumdan tek, tek kesilen

Başlar Hak Muhammed Ali çağırır.

 

Fatıma’dır Ehlibeyt’in anası

Yandı Kerbelada bağrı sinesi

Yerlerin göklerin temel binası

Beşler Hak Muhammed Ali çağırır.

 

Hz. İmam Hüseyin’in mübarek başı Şam’a götürülürken Ehlibeyt taraftarlarının asker toplayıp, baskın yapıp mübarek başı alacağı öğrenilir.

Çöl içinde rastladıkları bir manastıra sığınırlar. Papaz sorar;

—Ey kavim siz kimlersiniz, bu başlar kimlerin başıdır? Cevap;

—Yezit askeriyiz. Bu başlarda asilerin başıdır. Yezide başkaldırdılar.

—Bu kadar yerimiz yok. Başları içeri koyun, dışarıda da güvenliği sağlayın.”

Papaz, gece yarısı sandıkların olduğu yerde  kadınların dolaştığını gördü, şaşkınlık içinde düşünürken nida gelir;

—Ey edepten mahrum kişi, gelen  gelenlerden biri SÂRÂ’dır. Öteki HACER’dir, öbürü HATİCE-İ KÜBRA’dır ve en sondaki FATIMA-İ ZEHRA’DIR.

Birbirlerine taziyelerini bildiriyorlardı. Rahip mübarek başın yanına gitti ve:

— Ey âlemin Serdar’ı! Senin hangi taifeden olduğunu anladım. Sen peygamberimizin kudümünden haber verip sana uymamızı lüzumlu gösteren taifedensin.”

—Ey rahip! Ben mazlumum, ben kederliyim. Ben garibim, ben Muhammed Mustafa’nın torunu, Ali’yyel Murtaza’nın oğluyum.”

 

Rahip bu mucizeyi görünce, bu mübarek başı vermemek için yedi oğlunu da bu  uğurda kurban eyledi...

Kan karıştı gözümdeki yaşlara

Haber saldım gökte uçan kuşlara

Fırat yüzün sürer taştan, taşlara

Seller ya Hüseyin deyip ağlaşır.

 

Yüz yirmi dört bin peygamberin başı

Hüseyin uğruna aktı gözyaşı

Yetmiş üç masumun kesilmiş başı

Çöller ya Hüseyin deyip ağlaşır.

 

Kerbela dediğin o kanlı çöller

Çevrildi dört yandan yollar

Sam vurdu yaprağa kurudu göller

Dallar ya Hüseyin deyip ağlaşır.

 

Arşi mu Allah’ta kandilde nurlar

Kerbela çölünde çözüldü sırlar

Bunca gelip geçen nebiler, pirler

Pirler ya Hüseyin deyip ağlaşır.

 

Kılman feriştahlar hürü melekler

Onsekiz bin âlem çarkı felekler

Yedi kat semalar yedi kat gökler

Yerler ya Hüseyin deyip ağlaşır.

 

Aşk gözüyle maşuğuna bakılan

Âşık olup Ummanlara dökülen

Ya dost deyip cermahlara çekilen

Serler ya Hüseyin deyip ağlaşır.

(Ali Safa)

 

Zeynep ve diğer kadınlar, Kufe valisi İbniZiyad’ın karşısındaydılar.

Zeynep matemini bozmaz, asil bir şekilde karşısında durur. Kufe valisi:

Ey Ali’nin kızı! Gördün mü Hakk bizden yanaymış, böyle olmasaydı biz Muzaffer olmazdık”  Zeynep:

-Sizler kaybettiniz, evet kaybettiniz. Çünkü kardeşim Hüseyin, binlerce kişiye bile boyun eğmedi. Eğer zalimliğinizden korkup gelseydi ayaklarıyla buraya, gelip eğilseydi önünde, o değil sen kazanmış olurdun. Hani nerde bu başın ayakları?

Dedim ya, o kendisi yerine, kesik başını yolladı sana, Önünde duran Hüseyin’in başı, ama kendisi nerede. Gövdesi ve inançları nerede, yüreği nerede… Âlemlere rahmet dedesi, babası, anası nerede?

Kerbela’da bre Yezit uşağı…  Kerbela’da…

Zorbalık dağa benzer. Zulmetmek yalçın bir dağ gibidir. Sizler ne kadar zorba olursanız, o dağın doruğuna çok yaklaşırsınız. Ama unutmayın ki; doruğa ulaştıkça uçurumların derinlikleri artar. Bir ayağın kayışı parçalanmaya yok olmaya yeter.

İşte şu önünde duran Hüseyin’in başı, dağın doruğunda ki zalimlerin sonu olacaktır.

Kardeşim Hüseyin’in başından işte şimdi korkun. Çünkü bu kesik baş sizin sonunuzu getirecektir.”  (Bekir Yıldız, Kerbelâ )

Sokaklarda çıplak develer üzerinde Ehl-i Beyt kadınları dolaştırılıyordu. Bu kadınlar, yüce peygamberimizin de ev halkıydı yani, Peygamberin namusuydular….

Yetti artık, kalem de ağlamaya başladı……..

 

Ali Rıza UĞURLU